ABDULLAH ÖCALAN
ÖZGÜR İNSAN SAVUNMASI
Uluslararası komploya karşı
kendini ateş topu yaparak şehit düşenlerin
anısına
İçindekiler
Atina Karma Yeminli Mahkemesi
Yargıç ve Jüri Üyelerine
...................................................................
I. Bölüm
Avrupa macerası ve bir dönemin sonu
..............................................
II. Bölüm
Helen uygarlığı
Kürtler ve Türklerle ilişkisi
...................................................................
III. Bölüm
Komplo ortamının oluşmasında
bazı felsefi ve siyasi yaklaşımlar
..........................................................
IV. Bölüm
Atina komplosu
hukuk devre dışı bırakılarak
gerçekleştirilmiştir ............................
V. Bölüm
Kürt krizinde çözüme doğru
veya komploya yanıt
.........................................................................
Uluslararası komploya karşı
kendini ateş topu yaparak şehit düşenlerin
anısına
Atina Karma Yeminli Mahkemesi
Yargıç ve Jüri Üyelerine
Atina Temyiz Mahkemeleri Savcısı Andonios Plomaritis
tarafından hazırlanan iddianame, tarafımdan zorlanarak da olsa
sabırla gözden geçirildi.
Şahsıma yönelik özü itibariyle iddianamede, Helen
Cumhuriyeti'ne girme hakkı olmayan siyasi liderliğin ülkeye girmesi,
sakıncalı ve savaş sebebi sayılabilecek sonuçlara yol açan,
dolayısıyla müttefikleriyle ve özellikle Türkiye ile
aralarındaki dostluk ve barışı bozabilecek bir girişim
olarak değerlendirilmekte ve bununla ilgili, ulusal hukukun ceza kanununun
uygulanması istenmektedir. Bu yaklaşım, çok dar, bencil, insan
haklarını hiçe sayan, ayrıca Helen halkının gerçek
çıkarlarını göz ardı eden, tarihi perspektiften yoksun bir
yaklaşımdır. Daha da vahimi, bu, şahsımda temsilini
bulan Kürt halkının gerçekliğini ve iradesini görmezlikten
gelen, en demokratik insan haklarından bahsetmeyi asgari düzeyde bile göz
önüne getirmeyen, tarihte gerici şoven bir tutum olan yabancıyı
bir "barbar" olarak değerlendiren geleneksel hakim
sınıf ve etnisite yaklaşımıdır. Ayrıca üyesi
olunan AB hukukuna ve AİHS'e de aykırı bir
yaklaşımdır. Kaçırılmamı sanki bir
hakmış gibi görüp "kovulma" olarak
değerlendirmektedir. Yine sanki tarihin en önemli ve en büyük komplosuna
dayalı bir ihanet söz konusu değilmiş gibi yaklaşmakta ve
buna inandırmaya çalışmaktadır. Mahkemeyi basit, teknik
değerlendirmelere boğan, devleti her şeyden üstün tutan, bireyin
tüm insani özelliklerini ve haklarını yadsıyan, bir an önce
kurtulunmaya çalışılan bir konum, bir dava biçiminde
yönlendirmeye çalışmaktadır. En çok önemser bulduğu da
"Helen barışına en tehditkr girişimde bulunmuşum" gibi bir
anlayışı sürekli tekrarlayarak, işlenen komployu ve ona
dayalı büyük ihaneti gizleyeceğini, bu da olmazsa basit bir hukuki
kaza süsü vererek önemsiz kılacağını sanmaktadır.
Gerçek suçlulara ilişkin bir imada dahi bulunmamakta, hatta görevlerini
hakkıyla yerine getirdiklerini peşinen kabul etmektedir.
"Demagoji" kavramının Helen hakim siyasetinde
türetildiğini göz önüne getirdiğimizde, iddia makamının
yaklaşımına şaşmıyoruz. O kendisine siyasi
makamlar tarafından verilen bir görevi, çok gecikmeli olarak,
efendilerinin hiç zarar görmemesi için en ustalıklı bir biçimde
yerine getirmektedir. Sayın mahkeme yargıçları ve jüri üyeleri,
bu mantığa ve yaklaşıma yenik düşmemelidir. Dava,
Atina tarihinde en trajik yargılamalardan biri olan, büyük insanlık
değeri Sokrates Davası kadar önemli ve tarihsel sonuçlar
doğuracak içeriktedir. Yüzlerce yoldaşımın bu olayla ilgili
kendini yakarak şehit düşmesi ve Kürt halkının günlük
olarak yaşadığı travma, ilk sonuçlar olarak vahameti gözler
önüne sermektedir. Dolayısıyla Atina girişimimi ve ortaya
çıkan bununla bağlantılı gelişmeleri kapsamlı
olarak ortaya koymak, ilgisiz gibi görünse de büyük önem kazanmaktadır.
Trajedinin beşinci yılını
yaşamaktayım. Her günü birkaç ölümden beter geçirmekteyim. Beni bu
duruma düşüren gerçekliğin Atina kaynaklı olduğunu inkara
kalkışırsak, tarihsel gerçekler kadar gelecek umutlarımıza
da ihanet etmiş olacağız. Gerçek komplocular ve ihanet kendini
gizlerken, yüreğinde sadece halklarının haklı davası
ve ona dayalı tutkuları olan 'iyi ve güzel' insanlar suçluymuş
gibi lekeleneceklerdir. Bu görevi hem Helen halkı için hem de Kürt, Türk
ve diğer ilgili dostlar için yerine getirmekten kaçınmam doğru
bir tutum olamazdı. Teslim edilmemden sonra Yunan-Türk ilişkileri
yumuşadı. Bundan ancak memnuniyet duyarız. Ama bu eğer
temel gerçeklere dayanmıyorsa, sonunun hüsranla
sonuçlanacağını da unutmamalıyız.
İddia ediyorum ki, Atina girişimim dostluğa ve
barışa bir tehdit değil, tersine gerçek dostluk ve
barışın en tarihi adımlarından biri rolünü
oynayacaktır. Sahte Türk-Yunan dostluğu bu girişimimin
dolaylı sonucu iken, gerçek bir dostluk ve barış ise dolaysız
sonucu olacaktır. Yaşadığım büyük
ızdırabı tüm Helen halkına yüklemek her ne kadar
yerleşik kültürün bir gereği ise de, bu hatayı ve suçu
Savcı'nın yaptığı gibi Helenizme
bağlamayacağım. Tarihte örneği çok görülen korkak, bencil,
sahte tanrılara tapınmayı alışkanlık haline
getiren ve böylelikle Helenizme de hak etmediği büyük bozgunları,
acıları ve gerilemeleri dayatan kimliğe ve kişiliğe
yükleneceğim. Çok uzaklardan da olsa, Helenizm kültürüyle tarihsel
yakınlığımızı ve onun Anadolu kültüründeki yerini
inkar etmeyen bir yaklaşımı savunacağım. Helen, Türk,
Kürt ve Ermeni halkları başta olmak üzere, tüm bölge
halklarının geleceğinin özgürlük, barış ve dostluktan
geçtiğinin bilincinde olarak, tarihlerimizde örneği çok görülen büyük
bilge insanların geleneğini esas alacağım.
Bu yaklaşıma katkıda bulunmanın bir gereği
olarak, zor koşullarda ve çok eksik olanaklarla da olsa, savunmamı
tarihsel, felsefi ve bilimsel bir temelde ele almayı görev bilmekteyim.
Şahsım için talep edilecek fazla bir şeyin
olmadığını bilerek, halkımıza ve
insanlığa karşı karınca kararınca sorumluluklarımı
yerine getirmeye çalışacağım. İnanıyorum ki, bu
yaklaşım yargılanmayı bir 20. yüzyıl
utanmazlığından kurtaracak, onu hak ettiği yere oturtacak
ve gerçek yargılamanın gereklerini yerine getirecektir.
I. BÖLÜM
Avrupa macerası ve bir dönemin sonu
Atina üzeri Avrupa'ya çıkış yapmaya
çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde
modernist paradigmanın bakış açısının
şahsımda yaşanan iflasıydı. Çok sığ ve
kuşkulu zihniyet yapımı tüm dönüştürme çabalarıma
rağmen ülke içi başarılı bir özgürlük gücüne tam
ulaştıramamamın ve bu yönde önümdeki engellerin bir anlamda beni
zorunlu olarak uygarlığın yetkin temsil gücü olan Avrupa'ya
çıkış yapmaya zorladığı açıktır. Bu
gerçeklik bir anlamda da kendi özgücüne güvensizliğin
itirafıdır. Yaşanan tarih, zamansallık ve mekan olarak
derin bir çıkmazı ifade ediyordu.
Yaklaşık yirmi yıllık (1979-99)
Ortadoğu'daki çabalarım çok önemli gelişmelere yol açmasına
rağmen, tıpkı Ortadoğu toplumunun kendisi gibi, içinde
yuvarlandığı kördüğümü kalıcı çözüme
taşımaya yetmedi. Önümde beliren iki yoldan diğeri olan
'dağdaki savaş'a yönelmem bir olanaktı. Fakat hem çok
gecikmiş olmam hem de silahlı güçlerin kutsal olması şurada
kalsın, dejenere olmasının arzulananın zıddı
sonuçlara yol açtığını görmem, bu alanda kısa ve kolay
bir çözüm umudumu adeta köreltiyordu. Bir de mevcut güçler mevzilenmesinde
kolay çözümden ziyade, vicdanları körelten bir 'öl ve öldür' çengeline
takılmış yaşam alışkanlığı,
aslında ahlaki ve felsefi olarak da giderek bireylerin yanlış
yürüdüğünü ortaya koyuyordu. Dağa yönelmem, belki teknik taktik
anlamda düzeltmelere yol açabilirdi. Ama bunun nihai, stratejik bir çözüme yol
açabileceği kuşkulu görünüyordu. Daha çok entelektüel gücüme
güveniyor ve tarihi rolümü böyle oynamam gerektiğine dair sürekli bir his
ve ilham kaynağı taşıyordum. Kürt ve Ortadoğu toplumu
olgusunda gerekli olanın çok kan dökerek sorunları çözme yerine,
köklü entelektüel çıkışlara ihtiyaç olduğuna dair
kanımı da hiç yitirmedim. Bocalama bu iki eğilim
arasındaydı. Kan ölçüleriyle, entelektüel çığır
ölçüleri ben de adeta boğuşuyordu. Eğer çok ufak bir fırsat
görsem bile entelektüel politik çıkışa ağırlık
vereceğimden kuşkum yoktu. Özellikle Filistin-İsrail sorunundaki
çıkmazlar bana kör şiddetin anlamsızlığını
daha da açıklar nitelikte gelişince "şiddet
felsefesini" yeniden çözümleme gittikçe kaçınılmaz hale
geliyordu. PKK'nin içinde belli bir düzeyde ortaya çıkan ve örgütü bir çok
bakımdan zorlayan, neredeyse önlenmesi zor, yozlaşmış çete
anlayışı bu yönlü eğilimimi güçlendiriyordu. Bu gerçekliğin
arkasında ise, tüm modern sorun ve çözüm yollarının Avrupa
kaynaklı olduğu inancı, Avrupa üzeri arayış
gereğini dayatıyordu. Adeta ikiye parçalanıyordum. Sonuç olarak
Atina üzeri girişime olanak verilmesi ve Türkiye yönetiminin Suriye
üzerindeki ağırlaşan yönelimi bilinen çıkışa yol
açtı.
Atina, Moskova, Roma ve tekrar Atina üzeri Kenya-Nairobi'de
sonuçlanan dehşetvari maceranın beni yeniden bir doğuş
yapmayla karşı karşıya bıraktığı
açıktı. Burada özümün, iyi niyetimin, büyük çabalarımın
savunmasını yapmak kişisel olarak fazla anlam ifade etmez.
Ortaya çıkan sonuç; sadece bir infaz da değil, bir çarmıha
gerilmedir. Başta belirttiğim gibi, suçu hemen Türkiye yönetimine
yüklemek ve dünya sistemin Türkiye'ye verdiği rolü derinliğine ve tüm
tarihi kapsamı içinde değerlendirememek, direk ve dolaylı
komplocu güçlerin düşündükleri gibi kendilerini gizleme anlamını
da taşıyacaktır. AİHM'e yönelik savunmamda da, bu nedenle,
günümüzün nasıl bir dünya sistemi olduğunu açıklamaya
çalıştım. Bu savunmam, neredeyse hiyerarşik toplum
uygarlığı içinde erimiş durumda bulunan Kürt
varlığını, olgusunu tarih içinde ve tüm yönleriyle ortaya
koymayı amaçlıyordu. Bir sorunu doğru ortaya koymanın
çözümün yarısı olduğunun bilinciyle, bu çabayı
harcadım. Bu çaba, son Irak işgalinde de görüldüğü gibi
öngörülerimi şahane bir biçimde doğrulamakla kalmadı, olası
çözüm olanaklarını da hem arttırdı hem de açık hale
getirdi.
Sistemin çarmıha germe, Prometheusvari bir kayalığa
çivileme yöntemi, klasik veya mitolojik çağlardaki sonuca pek
benzemiyordu. Kapitalist dünya sisteminin 'küresel taarruzuna' karşı
halkların da 'küresel demokrasi' arayışını
güçlendirmek ve Kürt sorununun çözüm yollarını da yakalamak imkan
dahiline giriyordu. Özellikle 'İmralı Tek Kişilik Tutukevi'
sürecim, tarih boyunca alışılan çürütmeye karşın, hem
felsefi hem de pratik bilimsel bir çözümün sadece şahsım ve Kürt
halkı için değil, tüm insanlık için çıkış
bulabileceğini kanıtlıyordu. Demek ki, tüm geçmişimi
suçlamamın doğru olmadığı, diri ve haklı bir özün
mevcudiyetini koruduğu da gerçeğin diğer bir yanıydı.
O halde daha önceki savunma ve açıklamalarımı tamamlar nitelikte
önemli bazı hususları açmam büyük öneme sahiptir. Teorik
tespitlerimin Helen, Türk ve Kürt olgularında sınanması daha da
aydınlatıcı olacaktır.
a- Hatanın temelinde devlet ve siyaset ile
kaynaklandıkları çağdaş kapitalist sistem ve ona alternatif
olarak çıkan 'reel sosyalizme' yaklaşım rol oynar. Genelde
hiyerarşik uygarlığı, özelde onun en gelişmiş
biçimi olan kapitalist sistemi ve ona alternatif olarak doğduğu
iddiasında olan reel sosyalist uygulamaları, inanç yanı
ağır basan bir biçimde dogmatik olarak değerlendirmeyi
aşamadığımı kabul etmek durumundayım. Sürekli
'bilimsel sosyalizm' kavramını kullanmam, çok çaba harcamama
rağmen, istenen yaratıcı sonucu doğurmadı. Genellemeci
ve ezberci kılıfı yırtamadı. Sistemlerin resmi tahlil
düzeylerini aşamadı. Sosyalizme ilk adımları
attığımda tesadüfen elime geçen Sosyalizmin Alfabesi adlı
kitabı 1969'da okuduğumda, kendi içimde şöyle dediğimi
hatırlıyorum: "Muhammet kaybetti, Marks kazandı!" Özde
ne kadar farklı ideolojik önderlikler olsalar da, benim açımdan
marksizmde de varolan dogmatik düzeyi aşacak kadar bir dönüşüme yol
açamadı. Bir dogmacı tarzdan diğerine objektif olarak
yuvarlanıyordum. Şüphesiz ortaçağın güçlü devrimci
ideolojisi islamla yeni çağın kapitalizmini aşma
iddiasındaki marksist sosyalizm arasında önemli farklar var. Fakat
sorun bu gerçekliği somutluk içinde değerlendirebilmektir. Bu da yetkin
bir tarihsel bilinci şart kılar. Ancak düzeyimiz Semitik bir tarih
anlayışını aşamıyordu. Kaldı ki, reel
sosyalizme geçit veren marksizmin temelde hiyerarşik toplum
uygarlığını aşamadığı,
dolayısıyla temel iddiası olan sınıflı toplumu
aşması şurada kalsın, onun vahşi bir biçiminin
doğmasına katkı sunduğu da açığa çıkan
diğer bir yanıdır. Ortadoğu toplumunda donuk olarak
şekillenen kişiliğe tam bir marksist cila vurmanın,
çelişkiyi çözme gücü şurada kalsın, doğruyu yakalama gücüne
bile ulaşmayacağı açıktır. Ortadoğu özelinde,
hatta dünya genelinde yaşanan geleneksel sağ sol veya
yerleşmiş milliyetçi dinci söylemlerin son tahlilde kapitalizmin
ideolojik dağarcığında yer bulacakları sıkça
yaşanmış bir gerçekliktir. Reel sosyalist sistemin 1990'lardaki
kapsamlı çözülmesi buna en iyi örnektir. İdeolojik dönüşümü bu
yıllarda hızlandırmak gerekirken, artan tıkanma etkenleri
durumu daha da ağırlaştırdı. Bir söz vardır:
İnsanlar ancak uçurumun kenarında kanatlanır, derler. Benim için
de yaşanan gerçeklik buydu. Sistemin tüm
acımasızlığıyla ve gerçek özüyle saldırısı
karşısında, temel insanlık ve arkasındaki doğal
gerçekliği yakalamak, ancak kanatlı düşünmekle mümkündü.
Yaşanan biraz da bu oldu.
b- İdeolojik dönüşümüm ve gelişmem en açık
sonuçlarını şüphesiz çağdaş siyaset, devlet ve
kaynaklandıkları uygarlık çözümlemesinde gösterdi. Çocukluktan
beri yükselmeyi hep devlet katında arayan bir yolculuğa
çıktığımızı samimiyetle itiraf etmeliyim.
Devrimle devlet yıkma faraziyelerimiz bile, yine kendi devletimizi kurmaktan
öteye gidemiyordu. Tuzak buradaydı. 'Devletçi ideolojiler' benim
açımdan artık çözümlendikleri kadarıyla tamamen bir
kurtuluş aracı olamazlardı. Kapitalist, sosyalist, ulusal üniter
ve federalist demokratik sınıf devletleri hiyerarşik toplumun
din, cins, etnisite, çevre ve sınıf sorunlarını çözmek
şurada kalsın, bu sorunların bizzat kaynağı
durumundadırlar. Çözümü her bakımdan bu kaynağın
dışında aramak ve ta neolitik toplumdan beri çakılıp
kalmış halkların, bireyin ve tarih boyunca ailenin içine
sıkışmış bulunduğu konumundan dağ
başında ve çölde hala direnen aşiret olgusuna, din
cemaatlerinden kadının bin bir kılıfa bürünmüş
objektif direnme gerçekliğine, toplumun temel kurumlarını
savunmaktan bireyin yitik özgürlüğünü yakalamaya kadar çok yönlü bir 'yeni
yol' arayışına dayandırmak gerektiği temel bir öneme
sahiptir. Çevreyi, ekolojik dengeleri altüst eden toplum ve
sınıflı uygarlıktan, bilimle sıkı
işbirliği temelinde ekolojik toplum arayışıyla
çıkış aramak ertelenmez bir görev durumuna gelmiştir.
Marksizmin körüklediği köle-serf-işçi yüceltmesini kabul etmeyen bir
sınıf anlayışı da bu arayışın
vazgeçilmez bir eksenidir. Kullaştırmayı, serfleştirmeyi,
işçileştirmeyi bir aşağılanma olarak gören ve her
koşulda bizzat bu olgulaşmalara karşı direnmeyi esas alan
bir 'sosyalizm' anlayışı aranmak durumundadır. İyi
köle, iyi serf, iyi işçi olamaz. Üç kategori de insanlıktan,
özgürlükten düşüşü ifade eder ve özgürleşme esas
alınıyorsa, bu olgulara sürekli karşı konulması
gerekir. Dolayısıyla bu olgulaşmaya karşı direnen her
toplumsal olguya daha bir yücelikle bakma gereği vardır. Bu nedenle
binlerce yıllık dağ başında, çöllerde, orman
kuytularındaki etnisitede, ailenin ezilen cinsi kadında yaşanan
muazzam direnmeler köleliğin, serf ve işçinin direnmelerinden
katbekat daha eski, derinlikli ve yücelikli olgulardır. Yeni toplum,
felsefe ve uygulamalarımızı bu esaslara
dayandırmalıyız. Binlerce yıllık peygamber ve bilge
gelenekleri, marksist, liberal ve çağdaş direnişlerden belki de
binlerce kez daha zengin içerikli ve hacimli sosyal olgulardır. Ancak
kapsamlı bir tarih toplum çözümlemesine konu olabilecek bu olgusal
yaklaşımlara dayalı temel toplumsal ve doğasal felsefeyi,
kendi açımdan en genel bir ifade olarak 'demokratik ve ekolojik toplum'
olarak değerlendirdim. Bir çözüm hedefi olarak belirlemeye
çalıştım.
c- Kürt olgusu ve ona dayalı çözüm arayışlarım
da bu dönüşüm ışığında yeni esaslar temelinde ele
alınmak durumundadır. Gerek klasik Ortadoğu islami çözüm
arayışları, gerek klasik Batı'nın ulusalcı çözüm
arayışları başarılı olma şansını
çoktan yitirmişlerdir. İslamiyetin kendisi, özellikle sünni resmi
yorumuyla neredeyse 1400 yıldır Kürtlerin geleneksel köleleşme
düzeylerine bir zamk gibi yapışmaktan ve köleliği daha da
derinleştirmekten öte bir rol oynamamıştır. Cılız
kapitalist burjuvalaşma düzenleri gerek çevre komşularında,
gerek iç toplumsal bünyelerinde feodal dönemden daha geri bir imha ve inkara
yol açmaktan öteye sonuç vermedi. Tüm hiyerarşik toplum düzenlerinin
katmerleşen kölelik ve asimilasyon deneyimlerini bağrında yaşayan
Kürt olgusuna özgürlükçü ve çözümleyici yaklaşım, ideolojik
dönüşüm ve gelişim düzeyimle daha gerçekçi ve umut var eden bir
noktaya kavuşmuş durumdadır. Buna sınıflı
uygarlığı doğuran Mezopotamya coğrafyasında, bu
uygarlığın alternatifinin de doğacağı inanç ve
bilinci içinde yaklaşmaktayım. Birini doğuran, alternatifini de
doğurmak durumundadır. Kapitalist dünya sisteminin motor gücü ABD ve
İngiltere'nin 2000'li yıllardaki aşağı Mezopotamya
hamlesini 'Demokratik Irak' sloganı altında düzenlemelerini adeta
kehanetimin doğrulanmasının bir işareti olarak
değerlendiriyorum. Şüphesiz sistem bu toprakların demokrasisini
bizzat doğurmayacaktır, ancak ona vesile olacaktır. Zaten
olmuştur da. Bu gelişme bir tesadüf değildir; AİHM savunmamda
öngördüğüm tarihsel sistem analizinin bir sonucu olarak
değerlendirilmek durumundadır. Ortadoğu toplumunda ve
halklarında tarihsel bir yenilik söz konusudur. 5000 yıllık
sınıflı toplum uygarlığından, onun alternatifi
'demokratik halk uygarlığına' temel atmayla karşı
karşıyayız. Tarih uzun uykusundan sonra bu topraklarda soylu bir
insanlık çıkışına işlerlik kazandırma
sürecindedir. Kürtler de adeta sınıflı uygarlıktan intikam
alırcasına, bu yeni demokratik ve ekolojik çıkışa kaynaklık
etmenin kaderiyle bağlanmış durumdadır. Bu nedenle
Kürtlerin çözümü ne islamcı ne de ulusal olabilir. İslam
feodalizmiyle Batı'nın ulusalcı kapitalizmleri Kürtler
açısından aşılması gereken olgular ve kategorilerdir.
Her şey Kürtlerin hem varoluş hem de özgürlüksel olgu halinde
gelişmelerini demokratik ve ekolojik topluma ebelik etmeyle ve
bağrında onu doğurmayla yüz yüze getirmiştir. Nasıl ki
Zagros-Toros sisteminin kavisli eteklerinde insanlık tarihinin en büyük
devrimi olan neolitik köy tarım devrimi, ona dayalı Sümer Mezopotamya
sınıflı toplum ve kent devrimi giderek evrensel devrimler haline
geldilerse, günümüzde de bunun bir benzeri ile karşı
karşıyayız. Yeni devrim, devleti ve sınıflı
toplum uygarlığını hedeflemeyen, tersine onun alternatifi
olarak kendini hazırlayan ve geliştiren bir devrim olarak
devletsizleşmeyi, sınıfsızlaşmayı ve bunlarla iç
içe, bilimle sıkı işbirliği içinde vazgeçilmez bir
yaşam gereği olarak hayvanları ve bitkileriyle kendi ekolojik
toplumunu yaratmayı hedeflemektedir. Bu gerçeklerle devrimimize Demokratik
ve Ekolojik Devrim demek gerçekçi olduğu kadar, özgürlük niteliğinin
de bir gereğidir. Dünya kapitalist sistemin son iki yüz yıldır
gerek bizzat yarattığı, gerek zorla ayakta tuttuğu
yapılanmaları aşması; tümüyle ona bağlanmayı gerektirmediği
gibi, kanlı bir karşı çıkmayı da zorunlu kılmaz.
Meşru savunma hakkına her zaman bağlı kalmak ve
gereğini işler tutmakla ateşkes içinde olmak ve ortak sorunlara
siyasal yöntemlerle birlikte çözüm aramak, strateji ve taktik olarak ne bir
sapma ne de bir teslimiyettir. Tersine, demokratik ve ekolojik dönüşümlere
yönelişin gerçekçi pratik yollarıdır. Kürtler diğer
komşularıyla bu dönüşümlere bir sıçrama yaparken, objektif
olarak evrensel anlamı olan bir konumu ifade ediyorlar. Adeta
Ortadoğu toplumunun demokratik ve ekolojik yeniden kuruluşunun
peygambersel rolünü oynar gibidirler. Tıpkı ziraatın ve
hayvanlarla dostluğun peygamberi olan Zerdüşt'ün M.Ö. 1000'lerde
zirveleşen devrimde oynadığı rol gibi.
Bu süreçte kişiliğimde yaşanan, Kürt olgusundaki
zayıflığın kendini tümüyle açığa
vurmasıdır. Ortadoğu'nun feodal toplumsal gerçekliğinden
Avrupa'nın kapitalist toplumuna kadar hakim ideolojik ve siyasal
yapılar içinde daha fazla sonuç almak, aşırı zorlanma ve
kırılma olacaktır. Şahsımda dile gelen belki de bir değil,
binlerce defa gerçekleşen de budur. İdeolojik dönüşümüm bu maddi
kırılmaların sonuçları olarak gelişecekti.
Aslında dayatılan, 'ölümlerden ölüm beğen' tavrıydı.
Beklenen, hakim dünya sistemlerin çokça gerçekleştirdikleri derin
komplolarla nasıl kaybettirildiğimin bile
anlaşılmayacağı bir imha süreciydi. Mutlak ideolojik
egemenlik ve bazı önemli pratik kazanımlar söz konusuydu.
Dolayısıyla sıradan bir ideolojik dönüşüm kavramaya
yetmezdi. Bu darbenin altından çıkmak, ancak doğa ve toplum
nasıl ise öyle anlamaktan geçer. Doğanın ve toplumun dilini ve
aklını çözmeden de bu iş başarılamazdı. Ana
hatlarıyla çözdüğüm iflasa uğrayan paradigmanın yerine,
doğa ve toplumun akıl özüne dayalı temel bakış
açısına daha fazla yaklaştığıma ilişkin
kanılarım güçlüdür. Toplumun temel yasalarına göre yaşama
güvenim, eskinin yüzeysel güveni ve zayıf yönlerine göre önemli
gelişme sağlamıştır. Artık ne güçlü inançlarla ne
de güçlü pratik iradeyle yaşama yol almak bana çekici ve çözümleyici
gelmektedir.
Uygarlık tarihi boyunca hep rakiplerine diz çöktürmek,
kahramanlık yürüyüşlerinin simgesi olmuştur. Bu gerçeklik,
kanlı saltanat ve doymak bilmez sömürücülüğün dilidir. Öldürmeyi
fazilet bilen, buna açık bir ideolojinin, ezilen ve sömürülen
insanlığın özgürlük ve eşitlik ideallerine hizmet edemeyeceği
netçe açığa çıkmıştır. Bir toplumun zorunlu özgür
yaşam hakkı dışında, özünde de tüm hukuk sistemlerinde
kabul gören meşru savunma hakkına dayan***mayan, rahatlıkla
egemen sömürücü nitelik kazanabilecek 'zor teorileriyle' ideolojik
hesaplaşmayı önemli bir kazanım olarak görmek gerekir. Eskinin
şiddet yüklü sosyalizm anlayışı zafere ulaşsa dahi,
Sovyet Rusya deneyiminde de görüldüğü gibi çözülmeye uğramaktan
kurtulamayacaktır. Bir döneklik olarak hep eleştirilen ve suçlanan bu
tutum, aslında özgür insanlık adına en önemli kazanım
değerindedir.
İdeolojik dönüşümümde netlik kazanan, zor içeren tüm
hiyerarşik toplum biçimlerinden kopuş bir zihniyet devrimi
değerindedir. Bu, devrimin doğa ve toplumun özündeki akla
dayandırılması, tükenmek bilmeyen bir çözüm gücüne
ulaştırılması anlamına da gelmektedir. Artık
kendine güvenen ve hakim kişilik paradigmamda köklü tıkanmalara ve
çözüm bulamama endişelerine yer yoktur. Büyük acılar ve büyük
kötülükler, eğer öldürmezlerse, büyük gerçeklere ve güçlendiren özgür
yaşama götürür. Hakim dünya sisteminin, ona hizmet eden kişilik
özelliklerini iflasa götürmesini ve bu yönlü alternatifine yol
açmasını yeniden doğuş ve ideolojik devrim olarak
değerlendirmek doğrudur.
II. BÖLÜM
Helen uygarlığı Kürtler ve Türklerle ilişkisi
Günümüz Yunan Helen Cumhuriyeti'nin Kürt sorunu ve Türkiye
Cumhuriyeti'yle ilişkilerini doğru değerlendirmek, hata yapmamak
ve büyük yanlışlıklara düşmemek açısından önem
taşıyor. Buna Avrupa ve AB ilişkileri de dahildir. Nasıl ki
Mezopotamya uygarlığın beşiği olarak
değerlendiriliyorsa, Helen uygarlığı da kendini Avrupa
uygarlığının beşiği olarak
değerlendirmektedir. Her ikisinde de gerçek payı vardır ve
belirleyicidir. Kıbrıs sorunu gibi basit görünen bir konuda bile bir
türlü çözümleyici adım atılmaması, ardındaki
karmaşık tarihsel gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Benim Atina
girişimimde de bir türlü kabullenilmeyen ve anlaşılmasında
güçlük çekilen komploya dayalı ihanet olayında, bu tarihsel
gelişmeler temel teşkil etmektedir. Dolayısıyla gerek
binyıllık Kürt-Türk ilişkileri, gerekse bir bütün olarak
Anadolu-Helen dünyası ilişkileri tarihi kapsamı içinde
doğru tanımlanmadıkça, günümüzde ülkelerimiz ve
halklarımız için gerçek bir barış ve dostluk
ilişkisine adım atılamaz. Bir nevi Arap-İsrail
kördüğümüne benzeyen bir ilişki dokusu söz konusudur. Çözümlemelerin
inceliği ve kapsamlılığı bu nedenledir. En çok trajedi
doğuran bu ilişkiler yumağını ana hatlarıyla
kavramlaştırıp anlamak, ideolojik politik çatışmalarımızın
can damarlarındandır.
a- Helen uygarlığı bir gerçektir. Ne küçümsenmeli
ve inkar edilmeli ne de abartılmalıdır. Özellikle
doğuş kaynaklarını doğru değerlendirmeliyiz.
Günümüzde halen yaşanan 'Yunan paradoksunu' anlamak için de bu gereklidir.
Helen uygarlığı özünde Ortadoğu kaynaklı hem neolitik
köy tarım devriminin hem de kent devriminin Avrupa kıtasına
taşınmasında aracı bir halka rolündedir. M.Ö 7000'lerde
Anadolu üzerinden neolitik çağla tanışır. Henüz Helenler
olarak şekillenmeden önce, genelde olduğu gibi bir Akdeniz neolitik
süreci bu yarımadada da yaşanır. M.Ö 2000'lerde ise meşhur
Troya örneğinde gördüğümüz gibi, kent uygarlığı da
buraya taşınmaya başlar. Troya, aslında Sümer kaynaklı
Mezopotamya uygarlığının Hurriler ve Hititler
kanalıyla Avrupa kıtasına taşınmasının
boğazdaki kapısı durumundadır. Büyük önemini bu özelliğinden
almaktadır. Newyork ABD için nasıl bir rol oynamışsa,
Floransa Avrupa Rönesans'ı için neyi ifade ediyorsa, M.Ö 2000'lerden
itibaren Troya da Yunan yarımadası ve giderek tüm Avrupa
kıtası için o rolü oynamaktadır. Binlerce yıllık
uygarlık değerlerini Batı'ya taşırmaktadır. Bir
nevi ışık saçmakta, zenginliği temsil etmektedir.
Avrupalı aydınların bu kadar önem vermeleri aslında
geçmişlerini doğru tanımayla ilgilidir. Günümüzde daha çok
sorulan soru, 'Avrupa uygarlığının beşiği
gerçekten Anadolu mu, yoksa Yunan yarımadası mı?'
sorunsalına dönüşmüş bulunmaktadır. M.Ö 2000'ler neolitik
devrimle beslenen ve Avrupa'da Atlantik kıyılarından doğuda
Büyük Okyanus ve Çin kıyılarına kadar harekete geçen 'Kuzey
kavimler göçüne' tanık olmaktayız. Bu göçler, güneylerinde Sümer kent
uygarlığıyla beslenen Hint'ten Mısır'a kadar
uygarlık alanlarının zenginlikleri ve çekim güçlerine
kapılmış olarak gelen üst barbarlık aşamasındaki
kavim kabile saldırılarıdır. Sonuçta kent
uygarlığı içinde eriyerek Çin, Hint, İran, Hitit ve en
batıdaki uç olarak Helen uygarlıkları biçiminde yeni bir
tarihsel sürece katkıda bulunmuşlardır. Bir nevi taze
'barbarizm' kanıyla eski kent uygarlığının dev bir
sentezidir. Yazılı tarihe geçişin en temel
adımlarından biridir. Helenlerin önem kazanması, Avrupa
kıtasındaki ilk uç noktası olması kadar, hem Anadolu
üzerinden Mezopotamya uygarlığından hem de Girit üzerinden
Mısır uygarlığından birleşik olarak
yararlanmasından ileri gelmektedir. Buna Lübnan üzerinden Fenikelilerin
sentezledikleri Sümer-Mısır uygarlığının
doğrudan taşınmasını da eklemek gerekir. Gerçekten
eski bir deyişle söylendiği gibi, 'mal bulmuş mağribi
-batılı' misali, M.Ö 1500'lere geldiğimizde, Helen kabileleri bu
uygarlık alanları tarafından yoğunca beslenirler. İlk
adım Miken uygarlığıdır. Girit
uygarlığına son verip kendine katan bu uygarlık, M.Ö
1200'lerde yeni kabile saldırıları ve iç nedenlerle sona
ererken, M.Ö 1000'lerden itibaren sel gibi yeni bir hamleye girişirler.
Troya erkenden düşürüldükten sonra Batı Anadolu
kıyıları Dorlar, İonlar ve Aiollar adı altında
ismen de şekillenerek, çığır açıcı bir
gelişme sürecine girerler.
Bu süreç ünlü Homeros'un İlyada Destanı'nda en güçlü
anlatım ifadesine kavuşmaktadır. Batı kültüründe
İlyada Destanı'nın büyük önemi ve temel edebiyat kaynağını
teşkil etmesi, Troya'nın tarihi rolünden ileri gelmektedir. İlk
defa Doğu uygarlığının büyük bir uç kalesi
Batı'nın yeni yetme çocuğu Helenler tarafından
düşürülmekte ve Doğu'ya yayılma yolu ardına kadar
açılmaktadır. Troya'nın düşüşü M.Ö 1200'lerdir.
Artık 'deniz kavimleri' olarak da adlandırılan ve
ağırlıklı olarak Helenlerden oluşan
yayılmacılar, Doğu Akdeniz'de Filistia adında, Karadeniz
kıyılarında Pontuslulara kadar çok sayıda topluluk adı
altında yeni bir kültürel kimlikle Ortadoğu uygarlığıyla
etkileşime ve sentezleşmeye yönelirler. Tarihteki büyük Helen
uygarlığı bu tarz bir oluşma ve gelişme
diyalektiğine sahiptir. Bu süreçte başta Hititler, Frigya, Lidya,
Likya ve Luwiler olmak üzere çok sayıda halk ve kültürden etkilenip,
sonunda onları zor ve asimilasyon yoluyla içlerinde eritmeye muvaffak
olurlar. Anadolu'da Helenleşme çağının özünde bu gerçeklik,
yani zengin bir uygarlığa konma, sahip olma yatmaktadır. Bunlar,
temelleri M.Ö 8000'lerde atılıp gelişen
uygarlıklardır. Benzer bir gelişme İspanya'dan Sicilya ve
İtalya'ya kadar olmakla birlikte, ikinci sırada bir Helenistik
özelliğe sahiptir. Esas gelişmeler Ege'nin iki
kıyısında gerçekleşmektedir.
Bu dönemde Helenleri Doğu'da durduran güçler öncelikle
Asurlular, Urartu, Med ve Pers İmparatorluklarıdır. Hititlerin
yenilmesinden sonra hakim güç haline gelen Asurlular,
yıkılıncaya kadar Helenleri sürekli Anadolu'nun
batısına sürme, orada kalmalarına zorlama rolünü
görmüşlerdir. Urartular benzer bir role sahiptir. Asıl durdurma
rolünü ise Med hükümdarı Keyaksar oynamış, M.Ö 585'te
yapılan savaşla Kızılırmak kıyılarında
bir sınır hat oluşturmuştur. Filozof Thales bu
savaştan bizzat bahseder. Medya kavramı Helen tarihinde ve
mitolojisinde çok ilginç özellikler taşımaktadır ve
başlı başına bir ana madde olarak sürekli işlenir.
Heredot Tarihi'nde en çok Medlerden bahsedilir. Persler silik kalır.
Nasıl günümüzün bir ABD işbirlikçiliği varsa, o dönemde de
Helenlerde Medcilik, Med işbirlikçiliği en gözde bir kavramdır.
Med işbirlikçiliğine özenmek bir modadır. Temel politika Med
işbirlikçileri ve karşıtları biçiminde bir ayrım
göstermektedir. Med sonrası Pers imparatorluk aşamasında bu
ayrım daha da gelişir ve tüm yaşamı etkisi altına alır.
M.Ö 550'lerden 330'a, İskender istilasına kadar tam bir Med-Pers hakimiyeti
söz konusudur. Bu süreç aynı zamanda Helenlerin Doğu
saraylarında iktidar sanatını özümseme dönemidir. Kısmen
Mısır uygarlığını da siyasi alanda özümserler.
Dolayısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal alanda alabildiğine
beslenen Helenler, tarihte çok övülen klasik Atina hamlesinde gelişme
kaydederler. Atina merkezli sentezleşme gerçekten bir orijin olmayı
başarır. Sadece 'karma bir yargılanma yeri' değil,
yaratıcı bir sentez oluşturma merkezidir. Filozoflarıyla,
sanat ve siyaset adamlarıyla çığır açan bir uygarlık
söz konusudur. Altın çağını M.Ö 600-300 arasında
yaşayan bu uygarlık, günümüz uygarlığının temel
bir bileşenidir.
İskender'in Helenizm hamlesi, özünde Pers saraylarında
biriken büyük zenginliklerle iki yüz yıllık hakimiyetlerine
karşı büyük bir istila savaşıdır. Adeta Pers
İmparatoru Büyük Darius'un (M.Ö 520-485) Doğu ve Batı'daki
hamlesini taklit etme tutkusuna sahip gibidir. O da Tuna
kıyılarından Hindistan'da Ganj kıyılarına kadar
en büyük istilaları başarıyla gerçekleştirme gücünü göstermiştir.
Böylelikle bir kez daha Tuna'dan İndus-Ganj'a kadar Doğu-Batı
uygarlık alanlarının ezici büyüklüğü Helen kültürüne
açılmış olmaktadır. Bu istila temelinde çok sayıda
köleci devlet kurulmuştur. Mısır uygarlığı
Ptoleme hanedanlığı'nda yeni bir aşamada
varlığını sürdürür. Başşehir İskenderiye,
dönemin başta gelen kültür merkezidir. Anadolu'da uygarlık
ağırlıklı olarak Bergama Krallığı
altında yaşamını sürdürür. Selefkoslar
ağırlıklarını Mezopotamya'da merkezileştiren daha
da geniş ve derinlikli bir İskender sonrası dönemi de
oluştururlar. Tarihte Helenizm'in bu dönemi, M.Ö 30'dan M.S. 250'lere
kadar, özellikle kültürel alan başta olmak üzere, Doğu-Batı
sentezinin en görkemli çağıdır. Köleci uygarlığın
en son yaratıcı gücüdür. Köleci Roma da özünde bu ruhu ve anlam
gücünü temsil eder. Latinlerin bu döneme katkısı şekli olmaktan
öteye gitmez. Büyük Roma ve Bizans İmparatorluklarının
(yaklaşık M.Ö 500-M.S. l450) Helenizm tarihindeki yerleri bir
katkıdan ziyade, bu Doğu-Batı sentezini büyük bir iştahla
yemedir. Doğunun zenginlik alanlarında sınırsız
istilalarla insanlık üzerinde en büyük baskı ve sömürü
mekanizmalarını geliştirme bu dönemin çarpıcı
özelliğidir. Hıristiyanlık ve müslümanlık biçimindeki
çıkışlar, özünde Doğu uygarlığının
ideolojik, politik ve askeri olarak Batı'ya kayan Roma ve Bizans
üstünlüğüne karşı bir başkaldırı, kurtuluş
ve barış hareketidir.
b- Helen uygarlığının doğuş merkezi
Atina sitesidir. Atina bir kent olmanın ötesinde, yeni bir devlet biçimi
ve kültürel yaşam tarzıdır. İçte Isparta, dışta
Persepolis merkezli devlete karşı kendine özgü bir biçimde mücadele
etmiştir. Köleci sınıfın en gelişkin demokrasi
silahını kullanmıştır. Sonuçta bu silah tüm Helen
kentlerine karşı olduğu kadar, Doğu kentlerine
karşı da üstünlük elde etmiş, köleci uygarlığın
en olgun ve yaratıcı biçimlerinden birisi olmasını
sağlamıştır. İnsanlık zihniyetinde binlerce
yıl egemen olan mitolojik ve dinsel düşünce tarzından felsefi düşünce
tarzına geçilmesine belirleyici bir katkıda bulunmuştur.
Sokrates, Platon ve Aristoteles bu tarzın peygamberleri
durumundadırlar. Sanat, dinsel törenlerden ilk defa kopup kendi
bağımsızlığına kavuşmuştur. Felsefe ve
sanat ekolleri çığ gibi büyümüş ve bütün Helen alanlarında
yeni yaşam tarzlarının doğuşunda silinmez izler
bırakmışlardır. Tıp, geometri, fizik, aritmetik,
astronomi başta olmak üzere, bilim daha gelişkin bir aşamaya
ulaşmıştır. Bu gelişmelerle Atina demokrasisi
arasında bir ilişkinin varlığı yadsınamaz. Fakat
bu uygarlığın adeta simgesi olan Sokrates'i de aynı Atina
ölüme mahkum etmekten çekinmemiştir. Bu çelişkiyi nasıl izah
etmeliyiz? Çelişkili bir karakterini hemen yakalamak zor değildir.
Atina'da bir yandan insanlığın soylu
çıkışlarının sentezini yapanlar varlık bulurken,
diğer yandan köleci sömürü tarzının en kurnaz, en sinsi ve
sadece köleci yönetim sanatının incelikleriyle uğraşan
parazit bir aristokrasi tabakası da güçlü varlık bulmuştur. Öyle
bir tabaka ki, yemeğini yerken belini doğrultma gereğini bile
duymaz. Bu sınıfın, demokrasinin en demagojik ifade
tarzını bulup Atina demosunu ĞhalkınıĞ koyun gibi
gütmesi de gerçeğin diğer yüzüdür. Demokrasinin beşiği
kadar, demagojinin, ince yalanın merkezi ve beşiği olması
da karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle bir duruma gelinir
ki, demokrasiyle demagojinin sınırı ayırt edilemez olur.
Atina'nın insanlığa böyle bir hediyesi de vardır.
Perikles'in gerçek demokratlığının zıddı olarak,
alçakça birçok ihanete gözü kırpmadan giden sayısız Atinalı
politikacının varolduğuna da tarih tanıktır. Sokrates
yargılanması bu gerçeğin küçük bir örneğidir. Adeta
İlyada Destanı'nda geçen tanrıça Athena'nın, bir türlü
yenilmeyen Hektor'u kardeşi Deiphobos'un kılığına
girip yenileceği bir savaşa sürmesi gibi, Sokrateslere de aynı
oyunu oynamıştır. Aslında bu gerçeklik, Helen kültüründeki
aristokratik, despotik öğenin daha baştan beri bir özellik olarak
oluştuğunu göstermektedir. Köleci sınıfın, Ğdaha
da genelleştirirsekĞ hakim sömürücü sınıfın, ancak
komploculuğu eksik etmeyen demagojik bir kültürel özle halkı sömürüp
yönetebileceğidir. Zeus'un Athena'yı alnından
yarattığı söylenir. Zeus'u yükselen Helen despotizminin simgesi
olarak görürsek, onun alnından doğan tanrıça Athena ve onun
adıyla kurulan kent olan Atina'nın diğer bir yüzünün nasıl
oluşabileceğini daha iyi anlayabiliriz. Sokrates gibi bir filozofun
bile Atina'nın bu özelliğini çözememesine şaşmamak gerekir.
Atina kişi ve sınıf despotizminin demokrasi cilası
altındaki en gelişkin örneklerini hep sergilemiştir.
Isparta'nın haklı ve büyük öfkesi boşuna değildir. Isparta,
Atina'ya karşı sınıf soyluluğunu ve mertliğini
krallık tarzında da olsa temsil etmektedir. Heredot'un kitabında
şöyle cümleler geçmektedir: Büyük Darius Atina'nın sinsiliklerine çok
öfkelidir. Kendi aşçısına şöyle dediği
aktarılmaktadır. "Her bana yemek getirdiğinde şöyle
diyeceksin: Ey Kral, Atinalıları unutma!" Yine der ki, "Ey
Zeus, bırak şu Atinalılara haddini bildirelim!" Demek ki,
Atina demokrasisinin bir yüzü Sokrates, Platon, Aristo ve Perikles iken,
diğer yüzü sayısız demagog ve sinsi yalancılardan ibaret
oluyor. Helen kültüründeki bu çelişkili karakterin bütün Batı
kültürünün temelinde de yattığı belirtilebilir. Doğru
söylemek Doğu kültürünün temel bir özelliği iken, yalan ve demagoji
Batı kültüründe bunun zıddı olarak yansıma
bulmaktadır. Diyalektik gelişmenin diğer bir cilvesi! Doğru
kendi zıddını yaratarak gelişir. Bu gerçeğin de
derininde yatan, Helen kültürünün dayandığı zengin kültür
mirasıdır. Eğer bu kültür dört koldan aşırılmışsa
(Anadolu, Fenike, Mısır ve Girit), bunu gizlemek için muazzam bir
demagojiye ihtiyaç duyacaktır. Helenler yaratıcılık
göstermiş, başarılı bir özümsemeyle dönüşüme
katkıda bulunmuştur, ama midesinde ve beyninde sindiremediği
unsurları da demagojik ifadelerle kendine mal etmekten çekinmemiştir.
Helen tanrılar sisteminde Sümer ve Mısır'ın basit bir
taklitçiliği var iken, kendi katkıları da daha insan yüzlü bir
teolojidir. Hesiodos aslında Sümer ağırlıklı
ilahiyatın Helen versiyonunun başta gelen peygamberidir. Homeros'un
İlyada ve Odyssea Destanları da özünde Gılgamış
Destanı'nın Hurri-Hitit versiyonlarının daha
geliştirilmiş bir biçimidir. Sümer mitolojisi ve ilahiyatı
orijinal olmasına rağmen, dikkatlice değerlendirildiğinde,
bunların yükselen köleci uygarlığın tanrı kral
simgelerini ifade ettikleri açıkça görülecektir. Daha sonraki tüm
ilahiyatlar bu orijinal yapıyı allayıp pullamışlar,
kendi yerel koşullarına uyarlayarak insanlarına
sunmuşlardır. Başta edebiyat ve sanatın diğer
biçimleri, hatta felsefe ve bilim bu geleneğin derin izlerini
taşıyarak günümüze kadar gelebilmiştir. Saddam ve Bush'un
'benimki daha güçlüdür' diye savaş arenasına sürdükleri
tanrıları da, acı bir tesadüftür ki, savaştıkları
yerde doğmak gibi bir şansa sahiptirler. İnsan emeği ve
artıürününün değerleri üzerine kurulan tüm uygarlıkların,
doğdukları günden beri özlerini hiç yitirmeden tüm alt ve üst
yapılarında yaşayabilmeleri gerçek bir dehşeti ifade eder.
Demagoji ve yalan sadece bu gerçeğin çaktırılmadan
yutturulması içindir. Bilim, felsefe, din ve sanatı ise insanlığı
daha katlanır hale getirmek içindir. Bu da yetmedi mi, binlerce
kişilik çarmıha germeler, arenalarda vahşi hayvanlara
parçalatmalar, kopmuş insan başlarından harmanlar kurmaya dek
giden bir katliam kültürü peşi sıra gelir. Katliam seferlerine rahatlıkla
kahramanlık, tanrısal kutsallık sıfatları
taktırılır. Zindan ve her türlü işkenceler eksik edilmez
olur. Halkların ve insanlığın payına düşen,
işte bu dehşet tarihine boyun eğmektir. Burada Helen hakim
tabakasının yaptığı katkı, daha inceliklerle
yüklü bir demokrasinin demagojik çarpıtmasıdır. Sokrates'in
kendi eliyle baldıran zehrini içmesi, sistemin bu dehşet kültürünün
Helencesi olmaktadır. Şaşırmamak gerekiyor: Apo olarak bu
gerçeği anlamanın, açık ki sınıflı toplum
uygarlığını ve bunun bir parçası olarak Helenizm'i
doğru anlamaktan geçtiğini, ancak içine ittikleri dehşet
durumunu yaşadıktan sonra kavrayacaktım. Bazı öyle
gerçekler var ki, yaşanmadan anlaşılamıyor...
Şu sonucu da hemen eklemem gerekir: Tüm halklar, daha
uygarlığın şafak vaktinde, yükselen efendi despot
sınıfın bu yalanlı, demagojili, işkenceli ve
katliamlı toplum yönetimini ve sömürü tarzlarını iliklerine
kadar yaşamış olarak günümüze gelebilmişlerdir. Özgür birey
ve halk olmak halen bir rüyadır. Sadece hiyerarşik otoritenin kendi
aralarında göreceli bir özgürlüğü vardır. Halklara ve bireylere
yansıttıkları, iflah olmaz umutlar, boş hayaller,
aldatıcı sonuçlar vermenin sonu gelmez her tür çabalarıdır.
c- Helenizm'in Kürtlerle ilişkilerini Hititlerle
bağlantılı kılmak mümkündür. Hititlerin, Sümer
uygarlığının yukarı Mezopotamya'ya yayılma
sürecinde, komşu dağlı halklardan olan ve en yakın proto
Kürt halk olarak Hurrilerin Anadolu içlerine yansımış bir kolu
olarak şekillendikleri anlaşılmaktadır. Kuzeyden gelen
barbar kabilelerle yerel uygarlık öğelerinin
karışımından bu şekillenmenin oluştuğu
doğruya yakın bir bilimsel ifadedir. Dil ve kültür olarak Aryenler ve
Hurrilerle akrabalıkları kanıtlanmış durumdadır.
M.Ö 1700-1200'lere kadar Hattuşaş merkezli Hitit İmparatorluğu,
Ege kıyılarına kadar dayanmış olup, uç
noktasını da daha özerk bir konumda olan Troya kent devleti
teşkil etmektedir. Ege kıyılarını ilkin
uygarlaştıran güç Hititlerdir. M.Ö 1200'lerde 'su kavimleri' olarak
da adlandırılan başta Helen kabile güçleri olmak üzere, Boğazlardan
gelenlerle güneyden Sümer uygarlığının son temsilcisi
Asurların saldırıları altında merkezi
yapıları dağılan Hititlerin yerlerinde yeniden
beylikleşme sürecine girilmiştir. Batıda Frigya, Lidya, Karya ve
Likya adlarında daha merkezileşmiş siyasi yapılar
oluşurken, Hurrilerin orta Mezopotamya'daki yerleşim alanlarında
diğer bir proto Kürt kol olan Mitanniler tarih sahnesine
çıkmışlardır. Asurlar tarafından Hititlerle birlikte
onların da merkezi varlıkları dağılınca, Van
merkezli Urartu uygarlığı (M.Ö 900-600) gelişme
göstermiştir. Urartular döneminde Helenlerle ilk kez direkt
karşılaşma ve etkilenmelerin oluştuğu görülmektedir.
Batı Anadolu'daki tüm halk gruplarını eritme sürecine
almalarına karşılık, Helenler Kürt kabile aşiret yaşamında
aynı etkiyi gösterememişlerdir. Bunda belirleyici olan, çok eski bir
geçmişe dayanan, yaklaşık M.Ö 10.000'lerde ilk neolitik
yapıları kurmaları, bundan kaynaklanan sağlam bir kültür
çekirdeğine ulaşmış olmalarıdır. Belki de tarihte
hiçbir halk, Kürtlerin yaşadığı alanlarda bu kadar uzun
süreli ve derinliğine neolitik kültürü yaşamamıştır.
Bunda asi coğrafyanın da önemli rolü vardır.
Dolayısıyla ne kuzeyden akan İskit kavimleri, ne güneyden gelen
Semitik kabileler ve Sümer uygarlık güçleri, ne de batıdan akan Helen
boyları Kürt kültürü ve coğrafyasına tam sahip olamamışlar
ve kültür bünyelerine nüfuz edememişlerdir. Urartular ve ardından
kurulan Med Konfederasyonu'yla Kürt boyları ileri düzeyde bir toplumsal ve
siyasal birliğe doğru gelişme kaydetmişlerdir. Helenleri en
çok etkileyen Medlerle temas aşamasıdır. Öyle ki, Med
kaynaklı tüm olgular, Helen kültürünün en önemli öğelerini
teşkil etmiştir. Atina kentinin kuruluş mitolojisinde adı
geçen Thesseus adlı kahramanın Medya ilişkisi çok
çarpıcı ve ilginçtir. Yine Argonotlar seferinde Medya'nın
başına gelenler hayli düşündürücüdür. Her ne kadar mitolojik bir
dille Medya olgusu kavramlaştırılmamış olsa da, özde
Helenlerden çok Med gücünün kast edildiği açıktır. Helen
kültürünün Hitit, Hurri, Mitanni, Urartu ve Med ilişkisi araştırılmaya
değer bir konudur. Perslerle ilişki süreci de Heredot Tarihi'nde
yoğunca işlendiği gibi, ağırlıklı olarak Med
ilişkisi biçiminde somutlaşmaktadır. Bunda Medlerin Helenlerle
komşu olmaları da önemli bir etken olmaktadır. İskender'in
Helen-Med-Pers çelişkisini çözme tarzı, günümüzde bile incelenmeye ve
ders çıkarılmaya değer bir deneydir. İki kültürü
harmanlayıp tarihi bir sentezi başarmıştır.
Doğu-Batı kültür sentezinin bu denli çarpıcı ve
başarılı bir biçimde bir diğer örneğine tarihte ender
rastlanmaktadır. Kürtlerin ağırlıklı olarak
yaşadığı coğrafyada Selefkoslardan sonra
yüzyıllarca varlığını sürdürmüş üç önemli siyasal
ve kültürel oluşuma tanık olmaktayız. Bugünkü Adıyaman
sınırlarında Samosat (Samsat) merkezli Komagene, Urfa merkezli
Abgar ve Kuzey Suriye'de Palmira'ya dayalı bu oluşumlar,
yaklaşık M.Ö 250-M.S. 250 yıllarına dek tarihlerinin en
parlak kültürel dönemlerini yaşamışlardır. 500
yıllık bu tarihsel evre tüm kültürlerin iç içe geçtiği, dil ve
kültür alışverişinin en zengin biçimde gerçekleştiği,
sadece maddi değerlerin değil, manevi değerlerin Ğdinlerin,
tanrıların, fikirlerinĞ alışverişinin de bolca
yapıldığı gerçek bir küreselleşme
aşamasıdır. Hıristiyanlık, çok sayıda gnostik
mezhep ve çarpıcı Mani öğretisi bu dönemin ürünüdür.
Çağın en ilerici dinsel öğretisi olan Manicilik, Roma-Sasani
ayrımına kafa tutan evrensel bir akım özelliğindedir.
Doğuş kaynağı Orta Dicle-Fırat havzası olup
dünyanın dört yanına yayılma iddiası ve gücünü
gösterebilmiştir.
Hıristiyanlıkla Helenizm eski özünü yitirirken,
Bizans'ın yükselişiyle yeni bir aşama kaydetmiştir.
İran'da Part hanedanlık döneminin yıkılıp Sasani
hanedanlığının başa geçmesi, Doğu-Batı
çatışmasını yeniden alevlendirmiş, M.S 200-640 yıllarında
bu çatışma süreci her iki uygarlığa çok şey
kaybettirmiştir. Çatışmanın tam ortasında yer alan
Kürtler için bu bir yıkım süreci olmuştur. Ardı sıra
gelen Arap-islam çıkışıyla Bizans-hıristiyan
çatışmaları, tüm Anadolu ve Yukarı Mezopotamya'yı bir
savaş ve cihat alanına çevirmiştir. Bu dönem aynı zamanda
köleci sınıflı toplum uygarlığı yerine, feodal
sınıflı toplum uygarlığına dönüşün
yaşandığı ortaçağdır. Artık
Doğu-Batı ayrımı din düşmanlığıyla
kalın bir perde haline bürünmektedir. Kültürel alışveriş
yerini gittikçe derinleşen yabancılaşmaya
bırakmaktadır. Kafir, gavur kavramları anlam bulmakta,
komşu halklar arasına feodal duvarlar örülmektedir. İslamın
Arap Emevi ve Abbasi dönemlerinde Bizans'a saldırılar, en kutsal
cihat kavramlarıyla yeni bir yaşamın aracı haline
gelmektedir. Bizans ise Roma'nın mirasını ısrarla korumaya
çalışmaktadır. Sasanilerin yıkılışıyla
tüm İran ve Orta Asya islama açılmış, Doğu-Batı
ayrımı kalın bir hıristiyan-islam ayrımına
dönüşmüştür. Ayrışan dünün komşu dost halkları,
kendilerini din ve mezhep düşmanlığıyla karşı
karşıya bulmaktadır. Feodal güçler halkları en anlamsız
bir düşmanlık içine iterek, çıkarlarını yeni
sultanlık sistemleri altında güçlü bir ideolojik ve siyasi temelde
sürdürmeyi başarmışlardır. Bu sürecin iki ucunda yer alan
islamlaşmış Kürtlerle hıristiyanlaşmış
Asuri, Ermeni ve Anadolu Helenleri olan Rumlar en çok kaybeden halklar
olmuşlardır. Din savaşları bu halkları kültürleriyle
birlikte sürekli güçsüzleştirip hakimlerin potası altında
erimeyle yüz yüze bırakmıştır. Buna M.S 11. yüzyılın
sonlarında başlayan Haçlı Seferleri'nin eklenmesiyle daha da içinden
çıkılmaz bir hal almıştır. Zorlanan Arap egemenler,
Kürt ve Türk feodal hanedanlarına birçok askeri komutanlık
tanıyarak, onların komutası altında kendilerini güvenceye
almaya çalışmışlardır. Kürt Selahaddin Eyyubi
hanedanıyla Selçuklu Türk hanedanlığı artık Bizans,
Haçlılar ve Moğollara karşı islamı koruyan temel
güçler konumundadırlar. Kürtler açısından Helenler artık
hatırlanmaz, yabancılaşmış bir unsur durumundadır.
Yüzlerce yıllık iç içe olma durumu yerini dinsel
yabancılaşmayla yürütülen bir düşmanlığa
bırakmıştır. İslamın yayılma ve koruma
görevini Anadolu'nun içlerine doğru Türkler devralmıştır.
Kürtlerle Rumlar arasına giderek genişleyen kuşaklar halinde
Türk boyları girmiştir.
d- Helen-Türk ilişkileri Ortadoğu tarihinin
ortaçağdaki en önemli bir parçası, islamı koruma ve yayma gücü
olan Türk sultan ve beylikleriyle, hıristiyan-ortodoksluğun koruma ve
yayma gücü olan Helenler arasındaki ilişki ve çatışmalardan
oluşmaktadır. M.S. 1071'deki Malazgirt zaferiyle bu ilişki ve
çatışmalardaki denge Türk boyları lehine
değişmiştir. Türk boyları Mezopotamya'dan geçerken,
Kürtlerle işbirliği yanı ağır basan bir
politikayı esas almışlardır. Hedef, Anadolu'da
yayılmak için Kürtleri bir islami müttefik olarak değerlendirmektir.
Alparslan'ın Malazgirt Savaşı'nda bu politika çok nettir. Büyük
Selçuklu sultanları daha çok İran içlerine yayılırken,
Anadolu Selçukluları batıya doğru yayılmaya
ağırlık vermişlerdir. Türklerin Anadolu'ya yayılması
sürekli Hıristiyan Rum ve Ermeniler aleyhine gelişirken, kültürel
alanda da islamiyet giderek başat bir konum arz etmiştir. Bunda
Bizans'ın köhne feodal yapısı karşısında Türk boy
beylerinin daha esnek ve nefes aldırtan yönetimleri de oldukça etkili
olmuştur. Gerek Selçuklular gerek hemen ardından gelen Osmanlı
sultanları döneminde, Anadolu'nun Türkleşme ve islamlaşma kaderi
artık belirginlik kazanmış durumdadır. Sıra Balkanlara
gelmektedir. Bu dönemde Avrupa çok tutucu bir feodal dönemi
yaşamaktadır. Türkleşme ve islamlaşma sadece siyasi ve
ideolojik üst yapıda yürümekle kalmaz, tabanda da dağ ve ovalarda
sürekli gelişim kaydeder. Üst hakim tabaka daha çok islamın sünni
resmi mezhebini ve Arapça-Farsça ifade edilen bir dili esas alırken,
tabanda halk muhalif alevi mezhebini benimsemekte ve arı Türkçe dilini
kullanmaktadır. Yayılma sınıflaşmayla iç içe
gelişmektedir. İstanbul'un 1453'de fethiyle Helenizm, tarihinde en
büyük geri adımlarından birini daha yaşar. 2000 yıllık
bir yerleşme yenilgiyle sonuçlanmıştır. Sıra
Helenlerin tüm yerleşim alanlarının fethine gelmiştir.
Fatih Sultan Mehmet'le bu süreç 1470'lerde tamamlanır. Karadeniz'deki
Pontuslar da egemenlik altına alınır. Osmanlı
politikası derinliğe işlemekten uzaktır. Dinsel ve kültürel
özelliklerini ağırlıklı olarak korurlar. Fener
Patrikhanesi'ne özgürlük tanınır. Kilise en güçlü kurum olarak
varlığını sürdürür. Yunan köylüleri isyan konumundan
uzaktır. Rum tüccarlar imparatorluk içinde etkilidirler. Batı
Avrupa'da yükselen kapitalist uygarlık ilk elde Helenleri de etkisi
altına alır. Avrupa'da belli bir saygınlığı olan
ve gittikçe adeta yeniden keşfedilen Helen uygarlığı,
milliyetçi duyguları kabartır. Kilisenin öncülüğünde 1821 Mora
İsyanı'yla modern çağı yeni bir aşama olarak
yaşamaya başlar. Adeta uykudan yeni uyanmış sersem birisi
gibidir Helenizm. Büyük tarihsel geçmişin ardından içine
düştüğü durumu bir türlü kabullenemez. Gittikçe derinleşen bir
Türk sendromuna tutulmuş gibidir. Türk-Helen ilişkileri hem Batı
Avrupa'nın hem de Rusya'nın etkisiyle gittikçe gerginleşir.
İlk fırsatlar ele düştüğünde kaybettiklerini yeniden
kazanmaya çalışır. Osmanlı İmparatorluğu'nun
çöküş çağında bu hırs daha da bilenir. 1914 I. Dünya
Savaşı öncesi ve sonrasında tarihi fırsat
doğduğuna inanılır. Balkan Savaşları'nda
kazandıklarıyla yetinmez. Sıranın Anadolu'nun yeniden
fethine geldiğini düşünerek İzmir işgaliyle bu konuda
adım atılır. Ankara önlerine kadar Helenizm bir kez daha
şansını dener. Fakat karşısındaki Mustafa Kemal
gerçeği bu şansa fırsat tanımaz. Batılı güçlerin
ihanetinin yarattığı zayıf durumla Doğu'da Ermeniler,
Batı'da Rumlar kendilerini trajik bir durumla karşı
karşıya bulurlar. Aslında yüzyıllardan beri Ermeni, Rum,
Türk ve Kürt halkları barış içinde bir ortak yaşam
geleneği sağlamışlardır. Üst burjuva feodal
tabakanın çıkar hırsları olmasaydı, bu halkların
iç içe, dostça ve barış içinde yaşamları sürüp gidebilirdi.
Kapitalizmin milliyetçi hastalığı bu kutsal dostluğu adeta
zehirleyip feodal din çatışmalarından daha tehlikeli bir
düşmanlık sürecine sokarak, binlerce yıllık bir yaşam
geleneği ve kültürünün adeta yok etme fitilini çakmıştır.
Üstte kalanın tekleşeceği, altta kalanın yanacağı
acımasız bir yanmadır bu. Şoven Helen üst tabakası ve
kilise kültürü bunda başrol oynamıştır. Suçu tümüyle Türk
devletine yüklemek gerçekçi değildir. Tersine gerçeklerden kopuk hareket
eden Rum ve Ermeni milliyetçiliği, objektif olarak halklarına en
önemli darbeleri indirmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte ortak bir
tehlike gibi doğan Rum ve Ermeni iddialarına karşı
Türk-Kürt dayanışması ortaya çıkmıştır. 1071
Malazgirt Savaşı'nda olduğu gibi, 1922'de bu dayanışma
ulusal kurtuluş savaşını
kazandırmıştır. Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa
önderliğinde geliştirilen ulusal bağımsızlık ve
egemenlik savaşı Türkler için objektif ve sübjektif olarak bir anlam
ifade ederken, Kürtler için daha çok objektif bir olgudur. Yani bu çok
sınırlı bir ulusal bilinçle, ama iyi niyetle
katıldıkları bir savaştır. Türkler kadar bir
kurtuluş projesi geliştirilememiştir. Ancak bir kardeşlik
havası içinde, "onun için gerekli olan, benim için de gereklidir. Ona
verilen, onun aldığı bana da verilir, ben de
alırım" zihniyetiyle katılım gösterilmiştir.
Zaten geleneksel toplum zihniyetine de bu anlayış egemendir. Dar
milliyetçi bir yaklaşımla Kürtleri Anadolu ulusal kurtuluş
olgusu dışında, hatta karşısında görmek ne kadar
yanlışsa, hareketin içinde oldukları, ama öz kimlikleri ve
kültürel varlıkları için bir özgürlük talebinde
bulunmadıkları varsayımı ve iddiaları da o denli
yanlıştır. Kürtlerin bu süreçte eksikliği, özgürlükleri
için geçerli olan bir 'özgürlük projesi' geliştirmek yerine, dini ve
aşiretsel yanı ağır basan niyetlerle savaşa
katılım göstermeleri ve umdukları gerçekleşmeyince de hiç
de çıkarlarına olmayacak isyanlara körce girişmeleridir. Bunda
suçu daha yeni ve devrimci niyetlerle kurulan cumhuriyete yüklemek ne kadar
yanlışsa, tüm isyanları gerici ve anlamsız olarak
değerlendirmek de o denli yanlıştır. Bugün de
gerçekleşen, aynı özde gelişen, emperyalizm ve
işbirlikçilerinin Irak, Musul-Kerkük politikalarını hayata
geçirmek için 'tavşana kaç, tazıya tut' taktikleriyle toplumsal
sorunları kullanıp kendi lehlerine çıkar sağlamaktır.
1923'te kurulan cumhuriyetin Fransız Devrimi modelinden esinlendiği
ve ideolojik politik kavramlarını buradan aldığı iyi
bilinmektedir. Helenlerin Anadolu seferine ise, Yunan krallık rejimi
önderlik etmektedir. Arkasında emperyalizmin egemen güçleri vardır.
Cumhuriyet Devrimi'nin arkasında ise, Sovyet Devrimi vardır. Dünyada
yeni yükselen sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş
savaşlarının en cüretli ve ilklerinden biri olarak anlam
bulmaktadır. Helen amaçlarının 'megalo' ĞbüyükĞ
olması, aslında Anadolu Rumları için de tam bir trajik sonuç
vermiştir. M.Ö 1000'lerde oluşan bir kültür, 3000 yıl aradan
sonra fiziki bir tasfiyeyle yüz yüze gelmiştir. Bunda tarih boyunca
sıkça görüldüğü gibi, Helen hakim sınıf güçlerinin ince
politikalarının sorumluluğu belirleyicidir. Komplo, macera ve
paradoksal niteliği eksik yaklaşımlarla sayısız
girişimler, politikada ve savaşta sanat haline getirilip
uygulanmıştır. Türkler bundan daha ustaca yaşanan pratikten
yararlanıp başarılı sonuçlar alabilmişlerdir. Son
ulusal kurtuluş savaşıyla Anadolu'nun ezici bir biçimde fiziki
olarak da Türkleşmesini ve müslümanlaşmasını sağlamışlardır.
Anadolu'daki Helen olgusu bir anlamda ömrünü tamamlamıştır.
Diğer bir anlamda da, Batı'nın ideolojik silahlarını
kullanarak, Doğu'nun Batı'ya karşı binlerce yıl
üzerinde çekişilen bir parçasında üstünlük
sağlanmıştır. Hem Fatih Sultan Mehmet hem de Mustafa Kemal
için aktarılan "Hektor'un Akhilos'tan intikamı
alındı" özdeyişleri, böylesine bir tarihi geçmişi
hatırlatmaktadır. M.Ö 2000'lerde Troya üzerinde başlayan büyük
çekişme, yine 4000 yıl kadar sonra Çanakkale önlerinde Doğulu
halkların kültürel değerlerince başarılı temsilini
bulmuştur. Anadolu ulusal kurtuluş ve egemenlik savaşına bu
kapsamda bakınca, Doğu-Batı kültürlerinin ilişkilerini ve
çelişkilerini tüm trajik öğeleriyle görmek mümkündür. Homeros'un
İlyadası'yla Nazım Hikmet'in Ulusal Kurtuluş Destanları
da bu gerçeği şiirsel sanatın diliyle çarpıcı olarak
vermektedir. Doğu-Batı çekişmesinin bu son hamlesinde bugün iki
cumhuriyet varlığını sürdürmektedir: Türkiye Cumhuriyeti ve
Helen Cumhuriyeti. Her ikisi de NATO üyesi olmalarına rağmen,
birbirlerine kuşkulu yaklaşımları bitmemiştir. AB
üyeliği bile bunu sona erdiremez. Helenizm'in 'Megalo İdea'sıyla
Türklerin imparatorluk hayalleri hatırlandıkça, kuşkulu
yaklaşım sıkça canlanmak durumundadır. Fakat eski tarz
kavga ve savaşlarla sonuç alınmasına günümüz bilim ve
tekniğiyle siyaset kurumları fırsat vermeyecek bir
aşamadadır. Ne kadar kan dökülse de, İsrail-Arap
çekişmesinde görüldüğü gibi sonuç gerçekçi bir barışta
karar kılmaktır. Kanlı uygarlık yöntemleriyle sonuç alma,
21. yüzyıl zihniyet, teknik ve siyaset olgusunca çok zor
kılınmıştır. Tüm tarihsel sorunları 'demokratik
siyaset' yöntemleriyle yavaş da olsa çözüme kavuşturmak daha gerçekçi
ve insanidir. Bu gerçeklik Helen-Türk ilişkisi ve çelişkileri için de
geçerlidir.
Garip bir gelişmedir ki, bana karşı düzenlenen
Atina ihanet ve komplosu, Helen-Türk ilişkilerinde yeni ve tarihi bir
barış dostluk fırsatına çevrilmek istenmiştir. Kocaeli
depreminin değil, bana dayatılan depremin 2000'lerdeki Helen-Türk
ilişkilerine yeni bir düzen verdiği tartışmasızdır.
Bunun da ABD'nin yönlendiriciliği altında yürütüldüğü iyi bilinmektedir.
NATO politikası da bunda aracılık etmiştir. Bu
gelişmeden rahatsız olmamakla birlikte, bana dayatılan komplo
sonucu bir dostluk ve barış girişiminin ne kadar dürüst ve
başarılı olacağı konusunda kuşkulu olduğumu
da belirtmek durumundayım. Bütün göstergeler, bu dönem Helen-Türk
ilişkilerinin taktik düzeyi aşmayacağını
göstermektedir. Kıbrıs'ta olup bitenlere
baktığımızda, bu sonucu çıkarmak hiç de zor
değildir. Temel felsefi anlayışıma göre, cumhuriyet rejimi
altında da olsa, despotik ve oligarşik üst tabaka iktidarları
halklar açısından kalıcı barış ve dostluklar
sağlama yeteneğinde olamazlar. Bu iktidarların
yaptıkları, fırsat düştüğünde bozulacak geçici ve aldatıcı
ateşkes ittifakları ve sahte barış girişimleridir.
Barışın ve dostluğun kalıcı zemini, kapsamlı
demokrasi rejimlerinin varlığıdır. 'Ne kadar demokrasi, o
kadar barış' formülü gerçekçidir. Her alanda geçerli olan bu formül,
Türk-Helen ilişki ve çelişki alanı için de fazlasıyla
geçerlidir.
Sonuç olarak, tarihte karmaşık ve trajik bir yapıya
sahip Helen-Kürt-Türk ilişkilerindeki diyalektiği göz ardı
etmemek büyük önem taşır. Doğu-Batı çekişmesinin
karşılıklı cephe kültürlerini temsil eden bu halklar,
yoğun ilişki ve çelişkilerini günümüze kadar
taşımışlardır. Binlerce yıllık Doğu
mirasına dayanan Helen kültür oluşumu, insanlığın
zihniyet yapısına felsefeyi yerleştirerek büyük bir
katkının sahibidir. Doğu-Batı sentezini en kapsamlı
gerçekleştiren kültürüdür. En son hıristiyanlık dini
düşünce biçimini Avrupa'ya taşırarak, Avrupa
uygarlığının doğuşuna beşiklik
etmişlerdir. Türkler ise, feodal İslam Devrimi'nden güç alıp
vererek, bununla Anadolu'dan Orta Avrupa'ya kadar feodal
uygarlığın son ve en güçlü temsilini yapmışlardır.
Helen uygarlığı nasıl köleci sistemin en son büyük
yaratıcı gücü ise, Türk-İslam uygarlığı da feodal
sistemin en son yaratıcı gücüdür. Bu iki gücün yaklaşık
binyıl süren boğuşması, en son Helen ve Türkiye
Cumhuriyeti'yle sonuçlanmıştır. Helen kültürünün şafak
vaktinde Kürt-Medlerin rolü nasıl önemliyse, Türkiye kültürü ve
cumhuriyetin kuruluşunda da o denli vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Günümüzde her iki cumhuriyet, Ege ve Kıbrıs konularında
barış ve dostluk aramaktadır. Artık
yıkıcılık dönemini aşıp yeni bir
yaratıcılık dönemine geçiş, gerçekleşecek bu
barış ve dostluğa bağlıdır. Bu ise, tarihsel
diyalektiğin gösterdiği gibi, Kürtlerin özgürlüğünden
geçmektedir. Bana yönelik komplonun çözülmesi ise bu özgürlüğün kaderini
belirleyecektir.
III. BÖLÜM
Komplo ortamının oluşmasında
bazı felsefi ve siyasi yaklaşımlar
Özelde Atina'da, genelde Avrupa'da şahsıma yönelik
olarak gerçekleştirilen komplovari yaklaşımların,
sıradan bir kişiye karşı tesadüfen veya Savcı'nın
çok ustaca ve en ince ayrıntılarına kadar sözde anlatmak
istediği gibi olmadığı kesindir. Çok açık
olmasına rağmen, yine de bu yaklaşımları doğru
ele alıp yorumlamak, tarihi olduğu kadar çarpıcı
gelişmeleri de doğuracak anlama sahiptir. Bunlar şahsımla
sınırlı olsaydı, bu kapsamda bir savunmayı gerekli
görmezdim. Kişiliğimde bir halk ve dostları 'vurdumduymazlığa'
getirilerek muazzam bir emeğin ürünü olan özgürlük çabaları,
çıkarlar uğruna en alçakça biçimde peşkeş çekilmek
istenmiştir. Şüphesiz komplo ve ihanette suçu sadece Atina
oligarşisine yüklemek doğru değildir. Çok tarafı
vardır. Hepsini sınırlı da olsa özlüce ifade etmek büyük
öneme sahiptir. ABD'nin hesaplarından AB'nin hesaplarına, bazı
Arap ülkelerinin tutumundan İsrail'in ve Rusya'nın
çıkarlarına kadar çok sayıda devlet düzeyinde siyasi gücün rol
oynadığını belirtmek gerekir. Neden sorusuna verilecek
yanıt, şüphesiz Kürt olgusundaki zayıflıklar ve sorunun
ucuz hesaplara kurban edilebilecek özelliklere sahip olmasıdır. Tarih
boyunca hakim işbirlikçi tabakalar da dahil, üzerinde hüküm süren güçler,
fazla bedel ödemeden diledikleri gibi bu alanı halk ve ülke olarak
kullanabilmişlerdir. Hesap sorabilecek bir aydın siyasi güce
yeterince sahip olunamamıştır. Bir şeyler yapmaya
kalkanlar, eğer onurlarını koruyarak sonuç almak
istemişlerse başlarına felaketler
yığılmış, hesabını sonradan soranı da pek
olmamıştır. Yakıştırılan, 'alavere-dalavere,
Kürt Mehmet nöbete' deyişi adeta bir kural olmuştur. Çok acı da
olsa söylemek durumundayım ki, kerhane işletmesinde, patron, bekçi ve
kullanılan kullar ilişkisinde bir ticaret ve yaşam
mantığı vardır. Az çok herkes ne
yaptığını bilir. Kader felsefesine derinden boyun
eğerek, gereken neyse düzeni öyle sürdürüp giderler. Kürdistan ve içindeki
Kürt toplumsal olgusu o hale getirilmiştir ki, kırk haramilerin
soygun düzeninden bile daha geri insanlık dışı uygulamalara
sahne olmuştur. Ne doğru dürüst hesap alanı ne de soranı
vardır. En başta kendine karşı katmerli ihaneti ve
yabancılaşmayı yaşayan sözde Kürt bireyi, üstteki
işbirlikçisinden en diptekine kadar kendi öz varlığına
karşı ya kara cahil, ya ukala-lafazan, ya da çok bilinçli hain
durumundadır. Bir tavuk ve köpek için adam vurur, ama tarihin artık
kanıtlanmış ilk büyük insanlık devrimi olan 'neolitik
devrimi' gerçekleştiren kültürün toplumsal dokusunun ayakta kalan en eski
halkı olduğu halde, en azından 15 000 yıllık
biçimlenen kültürel varlığa sahip çıkmaya, bunun için bir damla
ter dökmeye yanaşmaz. Ucubelik, ironi buradadır. Tüm lanetlilik,
zorbalık, yalan ve gerilik bu gerçeklikte gizlidir. Benim çıkışımın
en genel anlamıyla bir özgürlük hareketi olma imkanlarını ortaya
çıkarması, bu tabloyu baştan aşağıya sarstı.
İşbirlikçisinden tüm stratejik çıkar sahibi devletlere kadar bir
araya gelerek tedbir geliştirmeye çalıştılar. 1990'lar
sonrası bunun yoğun çabasına tanıktır. Özellikle ABD,
AB, Rusya ve Ortadoğu ülkeleri çok ilgilendiler. Benim basit bir kukla
olarak kullanılmayacak durumda olmam, her odağı kendi
çıkarlarına göre bir PKK ve Kürt politikası geliştirmeye
itti. Bu politikaların da önünde en büyük engel olduğum
anlaşılınca, beni dışlamaya ve giderek tasfiye etmeye
niyetlendiler. Asgari temel insan hakları ve demokratik
yaklaşımlar esirgendi. Kendi Kürt işbirlikçilerine alan açmak
için açık veya gizli işbirliğine yöneldiler. Özellikle
Iraklı Kürt işbirlikçilerle Türk, ABD ve İngiliz yetkilileri
Ankara-Londra-Washington hattında işi resmi bir antlaşmaya kadar
vardırdılar. Bunun başarısı için AB nötralize
edilirken, Atina oligarşisi maşa olarak kullanılmaya
çalışıldı. Komplonun dayandığı zemin,
gelişim felsefesi ve siyaseti böylesi bir öze sahiptir. Eğer kendime
ve şahsımda Kürt halkına ve dostlarıma karşı
oynanan komplo ve ihaneti büyük bir onur savaşına
dönüştüremezsek, lanetli tarih bir kez daha hükmünü icra etmiş
olacaktır. Halbuki yalnız bu olaya ilişkin yüzleri
aşkın can yoldaş, genç kız ve erkek kendilerini cayır
cayır yaktılar, kurşunlara hedef oldular, tutuklandılar.
Sırf onların anısına, olaya kapsamlı yaklaşmak
gereği tartışmasızdır. Daha da ötesi, lanetli tarihin
tekerrürünü önlemek özgürlük devriminin başta gelen görevidir. Tarihsel
kırılmayı lanetli kölelikten özgürlük yönüne doğru
çevirmek, bu görevin başarısı olacaktır.
a- Bir heyula gibi ta çocukluktan beri peşimi bırakmayan
kuşkulu yaşam felsefemden hiç emin olmadım. En özgür
sanılan koşullarda bile, bazen sert bir kayanın deliğinden
geçiş yapamamanın, ter içinde kabuslu bir uykudan uyanmanın,
uçarken bile nefessiz ve hareketsiz kalmanın çokça görülen rüyaları
bu kuşkulu yaşamın uykulara sızmış halidir.
Yanımdaki anam başta olmak üzere, tüm insanlık hiç de bana
özgürlüğümü tanıyacak, ona saygılı olacak gibi
gelmiyorlardı. Kitaplarda aranan doğru, gittikçe dipsizleşen bir
kuyuya dalış gibi geliyordu. Her ana baba çocuk
doğuşlarını bir rahmet gibi kutlarken, bana büyük bir günah
gibi geliyordu. Ortadoğu toplumundaki birey için mutluluk, gerçekleşmeyecek
bir şey gibidir. En mutlu olunması gereken gelinlik güveylik
anları bile, bana büyük ve iğrenç günahların
başlangıcı gibi gelirdi. Bir yerlerde büyük eksiklik ve
yanlışlık vardı. Ama nerede? Belki de kendimi
hatırladığımdan beri, çok istense de hiç kimsenin
dokunamayacak yardımından ötürü bu arayışı tek
başıma yapmak zorunda olduğumu büyük kaygı, korku ve
endişeler biçiminde fark ediyordum. Ucuz ve yanlış
yaşamayacaktım. Doğru olmadan yaşanmayacağına
göre, doğrunun kendisi nasıl bulunacaktı? Şimdi gelinen
aşamada bu sorulara cevap verebilecek güçteyim. Komplonun kendisi ve
dayandığı gerçekler, cevabın netleşmesinde hayli
etkili oldular. Bu cevabın temelinde içinde doğup şekillenilen
toplumun ilk elden doğrudan tanımlanması vardı. Ne var ki,
Kürt toplumu belki de eşine ender rastlanılan,
varlığını koruyamayan, dağılış
sürecindeki öznellikten yoksun, paramparça objelerden ve maddi parçalardan
öteye bir görüntü vermiyordu. Adeta dilsiz, sağır ve
köleleştirilmiş kalıntı bir varlık görünümünü
yansıtıyordu. Bizzat bu görüntüye bakarak gerçeği
bulamayacağımı, hele hele diğer örnekler gibi bu
duyarsız parçalardan bir özgürlük gücü
oluşturamayacağımı endişeyle hep kendime itiraf
etmiyor değildim. Gerçekliği, arayış yürüyüşünü, tüm
insanlık ve ardındaki evren üzerine yapma gereği erkenden ortaya
çıkan bir anlayıştı. Belki de çocukluğumdaki
eğilimim de buydu. Aile ve köy yasalarına hiç uymadım. O
koşullarda bile doğruları kendi çocukluk eğilimimde
bulacaktım. Çevreyle zıtlaşmamak, yanlış
anlamalarını önlemek için örnek kabilinden 33 Kuran suresini
ezberledim; namaz kıldım, kıldırdım. Siyasal Bilgiler
Fakültesi son sınıfına kadar ilk sıralarda yer alan bir
öğrencilik yaşamım oldu.
Bunlar görüntüyü kurtarmaya yetiyordu. Fakat benim için tümünün
anlamı, sadece gerçeğin arayışı için gerekli
koşullardan bazılarını oluşturmaktı. 1970'lerde
başlayan devrimcilik içinde görüntü de gerekli her şey
yapıldı. Örgüt kuruldu, hatta diplomasi bile yapılmaya
çalışıldı. Biçimde Kürt ulusal kurtuluşu dünya
örneklerine benzetilmeye çalışıldı ve çok da mesafe
alındı. Ama gerçekten itiraf etmeliyim ki; bütün bunlar beni tatmin
etmediği gibi, adeta içimi kemiriyordu. Yanlışlık devam
ediyor, eksikliğimi gideremiyordum. Daha da ilginç olanı şudur:
Annem de çocukken sürekli beni ahıra kadar götürüp boğdurma sahneleri
düzenliyordu. Güya kendine göre terbiye edip akıl verecekti. Tabii ki
benden umutları olduğu için bunu yapıyordu. Tüm
yaşamımın seyri giderek bu minval üzeri yürüdü. Devletin fiilen
ve resmen dayattığı idam, bu sürecin son sembolik ifadesi oldu.
Bunları anlatmam gerçeğin yarısıdır. Diğer
yarısı, her zaman bazı bağlılarım ve övücülerim
de oldu. Benden bin defa daha fazla bağlı ve değerli binlerce
insanı nasıl inkar edebilirim? Köyün kızından
kadınına, en güçlü öğretmenlere ve hayatın en cesur
insanlarına kadar, binlerce büyük bağlılık sahipleri
vardır. İsa çarmıha gerildiğinde etrafındakiler sadece
ağlayabildi. Muhammet öldüğünde cesedi üzerinde üç gün iktidar
tartışması yapıldı. Lenin öldüğünde kimse kendini
öldürmedi. Ama tutuklanmam ve sonra teslim edilmem üzerine, Kürt
halkının evlatları, oğul ve kızlarının
yüzlercesi kendini cayır cayır yakarken, acaba ne demek
istiyorlardı? Kendini bomba yapıp patlatanlar neye öfkeliydiler?
Hangi gerçekler onlara bunu yaptırıyordu? Önünü bizzat
almasaydım binlercesi daha hazırdı. Bunlar Özgürlük hareketinin
bir yöntemi olarak değil, benim etrafımda gelişen
olaylardı. Hepsini çözmek olmazsa olmaz kabilinden bir görevdi. Buna
karşıtlarımın acı ve öfkelerini de eklemeyi
unutmuyorum. Kürt olgusu, sorunsallığı içine daldıkça, tam
bir insanlık trajedisine dönüşüyordu. Korkum başıma
geliyordu. Lisedeyken yazdığım bir edebiyat kompozisyonunda
başlık, "Sen benim hiç doğmayan çocuğumsun"
biçimindeydi. Çok saydığım hocam hep on numara vermeyi ve
olağanüstü övmeyi bu sırada yapıyordu. Atina ve Avrupa'nın
beni istemezliğinin altında bir zihniyet savaşının
olduğunu giderek daha çok fark ediyordum. Ben ne verili feodal
yaşamı ne de Avrupa yaşamını kabul ediyordum. Bunlar
şahsımda doğuş yapamayacak sistemlerdi. Onlar beni niye
kabul etsinlerdi? Peşinde olduğum yaşamı ise
bulamıyordum. Milyonlara mal olmuş Moskova merkezli Kabe'ye
uğradığımda, dinini inkar etmenin bütün gereklerini
hoyratça yerine getiriyorlardı. Asya, Afrika ve Avrupa'da bana yer yoktu.
Amerika 'yakalarsam teslim ederim' derken, tarihte her zaman resmi toplumun
egemen güçlerinin yalın, soğuk, vicdansız ve tam
çıkarına göre mantığını tereddütsüz yürütüyordu.
Kürtler için özgürlük arayışım tam da dünya çapında bir
maceraya dönüşmüştü. Fakat ne acıdır ki, kendimi bile henüz
tam tanıyamamıştım. Kürtlere nasıl özgürlük
sunabilecektim? Bırakın özgürlük vermeyi, her karşıma
dikilen örgüt içindeki ve karşısındaki gözü açık güçler,
adeta "5000 yıllık genelev düzenimizi bozdurmayız"
dercesine kendilerini dayattıkça dayatıyorlardı. Bu kadar
düşmüş ve mallaşmış bir toplum ile karşı
karşıyaydım. Fakat çıkmayan candan umut kesilmez misali
arayışı sürdürecektim. Komplo sürecinin en hızlı ve
yoğun döneminin dersleri şüphesiz yakıcı ve öğretici
olacaktır. Benzerlerine ancak Buda ve Zerdüşt örneklerinde
rastlanabilecek koşullardan bahsederken, belki de mütevazı
kalıyorum. Bu koşullar öğretir; hem de yalın ve
çarpıcı bir biçimde.
Sonuç olarak, toplum kavramını kendince doğru tanımladığım kanısındayım. Kilit mesele, toplum kavramının kendisini tüm boyutlarıyla doğru tanımlamaktır. Bu konuda da hemen belirtmeliyim ki, Sümer rahibi orijinal mitolojiyi yaratırken, belki de şimdiki hakim bilimin Avrupa sosyologlarından daha fazla insani gerçeklere yakındı. Avrupa bireyciliği, toplumun ve ekolojisinin katliamcısı konumuna düşmüştür. Bilginler (eleştirisiz, düzenin emrindeki bilginler) gerçeğin kasaplarıdır. Gerçeği parça parça edip 'şuradan ye, buradan ye' diyen kasabın bir hayvan üzerinde yürüttüğü doğramayı, onlar tüm doğa ve toplum üzerinde yürütüyorlar. Önce 'deneme ve gözlem yöntemi' dediler, tanıdılar. Sonra 'uygulama ve pragmatizm dönemi' dediler, yiyip bitirdiler. Bu anlatımın dışında hiçbir şey, atomu insanlık üzerinde patlatmayı, çevrenin topyekun yıkımını izah edemez. Kapitalist toplum üzerine çok yazıldı. Ama hakkında söylenmesi gereken en doğru söz söylenmedi. Sümer rahibi köleci sınıfın yükselişini bal gibi bilerek, 'tanrılar ve dışkılarından yaratılan insan' mitolojisini yaratıyordu. Avrupa uygarlığının bilim rahipleri ise, aynı olguyu yarı cahilce yeniden yaratıyorlar. Hiç kimse, "Sümer mitolojisinde gerçeklik pek aranmaz. Avrupa merkezli bilimde ise sürekli deneyle kanıtlanan bilim vardır" demesin. Sümer mitolojisinin insani yaşama yakınlığı, bin kat daha bilimsel olguya yakınlığı ifade eder. Önemli olan toplumu kasaplar gibi parçalamadan yaşamaksa, Sümer bilginleri ve ardı sıra gelen peygamberler sınıflı anlamda bile insanlıkla dopdoluydular. Onlar kutsallık derecesinde insan yaşamına yakın idiler; ona değer verirlerdi. Avrupa uygarlık sosyologları, atom ve çevre yıkımından ve genelde tam bir soyguna dönüşen finans kapitali ve krizlerini yaşadıktan sonra yavaş yavaş imana gelir gibi yapıyorlar. Bir özeleştirisel sürece girdiler. Bazıları her şeyi kaybetmemek için bunu yapma gereğini kavramışa benziyorlar. Konuyu biraz da Sokrates ile bağlantılandırırsam, durumum daha iyi anlaşılabilir. Sokrates de büyük merak içinde, insan tanımını doğru yapmak istiyordu. Önüne çıkan herkesi sorduğu sorularla, yanlışlıyordu. Yöntemi yanlışlamaydı. Bunu kasten yapmıyordu. Atina toplumunun yalanın içinde debelendiğini böyle kanıtlıyordu. O zaman Atina toplumu ya kendini yalancı olarak kabul edecek ya da Sokrates'i yaşatmayacaktı. Yalanla doğrulamanın en sert bir dönemine girilmiştir. İddianamenin temel iddiası, 'Sokrates'in gençlerin kafasını karıştıran yeni tanrılar icat ettiği' biçimindeydi. Tanrısallık, toplum kavramının en yüce ve kutsal anlamlı tanımını ifade eder. Özünde toplumun en yüce ifadesidir. Eğer Sokrates bunun doğru olmadığını sürekli yanlışlama yöntemi ile kanıtlıyorsa, tabii ki yeni doğruluk tanrısının bir peygamberiydi. Kendimi peygamberce addetmeye ihtiyaç duymuyorum. Ama o tarz yüceliklerden haber vermeyi insanlığa karşı temel bir görev belliyorum. Merakımı ciltler dolusu sosyal bilim analizleriyle de ifade edebilirim. Fakat demek istediğim anlaşılırdır. Resmi dünya kapitalist sisteminin beni kabul etmemesinin sebebi, onların tanrılarıyla uyuşmamamdır. Topyekun tavrının altında bu mantık yatar. Tarihte umut arayışları hep hakim sistemlerin kıyılarında, dağların ve çöllerin kuytularına sığınmış topluluklarında aranır. Kürt toplumsal olgusu, hem coğrafya hem de insan olarak kıyıdaki bu kuytu köşelerden biridir. Kaybolan temel insani gerçekliğinin toplumun hayati kavram tanımlamasına zemin sunabilecek özellikler taşıdığının başından beri farkındaydım. Her temel bilimsel esrarın doğru tanımı yakalaması gibi, benim de bu alanda ısrarla toplumsal kavramı tanımlamayı doğruya daha yakın yapmam anlaşılırdır. Çağın verili toplumunu çözmeden, onu aşacak sisteme ulaşılamaz. Kapitalist dünya sistemi krizi daha da derinleşerek sürecektir. Sonun ne olacağını yapılacak çözümleme gücü belirleyecektir. Daha iyisi de, daha kötüsü de çıkabilir. İnsan toplumu insanın zihniyet gücüyle belirlenir. Akıl yasalarının, yaratıcı ve gelişimsel rollerinin en geniş ve hızlı olduğu olgudur insan toplumu. Fizik yasalarıyla, bitkisel ve diğer hayvansal canlılar dünyasının yasalarıyla niteliksel farklılıklar içerir. Önemli olan, toplumun dönüşüm yasalarının gücüne ve bilincine ulaşmak, toplumun yeniden yapılanmasını bu oluşmuş bilim gücüyle yaratmaktır. Reel sosyalizmin kaba materyalist determinist felsefesinin asıl tehlikesi, toplum yasalarını fiziksel yasalarla özdeşleştirmesidir; kendiliğinden bir ilerleme anlayışına veya çağdaş kaderciliğine kendini koy vermesidir. Kaldı ki, gerek makro fiziğin gerekse mikro fiziğin buluştuğu yeni gerçeklik, kesintisizlik ve düz çizgide determinist gelişme yasalarının olmadığına ilişkindir. Tüm olgular arasında bir 'kaos aralığı' vardır. Bu aralık olmadan hiçbir niteliksel gelişmenin sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Günümüzde evren ve doğaya ilişkin bakış açımızın, en azından Rönesansta yaşanan dönüşüm kadar bir dönüşüme ihtiyaç olduğu biriken bilimsel verilerin de bir sonucudur. Sistemin kaosunun, dünyaya temel bakış açımızı niteliksel dönüşüme tabi kılmadan aşamayacağımızı iyi bilmeliyiz. Zihniyet devrimi derken bu kast edilmektedir. Yeni bir Sümer mitolojisine ihtiyaç yoktur. Sümer tarzı tapınak gerçekliklerine de aynen başvurmayacağız. Ama bu tapınakları da küçümsemeyeceğiz. Havrası, kilisesi ve camisi de dahil, tanrısal tapınakların en orijinallerinin Sümer zigguratları olduğunu derinliğine kavramalıyız. Zigguratlar rahiplerin yoğunlaşarak uygarlığın kavram ve temel yapı biçimlerini oluşturdukları merkezlerdir. Bu tapınaklar ve daha sonraki büyük çile merkezleri, tasavvuf, gizim evleri, kehanet merkezleri, oruçlar, namazlar bu geleneğin gelişen ve yobazlaşan biçimleridir. Aynı iz üzerinde sanat evleri, tiyatrolar, edebi, felsefi ve bilimsel disiplinler oluşmuştur. Küçümsenmemeli derken bunu kast ediyorum. Günümüzde kaostan çıkışın tapınakları nerede ve neler olmalı sorusu yakıcıdır. Şüphesiz geçmiş, taklit edilerek yaşanmaz. Ama gelenek temel alınmadan, yeni olan da yaratılamaz. Şimdiki üniversite, bilim merkezleri ve think thank kuruluşları bu amaçlara hizmet etmekten uzaktır. Buralar bir nevi kişisel kurtuluş kağıtlarını, muskalarını dağıtan yerler durumuna gelmişlerdir. Bir dönem Mısır uygarlığında 'ahreti kurtarma senetleri' dağıtılırdı. Günümüzün diplomaları da bir nevi 'dünyasını kurtarma senetleri' gibidir. Bu yaklaşımla mevcut kaostan yeni toplumsal yapılanmalar doğmaz. Aynı zihniyetle kurulan ister muhalif, ister düzen partileri ve kuruluşları olsun, yeniliği yaratamazlar; en çok düzenin reform ve restorasyonuna katkıda bulunabilirler. Nitekim kurulan devrimci parti ve hareketler de benzer akıbetten kurtulamamışlardır. Ciddi bir toplumsal yenilenme ve sistem kuruluşu için en basitinden 'sosyal bilim merkezleri' diyebileceğimiz, temel idrak ve irade merkezlerinden başlamak da verimli sonuçlar verebilir. Sosyal bilim merkezlerinin rahiplerin kutsallığında, en çağdaş bilim adamlarından, disiplinli çalışma gücüne kadar özellikleri kişiliklerinde yoğunlaştırma hedefi ve gücü olanlardan oluşması işin özü gereğidir. Bir anlamda din adamının mabedi, filozofun okulu, bilim adamın