|
|||||
|
|||||
|
Nitekim
Mustafa Kemal İzmit basın toplantısında -ki cumhuriyetin
ilanından sonradır ve oldukça önemlidir- bu gün bile pratik
değeri olan bu konuşma da Kürt ve benzeri sorunların ancak
demokratik tarzın oturtulmasıyla çözüleceğini açıkça
dile getirmektedir. Bir nevi yerel otonomi, karışık bölgelerin
durumu sınırlarla oynamanın işin içinden çıkılmazlığı
yol açacağı dolayısıyla bu sakıncalı yöntemler
yerine, aslında bugün dünya çapında tüm demokratik sistemlerde
uygulanan bir yolu Mustafa Kemal önermekle bu sorunda da en doğruyu
söylemekte ama güçlü hilafet ve saltanat anlayışının
her iki tarafta güçlü olması, ilkel milliyetçi bazı Kürt aydınlarının
emperyalizmden kendilerini tam ayırt edememeleri, kendi
programlarını ustaca TBMM’sine ve Mustafa Kemal önderliğiyle
paylaşamamaları, dar ayrılıkçılığa
düşmelerine ve aslında hiç de hazır olmadıkları
zamansız 25 isyanına
katılmalarına yol açıyor. Halbuki böyle bir niyetleri başlangıçta
olmadı, büyük bir kısmı
devlette memur ve subay olarak ulusal kurtuluşa destek verenlerdi.
Mahalli ağa, şeyhler
ise cumhuriyetle hem ideolojik, hem maddi çıkar çelişkileri,
çoğunun İstanbul ve dolayısıyla itilaf devletleriyle
diplomasi ilişkileri, onları da aynı yanlış yola
zamansız ve hazırlıksız itecektir. Onlar ulusal kurtuluştan
Cumhuriyetin değil saltanat ve hilafetin geri geleceğini sanarak
önce destek vermişler, bu gelişmeyince isyana yönelmişlerdi.
Sınırlı Kürt milliyetçiliği, görüldüğü gibi,
isyanda belirleyici rol oynamıyor, zayıf , hazırlıksız
program ve örgütsüz ,lidersiz bir düzeydedir. Ama esaslı kitle ve
üst tabaka ve aydınlardan önemli kesim Cumhuriyetle yürüme durumundadırlar.
Kürt tarafında bu dağılma ve parçalanma yaşandığı
gibi, Türk tarafında da bu daha yoğun yaşanmıştır.
Daha açık saltanat ve hilafet yanlısı ,onları aşan
ayaklanma, ittihatçılar, pek de yeni Cumhuriyete ısınmadıkları
gibi Terakki- Perver Cumhuriyet Fırkası’yla da, tutucu kanadı
temsil ediyor ve zaman zaman çoğunluğu aşıyorlardı.
25 isyanında Mustafa Kemal Atatürk, objektif olarak, hepsinin birleşik
ve ortak hedefli güç olarak değerlendirecek ve kararlıca tasfiye
etmekten geri kalmayacaktır. Dikkat edilirse, burada Türk tarafında
özel bir demokratik grupla Kürt tarafında bir Kürt milli grubu olarak
görülmüyorlar, öyle bir durumda zaten
kendini açıkça ortaya koymuyor, tartışılan Cumhuriyetin
demokratik niteliği değil , öyle sorun cılız sesler
dışında pek gündemde yok, temel sorun, Cumhuriyetin ki bir-iki yaşındadır korunması
sorunudur. Bu en azından Atatürk için kesin böyledir. “Demokratları
ve Kürtleri eziyorum” demiyor , “Cumhuriyet karşıtlarını
tasfiye ediyorum” diyor ki bu biraz aşırıya kaçsa da daha
gerçekçi bir yaklaşımdır. Diğer iki kesimin başarısını
düşünelim. Sultan Vahdettin zaten bekliyor. Yani gelecek olan ne
demokrasidir ne de Kürt devletidir. İngiliz işbirlikçisi saltanattır.
Gerçek olan da budur. Üçüncü bir yol da yoktur. Cılız kominist
hareket ise bırakalım devlete oynamayı basit taktiklerin
kurbanı olmaktan bile kendini kurtaramaz.
Demokrat
parti çıkışı, tabanda, otoriter cumhuriyetin ve genelde
iki dünya savaşının sıkıntılarıyla,
adeta, bir demokrasi fırtınası yaratarak iktidar oldu.
Daha doğrusu, genel iktidar yapısına, toprak ve genişlemiş
tüccar üst tabakasını da katarak,
cumhuriyetin karakterini oligarşiye doğru bir sıçratmaya
uğrattı. Gerçekten, özellikle sindirilmiş doğu feodalite
önde gelenleriyle, batının yeni palazlanan toprak burjuvazisi
ve tüccar kesiminin önde gelenleri, cumhuriyet tarihinin bir dönemine
adını yazdırdılar. |
|||||