ABDULLAH ÖCALAN
ÖZGÜR İNSAN SAVUNMASI
Uluslararası komploya karşı
kendini ateş topu yaparak şehit düşenlerin
anısına
İçindekiler
Atina Karma Yeminli Mahkemesi
Yargıç ve Jüri Üyelerine
...................................................................
I. Bölüm
Avrupa macerası ve bir dönemin sonu
..............................................
II. Bölüm
Helen uygarlığı
Kürtler ve Türklerle ilişkisi
...................................................................
III. Bölüm
Komplo ortamının oluşmasında
bazı felsefi ve siyasi yaklaşımlar
..........................................................
IV. Bölüm
Atina komplosu
hukuk devre dışı bırakılarak
gerçekleştirilmiştir ............................
V. Bölüm
Kürt krizinde çözüme doğru
veya komploya yanıt
.........................................................................
Uluslararası komploya karşı
kendini ateş topu yaparak şehit düşenlerin
anısına
Atina Karma Yeminli Mahkemesi
Yargıç ve Jüri Üyelerine
Atina Temyiz Mahkemeleri Savcısı Andonios Plomaritis
tarafından hazırlanan iddianame, tarafımdan zorlanarak da olsa
sabırla gözden geçirildi.
Şahsıma yönelik özü itibariyle iddianamede, Helen
Cumhuriyeti'ne girme hakkı olmayan siyasi liderliğin ülkeye girmesi,
sakıncalı ve savaş sebebi sayılabilecek sonuçlara yol açan,
dolayısıyla müttefikleriyle ve özellikle Türkiye ile
aralarındaki dostluk ve barışı bozabilecek bir girişim
olarak değerlendirilmekte ve bununla ilgili, ulusal hukukun ceza kanununun
uygulanması istenmektedir. Bu yaklaşım, çok dar, bencil, insan
haklarını hiçe sayan, ayrıca Helen halkının gerçek
çıkarlarını göz ardı eden, tarihi perspektiften yoksun bir
yaklaşımdır. Daha da vahimi, bu, şahsımda temsilini
bulan Kürt halkının gerçekliğini ve iradesini görmezlikten
gelen, en demokratik insan haklarından bahsetmeyi asgari düzeyde bile göz
önüne getirmeyen, tarihte gerici şoven bir tutum olan yabancıyı
bir "barbar" olarak değerlendiren geleneksel hakim
sınıf ve etnisite yaklaşımıdır. Ayrıca üyesi
olunan AB hukukuna ve AİHS'e de aykırı bir
yaklaşımdır. Kaçırılmamı sanki bir
hakmış gibi görüp "kovulma" olarak
değerlendirmektedir. Yine sanki tarihin en önemli ve en büyük komplosuna
dayalı bir ihanet söz konusu değilmiş gibi yaklaşmakta ve
buna inandırmaya çalışmaktadır. Mahkemeyi basit, teknik
değerlendirmelere boğan, devleti her şeyden üstün tutan, bireyin
tüm insani özelliklerini ve haklarını yadsıyan, bir an önce
kurtulunmaya çalışılan bir konum, bir dava biçiminde
yönlendirmeye çalışmaktadır. En çok önemser bulduğu da
"Helen barışına en tehditkr girişimde bulunmuşum" gibi bir
anlayışı sürekli tekrarlayarak, işlenen komployu ve ona
dayalı büyük ihaneti gizleyeceğini, bu da olmazsa basit bir hukuki
kaza süsü vererek önemsiz kılacağını sanmaktadır.
Gerçek suçlulara ilişkin bir imada dahi bulunmamakta, hatta görevlerini
hakkıyla yerine getirdiklerini peşinen kabul etmektedir.
"Demagoji" kavramının Helen hakim siyasetinde
türetildiğini göz önüne getirdiğimizde, iddia makamının
yaklaşımına şaşmıyoruz. O kendisine siyasi
makamlar tarafından verilen bir görevi, çok gecikmeli olarak,
efendilerinin hiç zarar görmemesi için en ustalıklı bir biçimde
yerine getirmektedir. Sayın mahkeme yargıçları ve jüri üyeleri,
bu mantığa ve yaklaşıma yenik düşmemelidir. Dava,
Atina tarihinde en trajik yargılamalardan biri olan, büyük insanlık
değeri Sokrates Davası kadar önemli ve tarihsel sonuçlar
doğuracak içeriktedir. Yüzlerce yoldaşımın bu olayla ilgili
kendini yakarak şehit düşmesi ve Kürt halkının günlük
olarak yaşadığı travma, ilk sonuçlar olarak vahameti gözler
önüne sermektedir. Dolayısıyla Atina girişimimi ve ortaya
çıkan bununla bağlantılı gelişmeleri kapsamlı
olarak ortaya koymak, ilgisiz gibi görünse de büyük önem kazanmaktadır.
Trajedinin beşinci yılını
yaşamaktayım. Her günü birkaç ölümden beter geçirmekteyim. Beni bu
duruma düşüren gerçekliğin Atina kaynaklı olduğunu inkara
kalkışırsak, tarihsel gerçekler kadar gelecek umutlarımıza
da ihanet etmiş olacağız. Gerçek komplocular ve ihanet kendini
gizlerken, yüreğinde sadece halklarının haklı davası
ve ona dayalı tutkuları olan 'iyi ve güzel' insanlar suçluymuş
gibi lekeleneceklerdir. Bu görevi hem Helen halkı için hem de Kürt, Türk
ve diğer ilgili dostlar için yerine getirmekten kaçınmam doğru
bir tutum olamazdı. Teslim edilmemden sonra Yunan-Türk ilişkileri
yumuşadı. Bundan ancak memnuniyet duyarız. Ama bu eğer
temel gerçeklere dayanmıyorsa, sonunun hüsranla
sonuçlanacağını da unutmamalıyız.
İddia ediyorum ki, Atina girişimim dostluğa ve
barışa bir tehdit değil, tersine gerçek dostluk ve
barışın en tarihi adımlarından biri rolünü
oynayacaktır. Sahte Türk-Yunan dostluğu bu girişimimin
dolaylı sonucu iken, gerçek bir dostluk ve barış ise dolaysız
sonucu olacaktır. Yaşadığım büyük
ızdırabı tüm Helen halkına yüklemek her ne kadar
yerleşik kültürün bir gereği ise de, bu hatayı ve suçu
Savcı'nın yaptığı gibi Helenizme
bağlamayacağım. Tarihte örneği çok görülen korkak, bencil,
sahte tanrılara tapınmayı alışkanlık haline
getiren ve böylelikle Helenizme de hak etmediği büyük bozgunları,
acıları ve gerilemeleri dayatan kimliğe ve kişiliğe
yükleneceğim. Çok uzaklardan da olsa, Helenizm kültürüyle tarihsel
yakınlığımızı ve onun Anadolu kültüründeki yerini
inkar etmeyen bir yaklaşımı savunacağım. Helen, Türk,
Kürt ve Ermeni halkları başta olmak üzere, tüm bölge
halklarının geleceğinin özgürlük, barış ve dostluktan
geçtiğinin bilincinde olarak, tarihlerimizde örneği çok görülen büyük
bilge insanların geleneğini esas alacağım.
Bu yaklaşıma katkıda bulunmanın bir gereği
olarak, zor koşullarda ve çok eksik olanaklarla da olsa, savunmamı
tarihsel, felsefi ve bilimsel bir temelde ele almayı görev bilmekteyim.
Şahsım için talep edilecek fazla bir şeyin
olmadığını bilerek, halkımıza ve
insanlığa karşı karınca kararınca sorumluluklarımı
yerine getirmeye çalışacağım. İnanıyorum ki, bu
yaklaşım yargılanmayı bir 20. yüzyıl
utanmazlığından kurtaracak, onu hak ettiği yere oturtacak
ve gerçek yargılamanın gereklerini yerine getirecektir.
I. BÖLÜM
Avrupa macerası ve bir dönemin sonu
Atina üzeri Avrupa'ya çıkış yapmaya
çalıştığım 9 Ekim 1998 ve sonrası, özünde
modernist paradigmanın bakış açısının
şahsımda yaşanan iflasıydı. Çok sığ ve
kuşkulu zihniyet yapımı tüm dönüştürme çabalarıma
rağmen ülke içi başarılı bir özgürlük gücüne tam
ulaştıramamamın ve bu yönde önümdeki engellerin bir anlamda beni
zorunlu olarak uygarlığın yetkin temsil gücü olan Avrupa'ya
çıkış yapmaya zorladığı açıktır. Bu
gerçeklik bir anlamda da kendi özgücüne güvensizliğin
itirafıdır. Yaşanan tarih, zamansallık ve mekan olarak
derin bir çıkmazı ifade ediyordu.
Yaklaşık yirmi yıllık (1979-99)
Ortadoğu'daki çabalarım çok önemli gelişmelere yol açmasına
rağmen, tıpkı Ortadoğu toplumunun kendisi gibi, içinde
yuvarlandığı kördüğümü kalıcı çözüme
taşımaya yetmedi. Önümde beliren iki yoldan diğeri olan
'dağdaki savaş'a yönelmem bir olanaktı. Fakat hem çok
gecikmiş olmam hem de silahlı güçlerin kutsal olması şurada
kalsın, dejenere olmasının arzulananın zıddı
sonuçlara yol açtığını görmem, bu alanda kısa ve kolay
bir çözüm umudumu adeta köreltiyordu. Bir de mevcut güçler mevzilenmesinde
kolay çözümden ziyade, vicdanları körelten bir 'öl ve öldür' çengeline
takılmış yaşam alışkanlığı,
aslında ahlaki ve felsefi olarak da giderek bireylerin yanlış
yürüdüğünü ortaya koyuyordu. Dağa yönelmem, belki teknik taktik
anlamda düzeltmelere yol açabilirdi. Ama bunun nihai, stratejik bir çözüme yol
açabileceği kuşkulu görünüyordu. Daha çok entelektüel gücüme
güveniyor ve tarihi rolümü böyle oynamam gerektiğine dair sürekli bir his
ve ilham kaynağı taşıyordum. Kürt ve Ortadoğu toplumu
olgusunda gerekli olanın çok kan dökerek sorunları çözme yerine,
köklü entelektüel çıkışlara ihtiyaç olduğuna dair
kanımı da hiç yitirmedim. Bocalama bu iki eğilim
arasındaydı. Kan ölçüleriyle, entelektüel çığır
ölçüleri ben de adeta boğuşuyordu. Eğer çok ufak bir fırsat
görsem bile entelektüel politik çıkışa ağırlık
vereceğimden kuşkum yoktu. Özellikle Filistin-İsrail sorunundaki
çıkmazlar bana kör şiddetin anlamsızlığını
daha da açıklar nitelikte gelişince "şiddet
felsefesini" yeniden çözümleme gittikçe kaçınılmaz hale
geliyordu. PKK'nin içinde belli bir düzeyde ortaya çıkan ve örgütü bir çok
bakımdan zorlayan, neredeyse önlenmesi zor, yozlaşmış çete
anlayışı bu yönlü eğilimimi güçlendiriyordu. Bu gerçekliğin
arkasında ise, tüm modern sorun ve çözüm yollarının Avrupa
kaynaklı olduğu inancı, Avrupa üzeri arayış
gereğini dayatıyordu. Adeta ikiye parçalanıyordum. Sonuç olarak
Atina üzeri girişime olanak verilmesi ve Türkiye yönetiminin Suriye
üzerindeki ağırlaşan yönelimi bilinen çıkışa yol
açtı.
Atina, Moskova, Roma ve tekrar Atina üzeri Kenya-Nairobi'de
sonuçlanan dehşetvari maceranın beni yeniden bir doğuş
yapmayla karşı karşıya bıraktığı
açıktı. Burada özümün, iyi niyetimin, büyük çabalarımın
savunmasını yapmak kişisel olarak fazla anlam ifade etmez.
Ortaya çıkan sonuç; sadece bir infaz da değil, bir çarmıha
gerilmedir. Başta belirttiğim gibi, suçu hemen Türkiye yönetimine
yüklemek ve dünya sistemin Türkiye'ye verdiği rolü derinliğine ve tüm
tarihi kapsamı içinde değerlendirememek, direk ve dolaylı
komplocu güçlerin düşündükleri gibi kendilerini gizleme anlamını
da taşıyacaktır. AİHM'e yönelik savunmamda da, bu nedenle,
günümüzün nasıl bir dünya sistemi olduğunu açıklamaya
çalıştım. Bu savunmam, neredeyse hiyerarşik toplum
uygarlığı içinde erimiş durumda bulunan Kürt
varlığını, olgusunu tarih içinde ve tüm yönleriyle ortaya
koymayı amaçlıyordu. Bir sorunu doğru ortaya koymanın
çözümün yarısı olduğunun bilinciyle, bu çabayı
harcadım. Bu çaba, son Irak işgalinde de görüldüğü gibi
öngörülerimi şahane bir biçimde doğrulamakla kalmadı, olası
çözüm olanaklarını da hem arttırdı hem de açık hale
getirdi.
Sistemin çarmıha germe, Prometheusvari bir kayalığa
çivileme yöntemi, klasik veya mitolojik çağlardaki sonuca pek
benzemiyordu. Kapitalist dünya sisteminin 'küresel taarruzuna' karşı
halkların da 'küresel demokrasi' arayışını
güçlendirmek ve Kürt sorununun çözüm yollarını da yakalamak imkan
dahiline giriyordu. Özellikle 'İmralı Tek Kişilik Tutukevi'
sürecim, tarih boyunca alışılan çürütmeye karşın, hem
felsefi hem de pratik bilimsel bir çözümün sadece şahsım ve Kürt
halkı için değil, tüm insanlık için çıkış
bulabileceğini kanıtlıyordu. Demek ki, tüm geçmişimi
suçlamamın doğru olmadığı, diri ve haklı bir özün
mevcudiyetini koruduğu da gerçeğin diğer bir yanıydı.
O halde daha önceki savunma ve açıklamalarımı tamamlar nitelikte
önemli bazı hususları açmam büyük öneme sahiptir. Teorik
tespitlerimin Helen, Türk ve Kürt olgularında sınanması daha da
aydınlatıcı olacaktır.
a- Hatanın temelinde devlet ve siyaset ile
kaynaklandıkları çağdaş kapitalist sistem ve ona alternatif
olarak çıkan 'reel sosyalizme' yaklaşım rol oynar. Genelde
hiyerarşik uygarlığı, özelde onun en gelişmiş
biçimi olan kapitalist sistemi ve ona alternatif olarak doğduğu
iddiasında olan reel sosyalist uygulamaları, inanç yanı
ağır basan bir biçimde dogmatik olarak değerlendirmeyi
aşamadığımı kabul etmek durumundayım. Sürekli
'bilimsel sosyalizm' kavramını kullanmam, çok çaba harcamama
rağmen, istenen yaratıcı sonucu doğurmadı. Genellemeci
ve ezberci kılıfı yırtamadı. Sistemlerin resmi tahlil
düzeylerini aşamadı. Sosyalizme ilk adımları
attığımda tesadüfen elime geçen Sosyalizmin Alfabesi adlı
kitabı 1969'da okuduğumda, kendi içimde şöyle dediğimi
hatırlıyorum: "Muhammet kaybetti, Marks kazandı!" Özde
ne kadar farklı ideolojik önderlikler olsalar da, benim açımdan
marksizmde de varolan dogmatik düzeyi aşacak kadar bir dönüşüme yol
açamadı. Bir dogmacı tarzdan diğerine objektif olarak
yuvarlanıyordum. Şüphesiz ortaçağın güçlü devrimci
ideolojisi islamla yeni çağın kapitalizmini aşma
iddiasındaki marksist sosyalizm arasında önemli farklar var. Fakat
sorun bu gerçekliği somutluk içinde değerlendirebilmektir. Bu da yetkin
bir tarihsel bilinci şart kılar. Ancak düzeyimiz Semitik bir tarih
anlayışını aşamıyordu. Kaldı ki, reel
sosyalizme geçit veren marksizmin temelde hiyerarşik toplum
uygarlığını aşamadığı,
dolayısıyla temel iddiası olan sınıflı toplumu
aşması şurada kalsın, onun vahşi bir biçiminin
doğmasına katkı sunduğu da açığa çıkan
diğer bir yanıdır. Ortadoğu toplumunda donuk olarak
şekillenen kişiliğe tam bir marksist cila vurmanın,
çelişkiyi çözme gücü şurada kalsın, doğruyu yakalama gücüne
bile ulaşmayacağı açıktır. Ortadoğu özelinde,
hatta dünya genelinde yaşanan geleneksel sağ sol veya
yerleşmiş milliyetçi dinci söylemlerin son tahlilde kapitalizmin
ideolojik dağarcığında yer bulacakları sıkça
yaşanmış bir gerçekliktir. Reel sosyalist sistemin 1990'lardaki
kapsamlı çözülmesi buna en iyi örnektir. İdeolojik dönüşümü bu
yıllarda hızlandırmak gerekirken, artan tıkanma etkenleri
durumu daha da ağırlaştırdı. Bir söz vardır:
İnsanlar ancak uçurumun kenarında kanatlanır, derler. Benim için
de yaşanan gerçeklik buydu. Sistemin tüm
acımasızlığıyla ve gerçek özüyle saldırısı
karşısında, temel insanlık ve arkasındaki doğal
gerçekliği yakalamak, ancak kanatlı düşünmekle mümkündü.
Yaşanan biraz da bu oldu.
b- İdeolojik dönüşümüm ve gelişmem en açık
sonuçlarını şüphesiz çağdaş siyaset, devlet ve
kaynaklandıkları uygarlık çözümlemesinde gösterdi. Çocukluktan
beri yükselmeyi hep devlet katında arayan bir yolculuğa
çıktığımızı samimiyetle itiraf etmeliyim.
Devrimle devlet yıkma faraziyelerimiz bile, yine kendi devletimizi kurmaktan
öteye gidemiyordu. Tuzak buradaydı. 'Devletçi ideolojiler' benim
açımdan artık çözümlendikleri kadarıyla tamamen bir
kurtuluş aracı olamazlardı. Kapitalist, sosyalist, ulusal üniter
ve federalist demokratik sınıf devletleri hiyerarşik toplumun
din, cins, etnisite, çevre ve sınıf sorunlarını çözmek
şurada kalsın, bu sorunların bizzat kaynağı
durumundadırlar. Çözümü her bakımdan bu kaynağın
dışında aramak ve ta neolitik toplumdan beri çakılıp
kalmış halkların, bireyin ve tarih boyunca ailenin içine
sıkışmış bulunduğu konumundan dağ
başında ve çölde hala direnen aşiret olgusuna, din
cemaatlerinden kadının bin bir kılıfa bürünmüş
objektif direnme gerçekliğine, toplumun temel kurumlarını
savunmaktan bireyin yitik özgürlüğünü yakalamaya kadar çok yönlü bir 'yeni
yol' arayışına dayandırmak gerektiği temel bir öneme
sahiptir. Çevreyi, ekolojik dengeleri altüst eden toplum ve
sınıflı uygarlıktan, bilimle sıkı
işbirliği temelinde ekolojik toplum arayışıyla
çıkış aramak ertelenmez bir görev durumuna gelmiştir.
Marksizmin körüklediği köle-serf-işçi yüceltmesini kabul etmeyen bir
sınıf anlayışı da bu arayışın
vazgeçilmez bir eksenidir. Kullaştırmayı, serfleştirmeyi,
işçileştirmeyi bir aşağılanma olarak gören ve her
koşulda bizzat bu olgulaşmalara karşı direnmeyi esas alan
bir 'sosyalizm' anlayışı aranmak durumundadır. İyi
köle, iyi serf, iyi işçi olamaz. Üç kategori de insanlıktan,
özgürlükten düşüşü ifade eder ve özgürleşme esas
alınıyorsa, bu olgulara sürekli karşı konulması
gerekir. Dolayısıyla bu olgulaşmaya karşı direnen her
toplumsal olguya daha bir yücelikle bakma gereği vardır. Bu nedenle
binlerce yıllık dağ başında, çöllerde, orman
kuytularındaki etnisitede, ailenin ezilen cinsi kadında yaşanan
muazzam direnmeler köleliğin, serf ve işçinin direnmelerinden
katbekat daha eski, derinlikli ve yücelikli olgulardır. Yeni toplum,
felsefe ve uygulamalarımızı bu esaslara
dayandırmalıyız. Binlerce yıllık peygamber ve bilge
gelenekleri, marksist, liberal ve çağdaş direnişlerden belki de
binlerce kez daha zengin içerikli ve hacimli sosyal olgulardır. Ancak
kapsamlı bir tarih toplum çözümlemesine konu olabilecek bu olgusal
yaklaşımlara dayalı temel toplumsal ve doğasal felsefeyi,
kendi açımdan en genel bir ifade olarak 'demokratik ve ekolojik toplum'
olarak değerlendirdim. Bir çözüm hedefi olarak belirlemeye
çalıştım.
c- Kürt olgusu ve ona dayalı çözüm arayışlarım
da bu dönüşüm ışığında yeni esaslar temelinde ele
alınmak durumundadır. Gerek klasik Ortadoğu islami çözüm
arayışları, gerek klasik Batı'nın ulusalcı çözüm
arayışları başarılı olma şansını
çoktan yitirmişlerdir. İslamiyetin kendisi, özellikle sünni resmi
yorumuyla neredeyse 1400 yıldır Kürtlerin geleneksel köleleşme
düzeylerine bir zamk gibi yapışmaktan ve köleliği daha da
derinleştirmekten öte bir rol oynamamıştır. Cılız
kapitalist burjuvalaşma düzenleri gerek çevre komşularında,
gerek iç toplumsal bünyelerinde feodal dönemden daha geri bir imha ve inkara
yol açmaktan öteye sonuç vermedi. Tüm hiyerarşik toplum düzenlerinin
katmerleşen kölelik ve asimilasyon deneyimlerini bağrında yaşayan
Kürt olgusuna özgürlükçü ve çözümleyici yaklaşım, ideolojik
dönüşüm ve gelişim düzeyimle daha gerçekçi ve umut var eden bir
noktaya kavuşmuş durumdadır. Buna sınıflı
uygarlığı doğuran Mezopotamya coğrafyasında, bu
uygarlığın alternatifinin de doğacağı inanç ve
bilinci içinde yaklaşmaktayım. Birini doğuran, alternatifini de
doğurmak durumundadır. Kapitalist dünya sisteminin motor gücü ABD ve
İngiltere'nin 2000'li yıllardaki aşağı Mezopotamya
hamlesini 'Demokratik Irak' sloganı altında düzenlemelerini adeta
kehanetimin doğrulanmasının bir işareti olarak
değerlendiriyorum. Şüphesiz sistem bu toprakların demokrasisini
bizzat doğurmayacaktır, ancak ona vesile olacaktır. Zaten
olmuştur da. Bu gelişme bir tesadüf değildir; AİHM savunmamda
öngördüğüm tarihsel sistem analizinin bir sonucu olarak
değerlendirilmek durumundadır. Ortadoğu toplumunda ve
halklarında tarihsel bir yenilik söz konusudur. 5000 yıllık
sınıflı toplum uygarlığından, onun alternatifi
'demokratik halk uygarlığına' temel atmayla karşı
karşıyayız. Tarih uzun uykusundan sonra bu topraklarda soylu bir
insanlık çıkışına işlerlik kazandırma
sürecindedir. Kürtler de adeta sınıflı uygarlıktan intikam
alırcasına, bu yeni demokratik ve ekolojik çıkışa kaynaklık
etmenin kaderiyle bağlanmış durumdadır. Bu nedenle
Kürtlerin çözümü ne islamcı ne de ulusal olabilir. İslam
feodalizmiyle Batı'nın ulusalcı kapitalizmleri Kürtler
açısından aşılması gereken olgular ve kategorilerdir.
Her şey Kürtlerin hem varoluş hem de özgürlüksel olgu halinde
gelişmelerini demokratik ve ekolojik topluma ebelik etmeyle ve
bağrında onu doğurmayla yüz yüze getirmiştir. Nasıl ki
Zagros-Toros sisteminin kavisli eteklerinde insanlık tarihinin en büyük
devrimi olan neolitik köy tarım devrimi, ona dayalı Sümer Mezopotamya
sınıflı toplum ve kent devrimi giderek evrensel devrimler haline
geldilerse, günümüzde de bunun bir benzeri ile karşı
karşıyayız. Yeni devrim, devleti ve sınıflı
toplum uygarlığını hedeflemeyen, tersine onun alternatifi
olarak kendini hazırlayan ve geliştiren bir devrim olarak
devletsizleşmeyi, sınıfsızlaşmayı ve bunlarla iç
içe, bilimle sıkı işbirliği içinde vazgeçilmez bir
yaşam gereği olarak hayvanları ve bitkileriyle kendi ekolojik
toplumunu yaratmayı hedeflemektedir. Bu gerçeklerle devrimimize Demokratik
ve Ekolojik Devrim demek gerçekçi olduğu kadar, özgürlük niteliğinin
de bir gereğidir. Dünya kapitalist sistemin son iki yüz yıldır
gerek bizzat yarattığı, gerek zorla ayakta tuttuğu
yapılanmaları aşması; tümüyle ona bağlanmayı gerektirmediği
gibi, kanlı bir karşı çıkmayı da zorunlu kılmaz.
Meşru savunma hakkına her zaman bağlı kalmak ve
gereğini işler tutmakla ateşkes içinde olmak ve ortak sorunlara
siyasal yöntemlerle birlikte çözüm aramak, strateji ve taktik olarak ne bir
sapma ne de bir teslimiyettir. Tersine, demokratik ve ekolojik dönüşümlere
yönelişin gerçekçi pratik yollarıdır. Kürtler diğer
komşularıyla bu dönüşümlere bir sıçrama yaparken, objektif
olarak evrensel anlamı olan bir konumu ifade ediyorlar. Adeta
Ortadoğu toplumunun demokratik ve ekolojik yeniden kuruluşunun
peygambersel rolünü oynar gibidirler. Tıpkı ziraatın ve
hayvanlarla dostluğun peygamberi olan Zerdüşt'ün M.Ö. 1000'lerde
zirveleşen devrimde oynadığı rol gibi.
Bu süreçte kişiliğimde yaşanan, Kürt olgusundaki
zayıflığın kendini tümüyle açığa
vurmasıdır. Ortadoğu'nun feodal toplumsal gerçekliğinden
Avrupa'nın kapitalist toplumuna kadar hakim ideolojik ve siyasal
yapılar içinde daha fazla sonuç almak, aşırı zorlanma ve
kırılma olacaktır. Şahsımda dile gelen belki de bir değil,
binlerce defa gerçekleşen de budur. İdeolojik dönüşümüm bu maddi
kırılmaların sonuçları olarak gelişecekti.
Aslında dayatılan, 'ölümlerden ölüm beğen' tavrıydı.
Beklenen, hakim dünya sistemlerin çokça gerçekleştirdikleri derin
komplolarla nasıl kaybettirildiğimin bile
anlaşılmayacağı bir imha süreciydi. Mutlak ideolojik
egemenlik ve bazı önemli pratik kazanımlar söz konusuydu.
Dolayısıyla sıradan bir ideolojik dönüşüm kavramaya
yetmezdi. Bu darbenin altından çıkmak, ancak doğa ve toplum
nasıl ise öyle anlamaktan geçer. Doğanın ve toplumun dilini ve
aklını çözmeden de bu iş başarılamazdı. Ana
hatlarıyla çözdüğüm iflasa uğrayan paradigmanın yerine,
doğa ve toplumun akıl özüne dayalı temel bakış
açısına daha fazla yaklaştığıma ilişkin
kanılarım güçlüdür. Toplumun temel yasalarına göre yaşama
güvenim, eskinin yüzeysel güveni ve zayıf yönlerine göre önemli
gelişme sağlamıştır. Artık ne güçlü inançlarla ne
de güçlü pratik iradeyle yaşama yol almak bana çekici ve çözümleyici
gelmektedir.
Uygarlık tarihi boyunca hep rakiplerine diz çöktürmek,
kahramanlık yürüyüşlerinin simgesi olmuştur. Bu gerçeklik,
kanlı saltanat ve doymak bilmez sömürücülüğün dilidir. Öldürmeyi
fazilet bilen, buna açık bir ideolojinin, ezilen ve sömürülen
insanlığın özgürlük ve eşitlik ideallerine hizmet edemeyeceği
netçe açığa çıkmıştır. Bir toplumun zorunlu özgür
yaşam hakkı dışında, özünde de tüm hukuk sistemlerinde
kabul gören meşru savunma hakkına dayan***mayan, rahatlıkla
egemen sömürücü nitelik kazanabilecek 'zor teorileriyle' ideolojik
hesaplaşmayı önemli bir kazanım olarak görmek gerekir. Eskinin
şiddet yüklü sosyalizm anlayışı zafere ulaşsa dahi,
Sovyet Rusya deneyiminde de görüldüğü gibi çözülmeye uğramaktan
kurtulamayacaktır. Bir döneklik olarak hep eleştirilen ve suçlanan bu
tutum, aslında özgür insanlık adına en önemli kazanım
değerindedir.
İdeolojik dönüşümümde netlik kazanan, zor içeren tüm
hiyerarşik toplum biçimlerinden kopuş bir zihniyet devrimi
değerindedir. Bu, devrimin doğa ve toplumun özündeki akla
dayandırılması, tükenmek bilmeyen bir çözüm gücüne
ulaştırılması anlamına da gelmektedir. Artık
kendine güvenen ve hakim kişilik paradigmamda köklü tıkanmalara ve
çözüm bulamama endişelerine yer yoktur. Büyük acılar ve büyük
kötülükler, eğer öldürmezlerse, büyük gerçeklere ve güçlendiren özgür
yaşama götürür. Hakim dünya sisteminin, ona hizmet eden kişilik
özelliklerini iflasa götürmesini ve bu yönlü alternatifine yol
açmasını yeniden doğuş ve ideolojik devrim olarak
değerlendirmek doğrudur.
II. BÖLÜM
Helen uygarlığı Kürtler ve Türklerle ilişkisi
Günümüz Yunan Helen Cumhuriyeti'nin Kürt sorunu ve Türkiye
Cumhuriyeti'yle ilişkilerini doğru değerlendirmek, hata yapmamak
ve büyük yanlışlıklara düşmemek açısından önem
taşıyor. Buna Avrupa ve AB ilişkileri de dahildir. Nasıl ki
Mezopotamya uygarlığın beşiği olarak
değerlendiriliyorsa, Helen uygarlığı da kendini Avrupa
uygarlığının beşiği olarak
değerlendirmektedir. Her ikisinde de gerçek payı vardır ve
belirleyicidir. Kıbrıs sorunu gibi basit görünen bir konuda bile bir
türlü çözümleyici adım atılmaması, ardındaki
karmaşık tarihsel gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Benim Atina
girişimimde de bir türlü kabullenilmeyen ve anlaşılmasında
güçlük çekilen komploya dayalı ihanet olayında, bu tarihsel
gelişmeler temel teşkil etmektedir. Dolayısıyla gerek
binyıllık Kürt-Türk ilişkileri, gerekse bir bütün olarak
Anadolu-Helen dünyası ilişkileri tarihi kapsamı içinde
doğru tanımlanmadıkça, günümüzde ülkelerimiz ve
halklarımız için gerçek bir barış ve dostluk
ilişkisine adım atılamaz. Bir nevi Arap-İsrail
kördüğümüne benzeyen bir ilişki dokusu söz konusudur. Çözümlemelerin
inceliği ve kapsamlılığı bu nedenledir. En çok trajedi
doğuran bu ilişkiler yumağını ana hatlarıyla
kavramlaştırıp anlamak, ideolojik politik çatışmalarımızın
can damarlarındandır.
a- Helen uygarlığı bir gerçektir. Ne küçümsenmeli
ve inkar edilmeli ne de abartılmalıdır. Özellikle
doğuş kaynaklarını doğru değerlendirmeliyiz.
Günümüzde halen yaşanan 'Yunan paradoksunu' anlamak için de bu gereklidir.
Helen uygarlığı özünde Ortadoğu kaynaklı hem neolitik
köy tarım devriminin hem de kent devriminin Avrupa kıtasına
taşınmasında aracı bir halka rolündedir. M.Ö 7000'lerde
Anadolu üzerinden neolitik çağla tanışır. Henüz Helenler
olarak şekillenmeden önce, genelde olduğu gibi bir Akdeniz neolitik
süreci bu yarımadada da yaşanır. M.Ö 2000'lerde ise meşhur
Troya örneğinde gördüğümüz gibi, kent uygarlığı da
buraya taşınmaya başlar. Troya, aslında Sümer kaynaklı
Mezopotamya uygarlığının Hurriler ve Hititler
kanalıyla Avrupa kıtasına taşınmasının
boğazdaki kapısı durumundadır. Büyük önemini bu özelliğinden
almaktadır. Newyork ABD için nasıl bir rol oynamışsa,
Floransa Avrupa Rönesans'ı için neyi ifade ediyorsa, M.Ö 2000'lerden
itibaren Troya da Yunan yarımadası ve giderek tüm Avrupa
kıtası için o rolü oynamaktadır. Binlerce yıllık
uygarlık değerlerini Batı'ya taşırmaktadır. Bir
nevi ışık saçmakta, zenginliği temsil etmektedir.
Avrupalı aydınların bu kadar önem vermeleri aslında
geçmişlerini doğru tanımayla ilgilidir. Günümüzde daha çok
sorulan soru, 'Avrupa uygarlığının beşiği
gerçekten Anadolu mu, yoksa Yunan yarımadası mı?'
sorunsalına dönüşmüş bulunmaktadır. M.Ö 2000'ler neolitik
devrimle beslenen ve Avrupa'da Atlantik kıyılarından doğuda
Büyük Okyanus ve Çin kıyılarına kadar harekete geçen 'Kuzey
kavimler göçüne' tanık olmaktayız. Bu göçler, güneylerinde Sümer kent
uygarlığıyla beslenen Hint'ten Mısır'a kadar
uygarlık alanlarının zenginlikleri ve çekim güçlerine
kapılmış olarak gelen üst barbarlık aşamasındaki
kavim kabile saldırılarıdır. Sonuçta kent
uygarlığı içinde eriyerek Çin, Hint, İran, Hitit ve en
batıdaki uç olarak Helen uygarlıkları biçiminde yeni bir
tarihsel sürece katkıda bulunmuşlardır. Bir nevi taze
'barbarizm' kanıyla eski kent uygarlığının dev bir
sentezidir. Yazılı tarihe geçişin en temel
adımlarından biridir. Helenlerin önem kazanması, Avrupa
kıtasındaki ilk uç noktası olması kadar, hem Anadolu
üzerinden Mezopotamya uygarlığından hem de Girit üzerinden
Mısır uygarlığından birleşik olarak
yararlanmasından ileri gelmektedir. Buna Lübnan üzerinden Fenikelilerin
sentezledikleri Sümer-Mısır uygarlığının
doğrudan taşınmasını da eklemek gerekir. Gerçekten
eski bir deyişle söylendiği gibi, 'mal bulmuş mağribi
-batılı' misali, M.Ö 1500'lere geldiğimizde, Helen kabileleri bu
uygarlık alanları tarafından yoğunca beslenirler. İlk
adım Miken uygarlığıdır. Girit
uygarlığına son verip kendine katan bu uygarlık, M.Ö
1200'lerde yeni kabile saldırıları ve iç nedenlerle sona
ererken, M.Ö 1000'lerden itibaren sel gibi yeni bir hamleye girişirler.
Troya erkenden düşürüldükten sonra Batı Anadolu
kıyıları Dorlar, İonlar ve Aiollar adı altında
ismen de şekillenerek, çığır açıcı bir
gelişme sürecine girerler.
Bu süreç ünlü Homeros'un İlyada Destanı'nda en güçlü
anlatım ifadesine kavuşmaktadır. Batı kültüründe
İlyada Destanı'nın büyük önemi ve temel edebiyat kaynağını
teşkil etmesi, Troya'nın tarihi rolünden ileri gelmektedir. İlk
defa Doğu uygarlığının büyük bir uç kalesi
Batı'nın yeni yetme çocuğu Helenler tarafından
düşürülmekte ve Doğu'ya yayılma yolu ardına kadar
açılmaktadır. Troya'nın düşüşü M.Ö 1200'lerdir.
Artık 'deniz kavimleri' olarak da adlandırılan ve
ağırlıklı olarak Helenlerden oluşan
yayılmacılar, Doğu Akdeniz'de Filistia adında, Karadeniz
kıyılarında Pontuslulara kadar çok sayıda topluluk adı
altında yeni bir kültürel kimlikle Ortadoğu uygarlığıyla
etkileşime ve sentezleşmeye yönelirler. Tarihteki büyük Helen
uygarlığı bu tarz bir oluşma ve gelişme
diyalektiğine sahiptir. Bu süreçte başta Hititler, Frigya, Lidya,
Likya ve Luwiler olmak üzere çok sayıda halk ve kültürden etkilenip,
sonunda onları zor ve asimilasyon yoluyla içlerinde eritmeye muvaffak
olurlar. Anadolu'da Helenleşme çağının özünde bu gerçeklik,
yani zengin bir uygarlığa konma, sahip olma yatmaktadır. Bunlar,
temelleri M.Ö 8000'lerde atılıp gelişen
uygarlıklardır. Benzer bir gelişme İspanya'dan Sicilya ve
İtalya'ya kadar olmakla birlikte, ikinci sırada bir Helenistik
özelliğe sahiptir. Esas gelişmeler Ege'nin iki
kıyısında gerçekleşmektedir.
Bu dönemde Helenleri Doğu'da durduran güçler öncelikle
Asurlular, Urartu, Med ve Pers İmparatorluklarıdır. Hititlerin
yenilmesinden sonra hakim güç haline gelen Asurlular,
yıkılıncaya kadar Helenleri sürekli Anadolu'nun
batısına sürme, orada kalmalarına zorlama rolünü
görmüşlerdir. Urartular benzer bir role sahiptir. Asıl durdurma
rolünü ise Med hükümdarı Keyaksar oynamış, M.Ö 585'te
yapılan savaşla Kızılırmak kıyılarında
bir sınır hat oluşturmuştur. Filozof Thales bu
savaştan bizzat bahseder. Medya kavramı Helen tarihinde ve
mitolojisinde çok ilginç özellikler taşımaktadır ve
başlı başına bir ana madde olarak sürekli işlenir.
Heredot Tarihi'nde en çok Medlerden bahsedilir. Persler silik kalır.
Nasıl günümüzün bir ABD işbirlikçiliği varsa, o dönemde de
Helenlerde Medcilik, Med işbirlikçiliği en gözde bir kavramdır.
Med işbirlikçiliğine özenmek bir modadır. Temel politika Med
işbirlikçileri ve karşıtları biçiminde bir ayrım
göstermektedir. Med sonrası Pers imparatorluk aşamasında bu
ayrım daha da gelişir ve tüm yaşamı etkisi altına alır.
M.Ö 550'lerden 330'a, İskender istilasına kadar tam bir Med-Pers hakimiyeti
söz konusudur. Bu süreç aynı zamanda Helenlerin Doğu
saraylarında iktidar sanatını özümseme dönemidir. Kısmen
Mısır uygarlığını da siyasi alanda özümserler.
Dolayısıyla ekonomik, sosyal ve siyasal alanda alabildiğine
beslenen Helenler, tarihte çok övülen klasik Atina hamlesinde gelişme
kaydederler. Atina merkezli sentezleşme gerçekten bir orijin olmayı
başarır. Sadece 'karma bir yargılanma yeri' değil,
yaratıcı bir sentez oluşturma merkezidir. Filozoflarıyla,
sanat ve siyaset adamlarıyla çığır açan bir uygarlık
söz konusudur. Altın çağını M.Ö 600-300 arasında
yaşayan bu uygarlık, günümüz uygarlığının temel
bir bileşenidir.
İskender'in Helenizm hamlesi, özünde Pers saraylarında
biriken büyük zenginliklerle iki yüz yıllık hakimiyetlerine
karşı büyük bir istila savaşıdır. Adeta Pers
İmparatoru Büyük Darius'un (M.Ö 520-485) Doğu ve Batı'daki
hamlesini taklit etme tutkusuna sahip gibidir. O da Tuna
kıyılarından Hindistan'da Ganj kıyılarına kadar
en büyük istilaları başarıyla gerçekleştirme gücünü göstermiştir.
Böylelikle bir kez daha Tuna'dan İndus-Ganj'a kadar Doğu-Batı
uygarlık alanlarının ezici büyüklüğü Helen kültürüne
açılmış olmaktadır. Bu istila temelinde çok sayıda
köleci devlet kurulmuştur. Mısır uygarlığı
Ptoleme hanedanlığı'nda yeni bir aşamada
varlığını sürdürür. Başşehir İskenderiye,
dönemin başta gelen kültür merkezidir. Anadolu'da uygarlık
ağırlıklı olarak Bergama Krallığı
altında yaşamını sürdürür. Selefkoslar
ağırlıklarını Mezopotamya'da merkezileştiren daha
da geniş ve derinlikli bir İskender sonrası dönemi de
oluştururlar. Tarihte Helenizm'in bu dönemi, M.Ö 30'dan M.S. 250'lere
kadar, özellikle kültürel alan başta olmak üzere, Doğu-Batı
sentezinin en görkemli çağıdır. Köleci uygarlığın
en son yaratıcı gücüdür. Köleci Roma da özünde bu ruhu ve anlam
gücünü temsil eder. Latinlerin bu döneme katkısı şekli olmaktan
öteye gitmez. Büyük Roma ve Bizans İmparatorluklarının
(yaklaşık M.Ö 500-M.S. l450) Helenizm tarihindeki yerleri bir
katkıdan ziyade, bu Doğu-Batı sentezini büyük bir iştahla
yemedir. Doğunun zenginlik alanlarında sınırsız
istilalarla insanlık üzerinde en büyük baskı ve sömürü
mekanizmalarını geliştirme bu dönemin çarpıcı
özelliğidir. Hıristiyanlık ve müslümanlık biçimindeki
çıkışlar, özünde Doğu uygarlığının
ideolojik, politik ve askeri olarak Batı'ya kayan Roma ve Bizans
üstünlüğüne karşı bir başkaldırı, kurtuluş
ve barış hareketidir.
b- Helen uygarlığının doğuş merkezi
Atina sitesidir. Atina bir kent olmanın ötesinde, yeni bir devlet biçimi
ve kültürel yaşam tarzıdır. İçte Isparta, dışta
Persepolis merkezli devlete karşı kendine özgü bir biçimde mücadele
etmiştir. Köleci sınıfın en gelişkin demokrasi
silahını kullanmıştır. Sonuçta bu silah tüm Helen
kentlerine karşı olduğu kadar, Doğu kentlerine
karşı da üstünlük elde etmiş, köleci uygarlığın
en olgun ve yaratıcı biçimlerinden birisi olmasını
sağlamıştır. İnsanlık zihniyetinde binlerce
yıl egemen olan mitolojik ve dinsel düşünce tarzından felsefi düşünce
tarzına geçilmesine belirleyici bir katkıda bulunmuştur.
Sokrates, Platon ve Aristoteles bu tarzın peygamberleri
durumundadırlar. Sanat, dinsel törenlerden ilk defa kopup kendi
bağımsızlığına kavuşmuştur. Felsefe ve
sanat ekolleri çığ gibi büyümüş ve bütün Helen alanlarında
yeni yaşam tarzlarının doğuşunda silinmez izler
bırakmışlardır. Tıp, geometri, fizik, aritmetik,
astronomi başta olmak üzere, bilim daha gelişkin bir aşamaya
ulaşmıştır. Bu gelişmelerle Atina demokrasisi
arasında bir ilişkinin varlığı yadsınamaz. Fakat
bu uygarlığın adeta simgesi olan Sokrates'i de aynı Atina
ölüme mahkum etmekten çekinmemiştir. Bu çelişkiyi nasıl izah
etmeliyiz? Çelişkili bir karakterini hemen yakalamak zor değildir.
Atina'da bir yandan insanlığın soylu
çıkışlarının sentezini yapanlar varlık bulurken,
diğer yandan köleci sömürü tarzının en kurnaz, en sinsi ve
sadece köleci yönetim sanatının incelikleriyle uğraşan
parazit bir aristokrasi tabakası da güçlü varlık bulmuştur. Öyle
bir tabaka ki, yemeğini yerken belini doğrultma gereğini bile
duymaz. Bu sınıfın, demokrasinin en demagojik ifade
tarzını bulup Atina demosunu ĞhalkınıĞ koyun gibi
gütmesi de gerçeğin diğer yüzüdür. Demokrasinin beşiği
kadar, demagojinin, ince yalanın merkezi ve beşiği olması
da karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle bir duruma gelinir
ki, demokrasiyle demagojinin sınırı ayırt edilemez olur.
Atina'nın insanlığa böyle bir hediyesi de vardır.
Perikles'in gerçek demokratlığının zıddı olarak,
alçakça birçok ihanete gözü kırpmadan giden sayısız Atinalı
politikacının varolduğuna da tarih tanıktır. Sokrates
yargılanması bu gerçeğin küçük bir örneğidir. Adeta
İlyada Destanı'nda geçen tanrıça Athena'nın, bir türlü
yenilmeyen Hektor'u kardeşi Deiphobos'un kılığına
girip yenileceği bir savaşa sürmesi gibi, Sokrateslere de aynı
oyunu oynamıştır. Aslında bu gerçeklik, Helen kültüründeki
aristokratik, despotik öğenin daha baştan beri bir özellik olarak
oluştuğunu göstermektedir. Köleci sınıfın, Ğdaha
da genelleştirirsekĞ hakim sömürücü sınıfın, ancak
komploculuğu eksik etmeyen demagojik bir kültürel özle halkı sömürüp
yönetebileceğidir. Zeus'un Athena'yı alnından
yarattığı söylenir. Zeus'u yükselen Helen despotizminin simgesi
olarak görürsek, onun alnından doğan tanrıça Athena ve onun
adıyla kurulan kent olan Atina'nın diğer bir yüzünün nasıl
oluşabileceğini daha iyi anlayabiliriz. Sokrates gibi bir filozofun
bile Atina'nın bu özelliğini çözememesine şaşmamak gerekir.
Atina kişi ve sınıf despotizminin demokrasi cilası
altındaki en gelişkin örneklerini hep sergilemiştir.
Isparta'nın haklı ve büyük öfkesi boşuna değildir. Isparta,
Atina'ya karşı sınıf soyluluğunu ve mertliğini
krallık tarzında da olsa temsil etmektedir. Heredot'un kitabında
şöyle cümleler geçmektedir: Büyük Darius Atina'nın sinsiliklerine çok
öfkelidir. Kendi aşçısına şöyle dediği
aktarılmaktadır. "Her bana yemek getirdiğinde şöyle
diyeceksin: Ey Kral, Atinalıları unutma!" Yine der ki, "Ey
Zeus, bırak şu Atinalılara haddini bildirelim!" Demek ki,
Atina demokrasisinin bir yüzü Sokrates, Platon, Aristo ve Perikles iken,
diğer yüzü sayısız demagog ve sinsi yalancılardan ibaret
oluyor. Helen kültüründeki bu çelişkili karakterin bütün Batı
kültürünün temelinde de yattığı belirtilebilir. Doğru
söylemek Doğu kültürünün temel bir özelliği iken, yalan ve demagoji
Batı kültüründe bunun zıddı olarak yansıma
bulmaktadır. Diyalektik gelişmenin diğer bir cilvesi! Doğru
kendi zıddını yaratarak gelişir. Bu gerçeğin de
derininde yatan, Helen kültürünün dayandığı zengin kültür
mirasıdır. Eğer bu kültür dört koldan aşırılmışsa
(Anadolu, Fenike, Mısır ve Girit), bunu gizlemek için muazzam bir
demagojiye ihtiyaç duyacaktır. Helenler yaratıcılık
göstermiş, başarılı bir özümsemeyle dönüşüme
katkıda bulunmuştur, ama midesinde ve beyninde sindiremediği
unsurları da demagojik ifadelerle kendine mal etmekten çekinmemiştir.
Helen tanrılar sisteminde Sümer ve Mısır'ın basit bir
taklitçiliği var iken, kendi katkıları da daha insan yüzlü bir
teolojidir. Hesiodos aslında Sümer ağırlıklı
ilahiyatın Helen versiyonunun başta gelen peygamberidir. Homeros'un
İlyada ve Odyssea Destanları da özünde Gılgamış
Destanı'nın Hurri-Hitit versiyonlarının daha
geliştirilmiş bir biçimidir. Sümer mitolojisi ve ilahiyatı
orijinal olmasına rağmen, dikkatlice değerlendirildiğinde,
bunların yükselen köleci uygarlığın tanrı kral
simgelerini ifade ettikleri açıkça görülecektir. Daha sonraki tüm
ilahiyatlar bu orijinal yapıyı allayıp pullamışlar,
kendi yerel koşullarına uyarlayarak insanlarına
sunmuşlardır. Başta edebiyat ve sanatın diğer
biçimleri, hatta felsefe ve bilim bu geleneğin derin izlerini
taşıyarak günümüze kadar gelebilmiştir. Saddam ve Bush'un
'benimki daha güçlüdür' diye savaş arenasına sürdükleri
tanrıları da, acı bir tesadüftür ki, savaştıkları
yerde doğmak gibi bir şansa sahiptirler. İnsan emeği ve
artıürününün değerleri üzerine kurulan tüm uygarlıkların,
doğdukları günden beri özlerini hiç yitirmeden tüm alt ve üst
yapılarında yaşayabilmeleri gerçek bir dehşeti ifade eder.
Demagoji ve yalan sadece bu gerçeğin çaktırılmadan
yutturulması içindir. Bilim, felsefe, din ve sanatı ise insanlığı
daha katlanır hale getirmek içindir. Bu da yetmedi mi, binlerce
kişilik çarmıha germeler, arenalarda vahşi hayvanlara
parçalatmalar, kopmuş insan başlarından harmanlar kurmaya dek
giden bir katliam kültürü peşi sıra gelir. Katliam seferlerine rahatlıkla
kahramanlık, tanrısal kutsallık sıfatları
taktırılır. Zindan ve her türlü işkenceler eksik edilmez
olur. Halkların ve insanlığın payına düşen,
işte bu dehşet tarihine boyun eğmektir. Burada Helen hakim
tabakasının yaptığı katkı, daha inceliklerle
yüklü bir demokrasinin demagojik çarpıtmasıdır. Sokrates'in
kendi eliyle baldıran zehrini içmesi, sistemin bu dehşet kültürünün
Helencesi olmaktadır. Şaşırmamak gerekiyor: Apo olarak bu
gerçeği anlamanın, açık ki sınıflı toplum
uygarlığını ve bunun bir parçası olarak Helenizm'i
doğru anlamaktan geçtiğini, ancak içine ittikleri dehşet
durumunu yaşadıktan sonra kavrayacaktım. Bazı öyle
gerçekler var ki, yaşanmadan anlaşılamıyor...
Şu sonucu da hemen eklemem gerekir: Tüm halklar, daha
uygarlığın şafak vaktinde, yükselen efendi despot
sınıfın bu yalanlı, demagojili, işkenceli ve
katliamlı toplum yönetimini ve sömürü tarzlarını iliklerine
kadar yaşamış olarak günümüze gelebilmişlerdir. Özgür birey
ve halk olmak halen bir rüyadır. Sadece hiyerarşik otoritenin kendi
aralarında göreceli bir özgürlüğü vardır. Halklara ve bireylere
yansıttıkları, iflah olmaz umutlar, boş hayaller,
aldatıcı sonuçlar vermenin sonu gelmez her tür çabalarıdır.
c- Helenizm'in Kürtlerle ilişkilerini Hititlerle
bağlantılı kılmak mümkündür. Hititlerin, Sümer
uygarlığının yukarı Mezopotamya'ya yayılma
sürecinde, komşu dağlı halklardan olan ve en yakın proto
Kürt halk olarak Hurrilerin Anadolu içlerine yansımış bir kolu
olarak şekillendikleri anlaşılmaktadır. Kuzeyden gelen
barbar kabilelerle yerel uygarlık öğelerinin
karışımından bu şekillenmenin oluştuğu
doğruya yakın bir bilimsel ifadedir. Dil ve kültür olarak Aryenler ve
Hurrilerle akrabalıkları kanıtlanmış durumdadır.
M.Ö 1700-1200'lere kadar Hattuşaş merkezli Hitit İmparatorluğu,
Ege kıyılarına kadar dayanmış olup, uç
noktasını da daha özerk bir konumda olan Troya kent devleti
teşkil etmektedir. Ege kıyılarını ilkin
uygarlaştıran güç Hititlerdir. M.Ö 1200'lerde 'su kavimleri' olarak
da adlandırılan başta Helen kabile güçleri olmak üzere, Boğazlardan
gelenlerle güneyden Sümer uygarlığının son temsilcisi
Asurların saldırıları altında merkezi
yapıları dağılan Hititlerin yerlerinde yeniden
beylikleşme sürecine girilmiştir. Batıda Frigya, Lidya, Karya ve
Likya adlarında daha merkezileşmiş siyasi yapılar
oluşurken, Hurrilerin orta Mezopotamya'daki yerleşim alanlarında
diğer bir proto Kürt kol olan Mitanniler tarih sahnesine
çıkmışlardır. Asurlar tarafından Hititlerle birlikte
onların da merkezi varlıkları dağılınca, Van
merkezli Urartu uygarlığı (M.Ö 900-600) gelişme
göstermiştir. Urartular döneminde Helenlerle ilk kez direkt
karşılaşma ve etkilenmelerin oluştuğu görülmektedir.
Batı Anadolu'daki tüm halk gruplarını eritme sürecine
almalarına karşılık, Helenler Kürt kabile aşiret yaşamında
aynı etkiyi gösterememişlerdir. Bunda belirleyici olan, çok eski bir
geçmişe dayanan, yaklaşık M.Ö 10.000'lerde ilk neolitik
yapıları kurmaları, bundan kaynaklanan sağlam bir kültür
çekirdeğine ulaşmış olmalarıdır. Belki de tarihte
hiçbir halk, Kürtlerin yaşadığı alanlarda bu kadar uzun
süreli ve derinliğine neolitik kültürü yaşamamıştır.
Bunda asi coğrafyanın da önemli rolü vardır.
Dolayısıyla ne kuzeyden akan İskit kavimleri, ne güneyden gelen
Semitik kabileler ve Sümer uygarlık güçleri, ne de batıdan akan Helen
boyları Kürt kültürü ve coğrafyasına tam sahip olamamışlar
ve kültür bünyelerine nüfuz edememişlerdir. Urartular ve ardından
kurulan Med Konfederasyonu'yla Kürt boyları ileri düzeyde bir toplumsal ve
siyasal birliğe doğru gelişme kaydetmişlerdir. Helenleri en
çok etkileyen Medlerle temas aşamasıdır. Öyle ki, Med
kaynaklı tüm olgular, Helen kültürünün en önemli öğelerini
teşkil etmiştir. Atina kentinin kuruluş mitolojisinde adı
geçen Thesseus adlı kahramanın Medya ilişkisi çok
çarpıcı ve ilginçtir. Yine Argonotlar seferinde Medya'nın
başına gelenler hayli düşündürücüdür. Her ne kadar mitolojik bir
dille Medya olgusu kavramlaştırılmamış olsa da, özde
Helenlerden çok Med gücünün kast edildiği açıktır. Helen
kültürünün Hitit, Hurri, Mitanni, Urartu ve Med ilişkisi araştırılmaya
değer bir konudur. Perslerle ilişki süreci de Heredot Tarihi'nde
yoğunca işlendiği gibi, ağırlıklı olarak Med
ilişkisi biçiminde somutlaşmaktadır. Bunda Medlerin Helenlerle
komşu olmaları da önemli bir etken olmaktadır. İskender'in
Helen-Med-Pers çelişkisini çözme tarzı, günümüzde bile incelenmeye ve
ders çıkarılmaya değer bir deneydir. İki kültürü
harmanlayıp tarihi bir sentezi başarmıştır.
Doğu-Batı kültür sentezinin bu denli çarpıcı ve
başarılı bir biçimde bir diğer örneğine tarihte ender
rastlanmaktadır. Kürtlerin ağırlıklı olarak
yaşadığı coğrafyada Selefkoslardan sonra
yüzyıllarca varlığını sürdürmüş üç önemli siyasal
ve kültürel oluşuma tanık olmaktayız. Bugünkü Adıyaman
sınırlarında Samosat (Samsat) merkezli Komagene, Urfa merkezli
Abgar ve Kuzey Suriye'de Palmira'ya dayalı bu oluşumlar,
yaklaşık M.Ö 250-M.S. 250 yıllarına dek tarihlerinin en
parlak kültürel dönemlerini yaşamışlardır. 500
yıllık bu tarihsel evre tüm kültürlerin iç içe geçtiği, dil ve
kültür alışverişinin en zengin biçimde gerçekleştiği,
sadece maddi değerlerin değil, manevi değerlerin Ğdinlerin,
tanrıların, fikirlerinĞ alışverişinin de bolca
yapıldığı gerçek bir küreselleşme
aşamasıdır. Hıristiyanlık, çok sayıda gnostik
mezhep ve çarpıcı Mani öğretisi bu dönemin ürünüdür.
Çağın en ilerici dinsel öğretisi olan Manicilik, Roma-Sasani
ayrımına kafa tutan evrensel bir akım özelliğindedir.
Doğuş kaynağı Orta Dicle-Fırat havzası olup
dünyanın dört yanına yayılma iddiası ve gücünü
gösterebilmiştir.
Hıristiyanlıkla Helenizm eski özünü yitirirken,
Bizans'ın yükselişiyle yeni bir aşama kaydetmiştir.
İran'da Part hanedanlık döneminin yıkılıp Sasani
hanedanlığının başa geçmesi, Doğu-Batı
çatışmasını yeniden alevlendirmiş, M.S 200-640 yıllarında
bu çatışma süreci her iki uygarlığa çok şey
kaybettirmiştir. Çatışmanın tam ortasında yer alan
Kürtler için bu bir yıkım süreci olmuştur. Ardı sıra
gelen Arap-islam çıkışıyla Bizans-hıristiyan
çatışmaları, tüm Anadolu ve Yukarı Mezopotamya'yı bir
savaş ve cihat alanına çevirmiştir. Bu dönem aynı zamanda
köleci sınıflı toplum uygarlığı yerine, feodal
sınıflı toplum uygarlığına dönüşün
yaşandığı ortaçağdır. Artık
Doğu-Batı ayrımı din düşmanlığıyla
kalın bir perde haline bürünmektedir. Kültürel alışveriş
yerini gittikçe derinleşen yabancılaşmaya
bırakmaktadır. Kafir, gavur kavramları anlam bulmakta,
komşu halklar arasına feodal duvarlar örülmektedir. İslamın
Arap Emevi ve Abbasi dönemlerinde Bizans'a saldırılar, en kutsal
cihat kavramlarıyla yeni bir yaşamın aracı haline
gelmektedir. Bizans ise Roma'nın mirasını ısrarla korumaya
çalışmaktadır. Sasanilerin yıkılışıyla
tüm İran ve Orta Asya islama açılmış, Doğu-Batı
ayrımı kalın bir hıristiyan-islam ayrımına
dönüşmüştür. Ayrışan dünün komşu dost halkları,
kendilerini din ve mezhep düşmanlığıyla karşı
karşıya bulmaktadır. Feodal güçler halkları en anlamsız
bir düşmanlık içine iterek, çıkarlarını yeni
sultanlık sistemleri altında güçlü bir ideolojik ve siyasi temelde
sürdürmeyi başarmışlardır. Bu sürecin iki ucunda yer alan
islamlaşmış Kürtlerle hıristiyanlaşmış
Asuri, Ermeni ve Anadolu Helenleri olan Rumlar en çok kaybeden halklar
olmuşlardır. Din savaşları bu halkları kültürleriyle
birlikte sürekli güçsüzleştirip hakimlerin potası altında
erimeyle yüz yüze bırakmıştır. Buna M.S 11. yüzyılın
sonlarında başlayan Haçlı Seferleri'nin eklenmesiyle daha da içinden
çıkılmaz bir hal almıştır. Zorlanan Arap egemenler,
Kürt ve Türk feodal hanedanlarına birçok askeri komutanlık
tanıyarak, onların komutası altında kendilerini güvenceye
almaya çalışmışlardır. Kürt Selahaddin Eyyubi
hanedanıyla Selçuklu Türk hanedanlığı artık Bizans,
Haçlılar ve Moğollara karşı islamı koruyan temel
güçler konumundadırlar. Kürtler açısından Helenler artık
hatırlanmaz, yabancılaşmış bir unsur durumundadır.
Yüzlerce yıllık iç içe olma durumu yerini dinsel
yabancılaşmayla yürütülen bir düşmanlığa
bırakmıştır. İslamın yayılma ve koruma
görevini Anadolu'nun içlerine doğru Türkler devralmıştır.
Kürtlerle Rumlar arasına giderek genişleyen kuşaklar halinde
Türk boyları girmiştir.
d- Helen-Türk ilişkileri Ortadoğu tarihinin
ortaçağdaki en önemli bir parçası, islamı koruma ve yayma gücü
olan Türk sultan ve beylikleriyle, hıristiyan-ortodoksluğun koruma ve
yayma gücü olan Helenler arasındaki ilişki ve çatışmalardan
oluşmaktadır. M.S. 1071'deki Malazgirt zaferiyle bu ilişki ve
çatışmalardaki denge Türk boyları lehine
değişmiştir. Türk boyları Mezopotamya'dan geçerken,
Kürtlerle işbirliği yanı ağır basan bir
politikayı esas almışlardır. Hedef, Anadolu'da
yayılmak için Kürtleri bir islami müttefik olarak değerlendirmektir.
Alparslan'ın Malazgirt Savaşı'nda bu politika çok nettir. Büyük
Selçuklu sultanları daha çok İran içlerine yayılırken,
Anadolu Selçukluları batıya doğru yayılmaya
ağırlık vermişlerdir. Türklerin Anadolu'ya yayılması
sürekli Hıristiyan Rum ve Ermeniler aleyhine gelişirken, kültürel
alanda da islamiyet giderek başat bir konum arz etmiştir. Bunda
Bizans'ın köhne feodal yapısı karşısında Türk boy
beylerinin daha esnek ve nefes aldırtan yönetimleri de oldukça etkili
olmuştur. Gerek Selçuklular gerek hemen ardından gelen Osmanlı
sultanları döneminde, Anadolu'nun Türkleşme ve islamlaşma kaderi
artık belirginlik kazanmış durumdadır. Sıra Balkanlara
gelmektedir. Bu dönemde Avrupa çok tutucu bir feodal dönemi
yaşamaktadır. Türkleşme ve islamlaşma sadece siyasi ve
ideolojik üst yapıda yürümekle kalmaz, tabanda da dağ ve ovalarda
sürekli gelişim kaydeder. Üst hakim tabaka daha çok islamın sünni
resmi mezhebini ve Arapça-Farsça ifade edilen bir dili esas alırken,
tabanda halk muhalif alevi mezhebini benimsemekte ve arı Türkçe dilini
kullanmaktadır. Yayılma sınıflaşmayla iç içe
gelişmektedir. İstanbul'un 1453'de fethiyle Helenizm, tarihinde en
büyük geri adımlarından birini daha yaşar. 2000 yıllık
bir yerleşme yenilgiyle sonuçlanmıştır. Sıra
Helenlerin tüm yerleşim alanlarının fethine gelmiştir.
Fatih Sultan Mehmet'le bu süreç 1470'lerde tamamlanır. Karadeniz'deki
Pontuslar da egemenlik altına alınır. Osmanlı
politikası derinliğe işlemekten uzaktır. Dinsel ve kültürel
özelliklerini ağırlıklı olarak korurlar. Fener
Patrikhanesi'ne özgürlük tanınır. Kilise en güçlü kurum olarak
varlığını sürdürür. Yunan köylüleri isyan konumundan
uzaktır. Rum tüccarlar imparatorluk içinde etkilidirler. Batı
Avrupa'da yükselen kapitalist uygarlık ilk elde Helenleri de etkisi
altına alır. Avrupa'da belli bir saygınlığı olan
ve gittikçe adeta yeniden keşfedilen Helen uygarlığı,
milliyetçi duyguları kabartır. Kilisenin öncülüğünde 1821 Mora
İsyanı'yla modern çağı yeni bir aşama olarak
yaşamaya başlar. Adeta uykudan yeni uyanmış sersem birisi
gibidir Helenizm. Büyük tarihsel geçmişin ardından içine
düştüğü durumu bir türlü kabullenemez. Gittikçe derinleşen bir
Türk sendromuna tutulmuş gibidir. Türk-Helen ilişkileri hem Batı
Avrupa'nın hem de Rusya'nın etkisiyle gittikçe gerginleşir.
İlk fırsatlar ele düştüğünde kaybettiklerini yeniden
kazanmaya çalışır. Osmanlı İmparatorluğu'nun
çöküş çağında bu hırs daha da bilenir. 1914 I. Dünya
Savaşı öncesi ve sonrasında tarihi fırsat
doğduğuna inanılır. Balkan Savaşları'nda
kazandıklarıyla yetinmez. Sıranın Anadolu'nun yeniden
fethine geldiğini düşünerek İzmir işgaliyle bu konuda
adım atılır. Ankara önlerine kadar Helenizm bir kez daha
şansını dener. Fakat karşısındaki Mustafa Kemal
gerçeği bu şansa fırsat tanımaz. Batılı güçlerin
ihanetinin yarattığı zayıf durumla Doğu'da Ermeniler,
Batı'da Rumlar kendilerini trajik bir durumla karşı
karşıya bulurlar. Aslında yüzyıllardan beri Ermeni, Rum,
Türk ve Kürt halkları barış içinde bir ortak yaşam
geleneği sağlamışlardır. Üst burjuva feodal
tabakanın çıkar hırsları olmasaydı, bu halkların
iç içe, dostça ve barış içinde yaşamları sürüp gidebilirdi.
Kapitalizmin milliyetçi hastalığı bu kutsal dostluğu adeta
zehirleyip feodal din çatışmalarından daha tehlikeli bir
düşmanlık sürecine sokarak, binlerce yıllık bir yaşam
geleneği ve kültürünün adeta yok etme fitilini çakmıştır.
Üstte kalanın tekleşeceği, altta kalanın yanacağı
acımasız bir yanmadır bu. Şoven Helen üst tabakası ve
kilise kültürü bunda başrol oynamıştır. Suçu tümüyle Türk
devletine yüklemek gerçekçi değildir. Tersine gerçeklerden kopuk hareket
eden Rum ve Ermeni milliyetçiliği, objektif olarak halklarına en
önemli darbeleri indirmişlerdir. Doğal olarak bu süreçte ortak bir
tehlike gibi doğan Rum ve Ermeni iddialarına karşı
Türk-Kürt dayanışması ortaya çıkmıştır. 1071
Malazgirt Savaşı'nda olduğu gibi, 1922'de bu dayanışma
ulusal kurtuluş savaşını
kazandırmıştır. Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa
önderliğinde geliştirilen ulusal bağımsızlık ve
egemenlik savaşı Türkler için objektif ve sübjektif olarak bir anlam
ifade ederken, Kürtler için daha çok objektif bir olgudur. Yani bu çok
sınırlı bir ulusal bilinçle, ama iyi niyetle
katıldıkları bir savaştır. Türkler kadar bir
kurtuluş projesi geliştirilememiştir. Ancak bir kardeşlik
havası içinde, "onun için gerekli olan, benim için de gereklidir. Ona
verilen, onun aldığı bana da verilir, ben de
alırım" zihniyetiyle katılım gösterilmiştir.
Zaten geleneksel toplum zihniyetine de bu anlayış egemendir. Dar
milliyetçi bir yaklaşımla Kürtleri Anadolu ulusal kurtuluş
olgusu dışında, hatta karşısında görmek ne kadar
yanlışsa, hareketin içinde oldukları, ama öz kimlikleri ve
kültürel varlıkları için bir özgürlük talebinde
bulunmadıkları varsayımı ve iddiaları da o denli
yanlıştır. Kürtlerin bu süreçte eksikliği, özgürlükleri
için geçerli olan bir 'özgürlük projesi' geliştirmek yerine, dini ve
aşiretsel yanı ağır basan niyetlerle savaşa
katılım göstermeleri ve umdukları gerçekleşmeyince de hiç
de çıkarlarına olmayacak isyanlara körce girişmeleridir. Bunda
suçu daha yeni ve devrimci niyetlerle kurulan cumhuriyete yüklemek ne kadar
yanlışsa, tüm isyanları gerici ve anlamsız olarak
değerlendirmek de o denli yanlıştır. Bugün de
gerçekleşen, aynı özde gelişen, emperyalizm ve
işbirlikçilerinin Irak, Musul-Kerkük politikalarını hayata
geçirmek için 'tavşana kaç, tazıya tut' taktikleriyle toplumsal
sorunları kullanıp kendi lehlerine çıkar sağlamaktır.
1923'te kurulan cumhuriyetin Fransız Devrimi modelinden esinlendiği
ve ideolojik politik kavramlarını buradan aldığı iyi
bilinmektedir. Helenlerin Anadolu seferine ise, Yunan krallık rejimi
önderlik etmektedir. Arkasında emperyalizmin egemen güçleri vardır.
Cumhuriyet Devrimi'nin arkasında ise, Sovyet Devrimi vardır. Dünyada
yeni yükselen sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş
savaşlarının en cüretli ve ilklerinden biri olarak anlam
bulmaktadır. Helen amaçlarının 'megalo' ĞbüyükĞ
olması, aslında Anadolu Rumları için de tam bir trajik sonuç
vermiştir. M.Ö 1000'lerde oluşan bir kültür, 3000 yıl aradan
sonra fiziki bir tasfiyeyle yüz yüze gelmiştir. Bunda tarih boyunca
sıkça görüldüğü gibi, Helen hakim sınıf güçlerinin ince
politikalarının sorumluluğu belirleyicidir. Komplo, macera ve
paradoksal niteliği eksik yaklaşımlarla sayısız
girişimler, politikada ve savaşta sanat haline getirilip
uygulanmıştır. Türkler bundan daha ustaca yaşanan pratikten
yararlanıp başarılı sonuçlar alabilmişlerdir. Son
ulusal kurtuluş savaşıyla Anadolu'nun ezici bir biçimde fiziki
olarak da Türkleşmesini ve müslümanlaşmasını sağlamışlardır.
Anadolu'daki Helen olgusu bir anlamda ömrünü tamamlamıştır.
Diğer bir anlamda da, Batı'nın ideolojik silahlarını
kullanarak, Doğu'nun Batı'ya karşı binlerce yıl
üzerinde çekişilen bir parçasında üstünlük
sağlanmıştır. Hem Fatih Sultan Mehmet hem de Mustafa Kemal
için aktarılan "Hektor'un Akhilos'tan intikamı
alındı" özdeyişleri, böylesine bir tarihi geçmişi
hatırlatmaktadır. M.Ö 2000'lerde Troya üzerinde başlayan büyük
çekişme, yine 4000 yıl kadar sonra Çanakkale önlerinde Doğulu
halkların kültürel değerlerince başarılı temsilini
bulmuştur. Anadolu ulusal kurtuluş ve egemenlik savaşına bu
kapsamda bakınca, Doğu-Batı kültürlerinin ilişkilerini ve
çelişkilerini tüm trajik öğeleriyle görmek mümkündür. Homeros'un
İlyadası'yla Nazım Hikmet'in Ulusal Kurtuluş Destanları
da bu gerçeği şiirsel sanatın diliyle çarpıcı olarak
vermektedir. Doğu-Batı çekişmesinin bu son hamlesinde bugün iki
cumhuriyet varlığını sürdürmektedir: Türkiye Cumhuriyeti ve
Helen Cumhuriyeti. Her ikisi de NATO üyesi olmalarına rağmen,
birbirlerine kuşkulu yaklaşımları bitmemiştir. AB
üyeliği bile bunu sona erdiremez. Helenizm'in 'Megalo İdea'sıyla
Türklerin imparatorluk hayalleri hatırlandıkça, kuşkulu
yaklaşım sıkça canlanmak durumundadır. Fakat eski tarz
kavga ve savaşlarla sonuç alınmasına günümüz bilim ve
tekniğiyle siyaset kurumları fırsat vermeyecek bir
aşamadadır. Ne kadar kan dökülse de, İsrail-Arap
çekişmesinde görüldüğü gibi sonuç gerçekçi bir barışta
karar kılmaktır. Kanlı uygarlık yöntemleriyle sonuç alma,
21. yüzyıl zihniyet, teknik ve siyaset olgusunca çok zor
kılınmıştır. Tüm tarihsel sorunları 'demokratik
siyaset' yöntemleriyle yavaş da olsa çözüme kavuşturmak daha gerçekçi
ve insanidir. Bu gerçeklik Helen-Türk ilişkisi ve çelişkileri için de
geçerlidir.
Garip bir gelişmedir ki, bana karşı düzenlenen
Atina ihanet ve komplosu, Helen-Türk ilişkilerinde yeni ve tarihi bir
barış dostluk fırsatına çevrilmek istenmiştir. Kocaeli
depreminin değil, bana dayatılan depremin 2000'lerdeki Helen-Türk
ilişkilerine yeni bir düzen verdiği tartışmasızdır.
Bunun da ABD'nin yönlendiriciliği altında yürütüldüğü iyi bilinmektedir.
NATO politikası da bunda aracılık etmiştir. Bu
gelişmeden rahatsız olmamakla birlikte, bana dayatılan komplo
sonucu bir dostluk ve barış girişiminin ne kadar dürüst ve
başarılı olacağı konusunda kuşkulu olduğumu
da belirtmek durumundayım. Bütün göstergeler, bu dönem Helen-Türk
ilişkilerinin taktik düzeyi aşmayacağını
göstermektedir. Kıbrıs'ta olup bitenlere
baktığımızda, bu sonucu çıkarmak hiç de zor
değildir. Temel felsefi anlayışıma göre, cumhuriyet rejimi
altında da olsa, despotik ve oligarşik üst tabaka iktidarları
halklar açısından kalıcı barış ve dostluklar
sağlama yeteneğinde olamazlar. Bu iktidarların
yaptıkları, fırsat düştüğünde bozulacak geçici ve aldatıcı
ateşkes ittifakları ve sahte barış girişimleridir.
Barışın ve dostluğun kalıcı zemini, kapsamlı
demokrasi rejimlerinin varlığıdır. 'Ne kadar demokrasi, o
kadar barış' formülü gerçekçidir. Her alanda geçerli olan bu formül,
Türk-Helen ilişki ve çelişki alanı için de fazlasıyla
geçerlidir.
Sonuç olarak, tarihte karmaşık ve trajik bir yapıya
sahip Helen-Kürt-Türk ilişkilerindeki diyalektiği göz ardı
etmemek büyük önem taşır. Doğu-Batı çekişmesinin
karşılıklı cephe kültürlerini temsil eden bu halklar,
yoğun ilişki ve çelişkilerini günümüze kadar
taşımışlardır. Binlerce yıllık Doğu
mirasına dayanan Helen kültür oluşumu, insanlığın
zihniyet yapısına felsefeyi yerleştirerek büyük bir
katkının sahibidir. Doğu-Batı sentezini en kapsamlı
gerçekleştiren kültürüdür. En son hıristiyanlık dini
düşünce biçimini Avrupa'ya taşırarak, Avrupa
uygarlığının doğuşuna beşiklik
etmişlerdir. Türkler ise, feodal İslam Devrimi'nden güç alıp
vererek, bununla Anadolu'dan Orta Avrupa'ya kadar feodal
uygarlığın son ve en güçlü temsilini yapmışlardır.
Helen uygarlığı nasıl köleci sistemin en son büyük
yaratıcı gücü ise, Türk-İslam uygarlığı da feodal
sistemin en son yaratıcı gücüdür. Bu iki gücün yaklaşık
binyıl süren boğuşması, en son Helen ve Türkiye
Cumhuriyeti'yle sonuçlanmıştır. Helen kültürünün şafak
vaktinde Kürt-Medlerin rolü nasıl önemliyse, Türkiye kültürü ve
cumhuriyetin kuruluşunda da o denli vazgeçilmez bir öneme sahiptir.
Günümüzde her iki cumhuriyet, Ege ve Kıbrıs konularında
barış ve dostluk aramaktadır. Artık
yıkıcılık dönemini aşıp yeni bir
yaratıcılık dönemine geçiş, gerçekleşecek bu
barış ve dostluğa bağlıdır. Bu ise, tarihsel
diyalektiğin gösterdiği gibi, Kürtlerin özgürlüğünden
geçmektedir. Bana yönelik komplonun çözülmesi ise bu özgürlüğün kaderini
belirleyecektir.
III. BÖLÜM
Komplo ortamının oluşmasında
bazı felsefi ve siyasi yaklaşımlar
Özelde Atina'da, genelde Avrupa'da şahsıma yönelik
olarak gerçekleştirilen komplovari yaklaşımların,
sıradan bir kişiye karşı tesadüfen veya Savcı'nın
çok ustaca ve en ince ayrıntılarına kadar sözde anlatmak
istediği gibi olmadığı kesindir. Çok açık
olmasına rağmen, yine de bu yaklaşımları doğru
ele alıp yorumlamak, tarihi olduğu kadar çarpıcı
gelişmeleri de doğuracak anlama sahiptir. Bunlar şahsımla
sınırlı olsaydı, bu kapsamda bir savunmayı gerekli
görmezdim. Kişiliğimde bir halk ve dostları 'vurdumduymazlığa'
getirilerek muazzam bir emeğin ürünü olan özgürlük çabaları,
çıkarlar uğruna en alçakça biçimde peşkeş çekilmek
istenmiştir. Şüphesiz komplo ve ihanette suçu sadece Atina
oligarşisine yüklemek doğru değildir. Çok tarafı
vardır. Hepsini sınırlı da olsa özlüce ifade etmek büyük
öneme sahiptir. ABD'nin hesaplarından AB'nin hesaplarına, bazı
Arap ülkelerinin tutumundan İsrail'in ve Rusya'nın
çıkarlarına kadar çok sayıda devlet düzeyinde siyasi gücün rol
oynadığını belirtmek gerekir. Neden sorusuna verilecek
yanıt, şüphesiz Kürt olgusundaki zayıflıklar ve sorunun
ucuz hesaplara kurban edilebilecek özelliklere sahip olmasıdır. Tarih
boyunca hakim işbirlikçi tabakalar da dahil, üzerinde hüküm süren güçler,
fazla bedel ödemeden diledikleri gibi bu alanı halk ve ülke olarak
kullanabilmişlerdir. Hesap sorabilecek bir aydın siyasi güce
yeterince sahip olunamamıştır. Bir şeyler yapmaya
kalkanlar, eğer onurlarını koruyarak sonuç almak
istemişlerse başlarına felaketler
yığılmış, hesabını sonradan soranı da pek
olmamıştır. Yakıştırılan, 'alavere-dalavere,
Kürt Mehmet nöbete' deyişi adeta bir kural olmuştur. Çok acı da
olsa söylemek durumundayım ki, kerhane işletmesinde, patron, bekçi ve
kullanılan kullar ilişkisinde bir ticaret ve yaşam
mantığı vardır. Az çok herkes ne
yaptığını bilir. Kader felsefesine derinden boyun
eğerek, gereken neyse düzeni öyle sürdürüp giderler. Kürdistan ve içindeki
Kürt toplumsal olgusu o hale getirilmiştir ki, kırk haramilerin
soygun düzeninden bile daha geri insanlık dışı uygulamalara
sahne olmuştur. Ne doğru dürüst hesap alanı ne de soranı
vardır. En başta kendine karşı katmerli ihaneti ve
yabancılaşmayı yaşayan sözde Kürt bireyi, üstteki
işbirlikçisinden en diptekine kadar kendi öz varlığına
karşı ya kara cahil, ya ukala-lafazan, ya da çok bilinçli hain
durumundadır. Bir tavuk ve köpek için adam vurur, ama tarihin artık
kanıtlanmış ilk büyük insanlık devrimi olan 'neolitik
devrimi' gerçekleştiren kültürün toplumsal dokusunun ayakta kalan en eski
halkı olduğu halde, en azından 15 000 yıllık
biçimlenen kültürel varlığa sahip çıkmaya, bunun için bir damla
ter dökmeye yanaşmaz. Ucubelik, ironi buradadır. Tüm lanetlilik,
zorbalık, yalan ve gerilik bu gerçeklikte gizlidir. Benim çıkışımın
en genel anlamıyla bir özgürlük hareketi olma imkanlarını ortaya
çıkarması, bu tabloyu baştan aşağıya sarstı.
İşbirlikçisinden tüm stratejik çıkar sahibi devletlere kadar bir
araya gelerek tedbir geliştirmeye çalıştılar. 1990'lar
sonrası bunun yoğun çabasına tanıktır. Özellikle ABD,
AB, Rusya ve Ortadoğu ülkeleri çok ilgilendiler. Benim basit bir kukla
olarak kullanılmayacak durumda olmam, her odağı kendi
çıkarlarına göre bir PKK ve Kürt politikası geliştirmeye
itti. Bu politikaların da önünde en büyük engel olduğum
anlaşılınca, beni dışlamaya ve giderek tasfiye etmeye
niyetlendiler. Asgari temel insan hakları ve demokratik
yaklaşımlar esirgendi. Kendi Kürt işbirlikçilerine alan açmak
için açık veya gizli işbirliğine yöneldiler. Özellikle
Iraklı Kürt işbirlikçilerle Türk, ABD ve İngiliz yetkilileri
Ankara-Londra-Washington hattında işi resmi bir antlaşmaya kadar
vardırdılar. Bunun başarısı için AB nötralize
edilirken, Atina oligarşisi maşa olarak kullanılmaya
çalışıldı. Komplonun dayandığı zemin,
gelişim felsefesi ve siyaseti böylesi bir öze sahiptir. Eğer kendime
ve şahsımda Kürt halkına ve dostlarıma karşı
oynanan komplo ve ihaneti büyük bir onur savaşına
dönüştüremezsek, lanetli tarih bir kez daha hükmünü icra etmiş
olacaktır. Halbuki yalnız bu olaya ilişkin yüzleri
aşkın can yoldaş, genç kız ve erkek kendilerini cayır
cayır yaktılar, kurşunlara hedef oldular, tutuklandılar.
Sırf onların anısına, olaya kapsamlı yaklaşmak
gereği tartışmasızdır. Daha da ötesi, lanetli tarihin
tekerrürünü önlemek özgürlük devriminin başta gelen görevidir. Tarihsel
kırılmayı lanetli kölelikten özgürlük yönüne doğru
çevirmek, bu görevin başarısı olacaktır.
a- Bir heyula gibi ta çocukluktan beri peşimi bırakmayan
kuşkulu yaşam felsefemden hiç emin olmadım. En özgür
sanılan koşullarda bile, bazen sert bir kayanın deliğinden
geçiş yapamamanın, ter içinde kabuslu bir uykudan uyanmanın,
uçarken bile nefessiz ve hareketsiz kalmanın çokça görülen rüyaları
bu kuşkulu yaşamın uykulara sızmış halidir.
Yanımdaki anam başta olmak üzere, tüm insanlık hiç de bana
özgürlüğümü tanıyacak, ona saygılı olacak gibi
gelmiyorlardı. Kitaplarda aranan doğru, gittikçe dipsizleşen bir
kuyuya dalış gibi geliyordu. Her ana baba çocuk
doğuşlarını bir rahmet gibi kutlarken, bana büyük bir günah
gibi geliyordu. Ortadoğu toplumundaki birey için mutluluk, gerçekleşmeyecek
bir şey gibidir. En mutlu olunması gereken gelinlik güveylik
anları bile, bana büyük ve iğrenç günahların
başlangıcı gibi gelirdi. Bir yerlerde büyük eksiklik ve
yanlışlık vardı. Ama nerede? Belki de kendimi
hatırladığımdan beri, çok istense de hiç kimsenin
dokunamayacak yardımından ötürü bu arayışı tek
başıma yapmak zorunda olduğumu büyük kaygı, korku ve
endişeler biçiminde fark ediyordum. Ucuz ve yanlış
yaşamayacaktım. Doğru olmadan yaşanmayacağına
göre, doğrunun kendisi nasıl bulunacaktı? Şimdi gelinen
aşamada bu sorulara cevap verebilecek güçteyim. Komplonun kendisi ve
dayandığı gerçekler, cevabın netleşmesinde hayli
etkili oldular. Bu cevabın temelinde içinde doğup şekillenilen
toplumun ilk elden doğrudan tanımlanması vardı. Ne var ki,
Kürt toplumu belki de eşine ender rastlanılan,
varlığını koruyamayan, dağılış
sürecindeki öznellikten yoksun, paramparça objelerden ve maddi parçalardan
öteye bir görüntü vermiyordu. Adeta dilsiz, sağır ve
köleleştirilmiş kalıntı bir varlık görünümünü
yansıtıyordu. Bizzat bu görüntüye bakarak gerçeği
bulamayacağımı, hele hele diğer örnekler gibi bu
duyarsız parçalardan bir özgürlük gücü
oluşturamayacağımı endişeyle hep kendime itiraf
etmiyor değildim. Gerçekliği, arayış yürüyüşünü, tüm
insanlık ve ardındaki evren üzerine yapma gereği erkenden ortaya
çıkan bir anlayıştı. Belki de çocukluğumdaki
eğilimim de buydu. Aile ve köy yasalarına hiç uymadım. O
koşullarda bile doğruları kendi çocukluk eğilimimde
bulacaktım. Çevreyle zıtlaşmamak, yanlış
anlamalarını önlemek için örnek kabilinden 33 Kuran suresini
ezberledim; namaz kıldım, kıldırdım. Siyasal Bilgiler
Fakültesi son sınıfına kadar ilk sıralarda yer alan bir
öğrencilik yaşamım oldu.
Bunlar görüntüyü kurtarmaya yetiyordu. Fakat benim için tümünün
anlamı, sadece gerçeğin arayışı için gerekli
koşullardan bazılarını oluşturmaktı. 1970'lerde
başlayan devrimcilik içinde görüntü de gerekli her şey
yapıldı. Örgüt kuruldu, hatta diplomasi bile yapılmaya
çalışıldı. Biçimde Kürt ulusal kurtuluşu dünya
örneklerine benzetilmeye çalışıldı ve çok da mesafe
alındı. Ama gerçekten itiraf etmeliyim ki; bütün bunlar beni tatmin
etmediği gibi, adeta içimi kemiriyordu. Yanlışlık devam
ediyor, eksikliğimi gideremiyordum. Daha da ilginç olanı şudur:
Annem de çocukken sürekli beni ahıra kadar götürüp boğdurma sahneleri
düzenliyordu. Güya kendine göre terbiye edip akıl verecekti. Tabii ki
benden umutları olduğu için bunu yapıyordu. Tüm
yaşamımın seyri giderek bu minval üzeri yürüdü. Devletin fiilen
ve resmen dayattığı idam, bu sürecin son sembolik ifadesi oldu.
Bunları anlatmam gerçeğin yarısıdır. Diğer
yarısı, her zaman bazı bağlılarım ve övücülerim
de oldu. Benden bin defa daha fazla bağlı ve değerli binlerce
insanı nasıl inkar edebilirim? Köyün kızından
kadınına, en güçlü öğretmenlere ve hayatın en cesur
insanlarına kadar, binlerce büyük bağlılık sahipleri
vardır. İsa çarmıha gerildiğinde etrafındakiler sadece
ağlayabildi. Muhammet öldüğünde cesedi üzerinde üç gün iktidar
tartışması yapıldı. Lenin öldüğünde kimse kendini
öldürmedi. Ama tutuklanmam ve sonra teslim edilmem üzerine, Kürt
halkının evlatları, oğul ve kızlarının
yüzlercesi kendini cayır cayır yakarken, acaba ne demek
istiyorlardı? Kendini bomba yapıp patlatanlar neye öfkeliydiler?
Hangi gerçekler onlara bunu yaptırıyordu? Önünü bizzat
almasaydım binlercesi daha hazırdı. Bunlar Özgürlük hareketinin
bir yöntemi olarak değil, benim etrafımda gelişen
olaylardı. Hepsini çözmek olmazsa olmaz kabilinden bir görevdi. Buna
karşıtlarımın acı ve öfkelerini de eklemeyi
unutmuyorum. Kürt olgusu, sorunsallığı içine daldıkça, tam
bir insanlık trajedisine dönüşüyordu. Korkum başıma
geliyordu. Lisedeyken yazdığım bir edebiyat kompozisyonunda
başlık, "Sen benim hiç doğmayan çocuğumsun"
biçimindeydi. Çok saydığım hocam hep on numara vermeyi ve
olağanüstü övmeyi bu sırada yapıyordu. Atina ve Avrupa'nın
beni istemezliğinin altında bir zihniyet savaşının
olduğunu giderek daha çok fark ediyordum. Ben ne verili feodal
yaşamı ne de Avrupa yaşamını kabul ediyordum. Bunlar
şahsımda doğuş yapamayacak sistemlerdi. Onlar beni niye
kabul etsinlerdi? Peşinde olduğum yaşamı ise
bulamıyordum. Milyonlara mal olmuş Moskova merkezli Kabe'ye
uğradığımda, dinini inkar etmenin bütün gereklerini
hoyratça yerine getiriyorlardı. Asya, Afrika ve Avrupa'da bana yer yoktu.
Amerika 'yakalarsam teslim ederim' derken, tarihte her zaman resmi toplumun
egemen güçlerinin yalın, soğuk, vicdansız ve tam
çıkarına göre mantığını tereddütsüz yürütüyordu.
Kürtler için özgürlük arayışım tam da dünya çapında bir
maceraya dönüşmüştü. Fakat ne acıdır ki, kendimi bile henüz
tam tanıyamamıştım. Kürtlere nasıl özgürlük
sunabilecektim? Bırakın özgürlük vermeyi, her karşıma
dikilen örgüt içindeki ve karşısındaki gözü açık güçler,
adeta "5000 yıllık genelev düzenimizi bozdurmayız"
dercesine kendilerini dayattıkça dayatıyorlardı. Bu kadar
düşmüş ve mallaşmış bir toplum ile karşı
karşıyaydım. Fakat çıkmayan candan umut kesilmez misali
arayışı sürdürecektim. Komplo sürecinin en hızlı ve
yoğun döneminin dersleri şüphesiz yakıcı ve öğretici
olacaktır. Benzerlerine ancak Buda ve Zerdüşt örneklerinde
rastlanabilecek koşullardan bahsederken, belki de mütevazı
kalıyorum. Bu koşullar öğretir; hem de yalın ve
çarpıcı bir biçimde.
Sonuç olarak, toplum kavramını kendince doğru
tanımladığım kanısındayım. Kilit mesele, toplum
kavramının kendisini tüm boyutlarıyla doğru
tanımlamaktır. Bu konuda da hemen belirtmeliyim ki, Sümer rahibi
orijinal mitolojiyi yaratırken, belki de şimdiki hakim bilimin Avrupa
sosyologlarından daha fazla insani gerçeklere yakındı. Avrupa
bireyciliği, toplumun ve ekolojisinin katliamcısı konumuna
düşmüştür. Bilginler (eleştirisiz, düzenin emrindeki bilginler)
gerçeğin kasaplarıdır. Gerçeği parça parça edip
'şuradan ye, buradan ye' diyen kasabın bir hayvan üzerinde
yürüttüğü doğramayı, onlar tüm doğa ve toplum üzerinde
yürütüyorlar. Önce 'deneme ve gözlem yöntemi' dediler, tanıdılar.
Sonra 'uygulama ve pragmatizm dönemi' dediler, yiyip bitirdiler. Bu
anlatımın dışında hiçbir şey, atomu insanlık
üzerinde patlatmayı, çevrenin topyekun yıkımını izah
edemez. Kapitalist toplum üzerine çok yazıldı. Ama hakkında
söylenmesi gereken en doğru söz söylenmedi. Sümer rahibi köleci
sınıfın yükselişini bal gibi bilerek, 'tanrılar ve
dışkılarından yaratılan insan' mitolojisini
yaratıyordu. Avrupa uygarlığının bilim rahipleri ise,
aynı olguyu yarı cahilce yeniden yaratıyorlar. Hiç kimse,
"Sümer mitolojisinde gerçeklik pek aranmaz. Avrupa merkezli bilimde ise
sürekli deneyle kanıtlanan bilim vardır" demesin. Sümer
mitolojisinin insani yaşama yakınlığı, bin kat daha
bilimsel olguya yakınlığı ifade eder. Önemli olan toplumu
kasaplar gibi parçalamadan yaşamaksa, Sümer bilginleri ve ardı
sıra gelen peygamberler sınıflı anlamda bile
insanlıkla dopdoluydular. Onlar kutsallık derecesinde insan
yaşamına yakın idiler; ona değer verirlerdi. Avrupa
uygarlık sosyologları, atom ve çevre yıkımından ve
genelde tam bir soyguna dönüşen finans kapitali ve krizlerini
yaşadıktan sonra yavaş yavaş imana gelir gibi
yapıyorlar. Bir özeleştirisel sürece girdiler. Bazıları her
şeyi kaybetmemek için bunu yapma gereğini kavramışa
benziyorlar. Konuyu biraz da Sokrates ile
bağlantılandırırsam, durumum daha iyi
anlaşılabilir. Sokrates de büyük merak içinde, insan
tanımını doğru yapmak istiyordu. Önüne çıkan herkesi
sorduğu sorularla, yanlışlıyordu. Yöntemi
yanlışlamaydı. Bunu kasten yapmıyordu. Atina toplumunun
yalanın içinde debelendiğini böyle kanıtlıyordu. O zaman
Atina toplumu ya kendini yalancı olarak kabul edecek ya da Sokrates'i
yaşatmayacaktı. Yalanla doğrulamanın en sert bir dönemine
girilmiştir. İddianamenin temel iddiası, 'Sokrates'in gençlerin
kafasını karıştıran yeni tanrılar icat
ettiği' biçimindeydi. Tanrısallık, toplum kavramının
en yüce ve kutsal anlamlı tanımını ifade eder. Özünde
toplumun en yüce ifadesidir. Eğer Sokrates bunun doğru olmadığını
sürekli yanlışlama yöntemi ile kanıtlıyorsa, tabii ki yeni
doğruluk tanrısının bir peygamberiydi. Kendimi peygamberce
addetmeye ihtiyaç duymuyorum. Ama o tarz yüceliklerden haber vermeyi insanlığa
karşı temel bir görev belliyorum. Merakımı ciltler dolusu
sosyal bilim analizleriyle de ifade edebilirim. Fakat demek istediğim
anlaşılırdır. Resmi dünya kapitalist sisteminin beni kabul
etmemesinin sebebi, onların
tanrılarıyla uyuşmamamdır. Topyekun tavrının
altında bu mantık yatar. Tarihte umut arayışları hep
hakim sistemlerin kıyılarında, dağların ve çöllerin
kuytularına sığınmış topluluklarında
aranır. Kürt toplumsal olgusu, hem coğrafya hem de insan olarak
kıyıdaki bu kuytu köşelerden biridir. Kaybolan temel insani
gerçekliğinin toplumun hayati kavram tanımlamasına zemin
sunabilecek özellikler taşıdığının
başından beri farkındaydım. Her temel bilimsel esrarın
doğru tanımı yakalaması gibi, benim de bu alanda ısrarla
toplumsal kavramı tanımlamayı doğruya daha yakın
yapmam anlaşılırdır. Çağın verili toplumunu
çözmeden, onu aşacak sisteme ulaşılamaz. Kapitalist dünya
sistemi krizi daha da derinleşerek sürecektir. Sonun ne
olacağını yapılacak çözümleme gücü belirleyecektir. Daha
iyisi de, daha kötüsü de çıkabilir. İnsan toplumu insanın
zihniyet gücüyle belirlenir. Akıl yasalarının,
yaratıcı ve gelişimsel rollerinin en geniş ve
hızlı olduğu olgudur insan toplumu. Fizik yasalarıyla,
bitkisel ve diğer hayvansal canlılar dünyasının yasalarıyla
niteliksel farklılıklar içerir. Önemli olan, toplumun dönüşüm
yasalarının gücüne ve bilincine ulaşmak, toplumun yeniden
yapılanmasını bu oluşmuş bilim gücüyle
yaratmaktır. Reel sosyalizmin kaba materyalist determinist felsefesinin
asıl tehlikesi, toplum yasalarını fiziksel yasalarla
özdeşleştirmesidir; kendiliğinden bir ilerleme
anlayışına veya çağdaş kaderciliğine kendini koy
vermesidir. Kaldı ki, gerek makro fiziğin gerekse mikro fiziğin
buluştuğu yeni gerçeklik, kesintisizlik ve düz çizgide determinist
gelişme yasalarının olmadığına ilişkindir.
Tüm olgular arasında bir 'kaos aralığı' vardır. Bu
aralık olmadan hiçbir niteliksel gelişmenin
sağlanamayacağı anlaşılmıştır.
Günümüzde evren ve doğaya ilişkin bakış
açımızın, en azından Rönesansta yaşanan dönüşüm
kadar bir dönüşüme ihtiyaç olduğu biriken bilimsel verilerin de bir
sonucudur. Sistemin kaosunun, dünyaya temel bakış
açımızı niteliksel dönüşüme tabi kılmadan
aşamayacağımızı iyi bilmeliyiz. Zihniyet devrimi
derken bu kast edilmektedir. Yeni bir Sümer mitolojisine ihtiyaç yoktur. Sümer
tarzı tapınak gerçekliklerine de aynen başvurmayacağız.
Ama bu tapınakları da küçümsemeyeceğiz. Havrası, kilisesi
ve camisi de dahil, tanrısal tapınakların en orijinallerinin
Sümer zigguratları olduğunu derinliğine kavramalıyız.
Zigguratlar rahiplerin yoğunlaşarak uygarlığın kavram
ve temel yapı biçimlerini oluşturdukları merkezlerdir. Bu
tapınaklar ve daha sonraki büyük çile merkezleri, tasavvuf, gizim evleri,
kehanet merkezleri, oruçlar, namazlar bu geleneğin gelişen ve
yobazlaşan biçimleridir. Aynı iz üzerinde sanat evleri, tiyatrolar,
edebi, felsefi ve bilimsel disiplinler oluşmuştur. Küçümsenmemeli
derken bunu kast ediyorum. Günümüzde kaostan çıkışın
tapınakları nerede ve neler olmalı sorusu
yakıcıdır. Şüphesiz geçmiş, taklit edilerek
yaşanmaz. Ama gelenek temel alınmadan, yeni olan da yaratılamaz.
Şimdiki üniversite, bilim merkezleri ve think thank kuruluşları
bu amaçlara hizmet etmekten uzaktır. Buralar bir nevi kişisel
kurtuluş kağıtlarını, muskalarını
dağıtan yerler durumuna gelmişlerdir. Bir dönem Mısır
uygarlığında 'ahreti kurtarma senetleri'
dağıtılırdı. Günümüzün diplomaları da bir nevi
'dünyasını kurtarma senetleri' gibidir. Bu yaklaşımla
mevcut kaostan yeni toplumsal yapılanmalar doğmaz. Aynı
zihniyetle kurulan ister muhalif, ister düzen partileri ve
kuruluşları olsun, yeniliği yaratamazlar; en çok düzenin reform
ve restorasyonuna katkıda bulunabilirler. Nitekim kurulan devrimci parti
ve hareketler de benzer akıbetten kurtulamamışlardır. Ciddi
bir toplumsal yenilenme ve sistem kuruluşu için en basitinden 'sosyal
bilim merkezleri' diyebileceğimiz, temel idrak ve irade merkezlerinden
başlamak da verimli sonuçlar verebilir. Sosyal bilim merkezlerinin
rahiplerin kutsallığında, en çağdaş bilim
adamlarından, disiplinli çalışma gücüne kadar özellikleri
kişiliklerinde yoğunlaştırma hedefi ve gücü olanlardan
oluşması işin özü gereğidir. Bir anlamda din
adamının mabedi, filozofun okulu, bilim adamının da
akademisi, bu merkezlerde bir sentez oluşturup insan toplumunun tüm hayati
sorunlarına gerektiğinde kırk yıl çile çekerek yanıt
arayacaklardır. Kapitalizmin toplum ve birey katliamını ancak bu
tür merkezlerin gücüyle durdurabiliriz. Bu merkezler devrimci partilerin
ideolojik büroları olmadığı gibi, basit buluşlarla
yetinen bilim adamlarının tez oluşturma mekanları da
olamaz. Siyasete yön veren filozof yönetim merkezleri de değildir. Ama
gerektiğinde toplumun tüm kurumsal ve bireysel unsurlarına
değişim gücünü, bunun bilinci ve iradesini verecek erdemde ve
yetenekte kurumlardır. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de insan
toplumu için vazgeçilmez beyin kurumlarıdır. En çok kapitalist
sistemde toplumun beyinsel kurum merkezleri tahrip edildiği için, belki de
tarihin hiçbir döneminde görülmeyen bir ihtiyaçla bu merkezlerin
inşasına girişmek gerekir.
Kendi şahsımda Avrupa uygarlığıyla olan
çekişmemden çıkardığım en temel sonuçlardan biri de
budur. Komplo ve ihanet sürecine verdiğim en anlamlı
yanıtın böyle olması gerektiğine inanmak kadar, bunun için
çalışma azim ve kararlılığını tek
kişilik tutukevinde sürdürme onuru içindeyim.
b- Türkiye Cumhuriyet yönetimlerinin Kürt olgusu ve sorununa
yaklaşımları, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminden
daha geri, inkarcı ve çözümsüz olmuştur. Halbuki Kürtlerin
cumhuriyetin kurucu bir öğesi olduğu bizzat Mustafa Kemal tarafından
yayınlanan çok sayıda emir ve mesajlarında açıkça dile
getirilmektedir. Bunda şüphesiz 1925-38 isyan sürecinin cumhuriyetin
varlığına ilişkin derin endişeler yaratması
belirleyici etken olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün en son bu konudaki
konuşması 1924 İzmit Konferansı'nda
yapılmıştır. Öz olarak da Kürtlere kapsamlı bir
özgürlük statüsünün tanınacağı biçimindedir. İsyanlar
sonrası temel politika ise, meseleyi küllendirme ve yok sayma biçiminde
geliştirilmiştir. En sıradan bir Kürtçe alfabe ve türkü kaseti
bile soruşturma ve yargılama konusuna dönüştürülmüştür.
Kürdüm demek kriminalize edilmiş, her Kürt kendi
varlığından korkar ve dolayısıyla kaçar hale
getirilmiştir. Olgu ve sorun tam bir kabusa dönüştürülmüştür.
Devrimci gençlik bu kabusu ancak Deniz Gezmişlerin idam sehpasında,
"Ben Türkler ve Kürtlerin özgürlüğü ve kardeşliği için
ölüme şerefle gidiyorum" soylu tavrıyla
yırtmıştır. PKK'nin kuruluşu ve 15 Ağustos 1984
Hamlesi ise, bu uyanışın yönetim tarafından bir sendrom
halinde anlaşılmasına yol açmıştır. Sorunu
tarihsel ve toplumsal boyutları içinde ele almak yerine dehşetle
karşılamış, sınırsız operasyon ve
işkenceler uygulanmıştır. Kim soruna dokunursa vatan haini
muamelesine tabi tutulmuştur. Tüm iç ve dış ekonomik ve kültürel
politikalar sorunun inkar ve bastırılmasına seferber
edilmiştir. Bu çerçevede en çarpıcı politika diplomasi
alanında sergilenmiştir. Tüm Türkiye dış politikası
genelde Kürtlerin, özelde PKK'nin tecrit ve reddine
ayarlanmıştır. Dünyada bunu bilmeyen kalmadı. Tabii bu politikanın
başarılı olması için Türkiye'nin elde olan tüm
olanakları bir yatırım malzemesi olarak
kullanılmıştır. Bir devleti istediği tavra çekebilmek
için ne istemişse vermeyi politikasının başarısı
olarak algılama mantığına bir kural derecesinde
sapılmıştır. Sanki bir kutsal ilkeymiş gibi
büyütülmüştür. Öyle ki, bu yüzden hem hazin hem de ironik ve paradoksal
olarak, Kuzey Irak'ta yarı Kürt devletinin doğuşunda, Türkiye
Cumhuriyeti'ne bizzat ebelik yaptırılmıştır. Yani
istemediğini tam da kendi eliyle doğurtmuştur. Bu noktaya
nasıl gelindiğini anlamak için, biraz daha yakından bakmak
gerekir.
Türkiye, stratejik bir yardımının
dokunabileceğini sanarak, İsrail ile 1996'da tam bir stratejik
ittifaka yönelmiştir. Bu ittifakla Suriye üzerinde savaş tehdidi en
ileri noktaya kadar tırmandırılmıştır. Aynı
mantıkla ABD ile ortaklık da stratejik düzeye yükseltilmiştir.
Yeter ki PKK'yi terörist ilan etsin, ne isterse kabul görecektir. Özellikle
ekonomik alanda AB ülkeleri ne istiyorlarsa keyiflerine uygun sonuca
bağlanmıştır. Rusya ve bağlısı
Bağımsız Ülkeler Topluluğu'na aynı mantıkla
yaklaşılmıştır. Rusya'da
barındırılmamam için başta Mavi Akım Projesi olmak
üzere geniş ekonomik çıkarlar sunulmuştur. Laiklikten vazgeçme
pahasına, PKK aleyhinde sonuç almak için, İran ve Suudi Arabistan
politikaları cumhuriyetin temel bakış açısından
koparılmıştır. Türk-islam sentezi adı altında
antibilimsel bir paradigmaya kayılmıştır. Bu havuç
politikalarının yetmediği yerlerde ise, son haddine kadar tehdit
politikaları devreye sokulmuştur. Suriye'ye, Yunanistan'a ve
bulunduğum zaman İtalya'ya karşı da izlenen yol bu
olmuştur.
Bu politikaların sonucu tam bir 'Pirus zaferi' olmuştur.
Taviz vere vere, Türkiye kendi tarihinin en derin krizine itilmiş; iki yüz
elli milyar dolar borca boğulmuştur. AB'ye girebileceği halde
dışında tutulmuştur. Kuşkulu bakış tüm Arap
ülkelerinde derinleştirilmiştir. Son yaşanan Irak tezkeresi
meselesiyle aynı kuşkulu bakışa İsrail ve ABD de dahil
olmuştur. Türkiye ile dünya ilişkileri diplerde seyretmiştir.
İran kazanılmak şurada kalsın, Suriye ile birlikte "Ya
biz ya ABD-İsrail" ikilemiyle en kritik ilişki noktaları
haline getirilmiştir. Bu biçimde kendini zayıflatan Türkiye
Cumhuriyeti, içte temel ideolojik yörüngesinden uzaklaşmış,
dışta ise baş tehlike saydığı Kürt sorununu kendi
eliyle en sakıncalı pozisyona itmiştir. Bu gerçeklik içinde
Türkiye'nin konumunu en yakından takip eden ABD'nin, Yunanlılar
eliyle bana karşı geliştirdiği komplo ne anlama
gelmektedir? Açık ki fazlaca zayıflatılmış bir Türkiye'nin,
'benim' karşılığımda kendisine teslim olacak kadar
bağlanacağına inanmıştır. İster ölümüm ister
dirimin Türkiye'nin elinde bir bomba olarak duracağını çok iyi
bilen ABD, Yunan ve hatta İsrail üçlüsü, böylelikle Türkiye'ye
ilişkin taleplerini rahatlıkla karşılayacaklarına emin
olmuşlardır. Ne de olsa 'en tehlikeli düşmanlarını'
eline vermişlerdi. Kıbrıs ve Ege meseleleri daha rahat ele
alınacak, İsrail çizgisi en güvenilir dostlukla yürütülecek, ABD'nin
en güvenilir müttefiki olarak talep edilen her yere koşturulacaktı.
Daha İtalya'dayken kendi kendime şöyle demiştim: Beni bu kadar
güçten isteyeceklerine, en temel insan hakları
karşılığında beni benden isteseler daha
akıllıca olmaz mıydı? Aslında Özal, Erbakan ve ordunun
dolaylı mektuplaşmaları, doğrunun bu yoldan geçtiğini
geç de olsa fark ettiklerini gösteriyordu. Ama, yerleşik politikanın
gücü, yeterince cesaretli ve çözümleyici olmalarına elvermiyordu.
Böylelikle çözümsüzlük çözüm oluyordu. Tıpkı basit bir örnek olarak
Kıbrıs'ta da çözümsüzlüğün çözüm olarak görülmesi gibi. Sonuçta
ise, ülkenin hayati çıkarlarının tıpkı AB ve Irak
konusunda görüldüğü gibi tehlikeye düştüğüdür. Helen Cumhuriyeti
ile ilişki de bundan farklı değildir.
Sonuç olarak, Kürt olgusu kapsamında bana sendromatik
yaklaşım tam saçmalama sınırlarına
varmıştır. Elde edilen ise istenilenin tersi olmuştur.
İddia ediyorum, Irak'ta Kürt milliyetçiliğinin denetimine
bırakılan Kürt sorunu, bundan sonra her an patlamaya hazır bir
bomba halinde Türkiye'nin en zayıf yeri olarak karnının dibine
yerleştirilmiştir. Tıpkı 1925'lerde dayatılan isyan
süreci gibi, bu süreç de cumhuriyete seksen yıl kadar büyük kayıplara
yol açtıracaktır. Aynı sağlıksız
yaklaşım, bir o kadar, hatta daha yıkıcı olarak
kaybettirebilir. Deniz Gezmişler iliklerine kadar 'Bağımsız
ve Özgür Türkiye' sevdalısıydılar. Kürtler de bu onurdan pay
istiyorlardı. Bu şiarın Mustafa Kemal Atatürk'ün de karakter
şiarı olduğu inkar edilemez. Doğru politikayı bu
şiarda aramak gerekir. Atatürk, Helen Cumhuriyeti'nin ünlü devlet
adamı Venizelos'la bu şiar altında dostluk kurmuş,
sorunları çözmeye çalışmıştır. Kürtlere de
yaklaşımının özü buydu. Ama 1925 isyanıyla
İngilizlerin Musul-Kerkük'e dayalı komploculuğu bu
politikayı boşa çıkarınca, her iki taraf sadece kaybetti.
Sonuçlar hep 'Pirus zaferi'ydi. Eğer tarihten ders almak yaşamın
başarısının vazgeçilmez esası ise, bu Pirus zaferleri
için asla savaşılmamalı ve bu tür savaşlara yol açacak
komploculuğa fırsat verilmemelidir. Bu tür komplolara açık
yaklaşımlara da bir daha düşmemeli ve fırsat vermemeliyiz.
c- Komplo ve ihanetin geliştirilmesinde zayıf dostluk ve
yoldaşlık ilişkileri de oldukça etkili olmuştur. Daha
çocukluktan beri güçlü arkadaş bulamama korkusu, bu süreçte adeta
yalnız başıma ve çaresiz bırakılmamla
kanıtlanmıştır. Sağlam dostluklar ve
yoldaşlıklar için olağanüstü çabalar harcanmasına
rağmen, anamın çocukken öngördüğü kehanet gerçekleşmeye yüz
tutuyordu. Halen hatırlıyorum: Benim arkadaş ve dost
canlılığımı görünce, "Ahmak, bırak
bunları. Çıkarları için seninledirler, senin istediğin gibi
çalışmaz ve seninle olmazlar. Boşa çıkar, yalnız
kalırsın" derdi. Demek ki, hayat tecrübesi çocuk hayallerinden
daha gerçekçiymiş. Tabii ben hala toplumsal yaşamın, soylu
dostluk ve arkadaşlıklar olmadan anlamlı ve yaşanmaya
değer olmayacağına dair inancımı koruyorum. Doğu
kültüründe daha kalıcı izleri kalmış olmasına
rağmen, Batı kültüründe dost ve arkadaşlıkların
gelişeceğini fazla gözüm kesmiyordu. Bazı Helenli ve
Avrupalı ziyaretçiler geldiklerinde, kendilerini Doğulu zihniyetle karşılıyordum.
Kendimle çelişemezdim. Arkasında ne kadar derin bir bireycilik ve dar
menfaatçilik olsa da, bunları hakiki dostlar gibi karşılamak
durumundaydım. Benim için bu bir karakter meselesidir, bilinç meselesi
değildir. Bir çocuk veya yoldan saptıran bir kadın da olsa,
dostluk için gelmişse, bakış açıma göre sonuna kadar
inanacaktım. Bu yaklaşımın, 20. yüzyıl
politikacılığı içinde felaketlere açık olduğu
başından bellidir. Fakat bu konu basit bir bilme, inanma meselesinin
de ötesinde, iki farklı ve köklü zihniyetin varlığıyla
bağlantılıdır. Temelinde sınıflı
hiyerarşik toplum uygarlığının rol verdiği
'politika için her araç mubahtır' anlayışıyla, 'kamusal
politik alan en yücelikli değerler meydanıdır,
dolayısıyla en erdemli yaklaşımları gerektirir'
zihniyetini esas alan komünal toplum anlayışı yatar.
Politikacılığım, eğer tutarlı yürütülmek
isteniyorsa, tarzını da ilkesine göre oluşturacaktı.
Dıştan yaklaşanlar istedikleri kadar görevleri,
çıkarları ve hevesleri gereği beni basit amaçları için
kullanmak istesinler, ben toplum için bellediğim esas zihniyet
yapımla çelişmeyecektim. Şüphesiz bu karakterim büyük
gelişmelere de yol açmış ve benden bin kat daha güçlü binlerce
yoldaşın etrafımda buluşmasının temel nedeni
olmuştur. Bir Kemal Pir ve Haki Karer gibi Kürtlükle hiç alakalı
olmayan devrimcilerin sadece arkadaşlığımın
olağanüstü etkileyiciliğiyle hareketimizin en soylu, sadık ve
kararlı yol arkadaşları olmaları da özünde bu ilkenin bir
sonucudur. Yine olağanüstü kadın kahramanların
bağlılıkları kaynağını bu ilkede bulur. Ama
yine de gerek bilinçli, gerek kendiliğinden içten ve dıştan
türeyen binlerce çıkarcının beni ve binlerce en değerli
dost ve yoldaşı adeta kandırarak en trajik sonuçlarla
karşı karşıya getirmeleri ve hak etmedikleri kayıplara
uğratmaları da bu ilkeden yararlanan söz konusu çevrelerin eseri
olmuştur. Bu ilkesel savaş açık ki, 20. yüzyılın
zihniyet yapısına karşı Ğistisnaları
olmasına rağmenĞ sürdürülmek durumundadır. Bu ilkeden
vazgeçmemek kadar, duyarlı olmak da bir o kadar önemlidir. Aksi halde reel
sosyalizm de dahil, birçok iyi niyetli kişi, hareket ve toplumsal düzenin
başına gelen akıbeti paylaşmaktan kurtulamayız.
Atina girişimim Yunanistan'daki dostlar ve temsilcimizin
oluruyla bu zihniyet temelinde olmuştur. Belki onlar da ilişkide
bulundukları devlet başta olmak üzere, kurum ve kişileri fazla tanımıyorlardı.
İlişki anlayışları basit bir memur ilişkisinden
öteye gitmediği için, her tür kandırılmaya müsait olması
kaçınılmazdı. Kullanıldıkları açıktır.
Birçok alandaki ilişki gerçeğinin de bu kapsamın
dışına taşabilecek güçte olmadığı bir
gerçektir. Özcesi, ayak basılan zemin her türlü kandırılmaya
elverişlidir. Kayıp kaymamak o anın koşullarına
bağlı bir şanstır. Unutmamak gerekir ki, hayatın henüz
aşılamayan bir gerçeği de bu yönlü akmasından ibarettir.
Savcılık iddianamesinde sanki Yunan devletinin
istememesine, hatta engelleme çabalarına rağmen girişimimin
gerçekleştirildiğine vurgu yapılarak böyle olduğuna özel
önem verilmektedir. Temsilcimiz, dostlarımız ve ben bu nedenle
suçlanmaktayız. Hukukla ilgili yanı bir tarafa bırakalım.
Burada esas kullanılan bizlerin dürüstlüğüdür. Baştan itibaren
içinde ihaneti gizleyen bir yaklaşımla ayaklarımızı
kaydırıp kendi amaçları için mükemmel bir politik malzeme olarak
değerlendirme söz konusudur. Tarih araştırmacıları,
ileride bu tezgahın nasıl kurulduğunu bütün boyutlarıyla
açığa çıkaracaktır. Dürüstlüğümüz, dostluk ve
yoldaşlık anlayışımız, ABD ve Yunan devletinin en
sorumlu yöneticileri tarafından 'politikanın kerizleri'
olduğumuz biçiminde değerlendirilerek
kullanılmıştır. Alet olanlar ve sıradan uygulayıcıların
çoğunun komplodan haberleri olmayabilir. Belki de çok az kişinin,
ihanet yapıldığından haberleri vardır. Açığa
çıkarılması gereken en önemli bir husus, gerçek ve bilinçli
hainlerdir.
Özellikle dostluğu kullanarak komplonun bu biçimde
gelişmesinde temel rol oynayan Binbaşı (NATO'da özel görevli,
Yunan Milli İstihbaratına atanmış) Savas Kalenderis'in
tavrı çok iyi bilinmek durumundadır. Benimle ilk ilişki
arayışından Kenyalı hainlere teslim edişine kadar en
tehlikeli rolü oynayan kişidir. Ben bu konumumu biraz da tarihsel
örneklerle kıyaslama gereği duydum. İsa olayında Yahuda
İskaryot, Sezar komplosunda Brutus gibi. Eğer onun tavrı
olmasaydı, bu komplo bu biçimde asla gerçekleşmezdi. Kenya'ya
yollanışımda (Savcı buna 'kovulma' diyor) aynen
şunları söyledi: "Yunan devletinin onur sözünü size
bildiriyorum: Orada Helenler var, güvenlik için en uygun yerdir. On beş
gün içinde de bir Güney Afrika Cumhuriyeti pasaportu hazırlanıp
verilecektir." Kenyalı haine teslim edildiğimde ise,
"Dışişleri Bakanı Pangalos'tan özel talimat geldi.
Hollanda'ya uçuyorsunuz" dedi.
Buradaki ihanetin temel özelliği dostluğun
kullanılmasıdır. İnsan soyu içinde en gaddar
düşmanlık türü budur. Düşmanınızı kurşuna
dizebilir, aslana parçalatabilir, idam edebilir, asabilir, savaş taktiklerine
göre öldürebilirsiniz. Ama bir halkın kendisi için umut ve önder
bellediği bir kişiyi, akla gelmesi bile insanı dondurabilecek
böylesine bir tutumla, tasfiyenin her türüne açık bir biçimde
postalayamazsınız. Bir devlet adına böyle bir suçun işlendiğine
dair sanırım ikinci bir örnek gösterilemez. ABD, kendi adına
karar verebilir. Ama kendi devletine dostları vasıtasıyla iyi
niyetlice gelmiş birisini asla böyle muameleye tabi tutmaz. Nitekim Rusya,
İtalya ve Suriye dahil, hiçbir devlet bu tarzı aklına bile
getirmemiştir. Peki, kendilerini, Helen Cumhuriyeti adına hareket
etmekle görevli sayan biri nasıl bu rolü oynadı? Bu nasıl bir
akıl ve yürektir? Helenizm olgusunu, onun devletleşme gerçeğini
bu soruya yanıt vermek için tanımlamaya çalıştım.
Hatta kapitalist Avrupa uygarlığına nasıl
sızdığını da bu soruyla bağlantılı ele
aldım. Bu zihniyete yol veren bir kültür çözümlenmeyi gerektirir.
Doğu kültüründe bu tür olguya yer yoktur. Başka tür
kalleşlikleri ne kadar yaygın olursa olsun, Ortadoğu'da
düşmanın çadırına bile dostlukla girene el
kaldırılmaz. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun, misafir teslim
edilmez. Tabii politik anlaşmalardan bahsetmiyorum. Eğer Helen
Cumhuriyeti adına bana, "Seni belli bir anlaşma
karşılığında ABD'ye veya Türkiye'ye teslim edeceğiz;
yasalarımız ve çıkarlarımız bunu gerektiriyor"
denilseydi, bunu yine sorun yapmazdım; politikanın gereğidir,
derdim. Dostluk adına yalanla sonuç almanın insanlık olgusunda
çok ender rastlanan bir olay olduğu kanısındayım.
Kalenderis ayrıca fanatiklik derecesinde hayranım geçinirdi. Dostluk
açısından çıkarmam gereken sonuç, bu kavramı
derinliğine ele almaktır. Yüzeysel, rasgele ne dostlukların
kurulması ve geliştirilmesi ne de kullanılması doğrudur.
Dostluk, yoldaşlıktan önce gelir. Belki de bu yönüyle
yoldaşlıktan da önemlidir. Dost seçip toplum ilişkilerinde
değerlendirmek, bütün tarihsel ve toplumsal boyutları içinde ele
alınmayı gerektirir. Savunmalarıma damgasını vuran
'toplumu tanımlama' çabamın altında da bu gerçeklik
yatmaktadır. Dostluğa, arkadaşlığa çok
yatkınlığım bilinir. Hatta tarihin ünlü destanlarında
işlenen bir Gılgamış için Enkidu, Akhileus için Patroklos
neyse, o tür dost arkadaşlar aradığım bilinir. Bir Kemal
Pir arkadaşlığı bu örneklerden herhalde geride
değildir. Felsefi yoğunluğumu derinleştirdikten sonra
şunu daha iyi fark ettim: Her şey zıddını doğurur
ve besler. Bilim artık madde karşı maddeden bahsediyor.
Elektronun zıddı pozitron oluyor. Dostluk gücümün niteliği
çapında, zıddının baş göstermesi olasıdır.
Felsefeyi yaratan Helenizm'in zihniyet yapısında bu olguları
yakalamak mümkündür. Fakat zıtlıklar olgusunda bu kadar
kurnazlaşmak, bir kültürü fazla iflah etmez. Tarihte büyük Helenizm'in
trajik çöküşünün ve küçücük bir yarımadaya sığınışının
altında bu gerçekliğin yadsınamaz ve önemli bir payı olsa
gerek. Türklerin şöyle bir atasözü vardır: "Yunandan dost,
domuzdan post olmaz." Bunda önemli gerçeklik payı var. Ama bunu tüm
Helenizm gerçeğine ve halklarına mal etmemek gerektiğine dair
inancımı da korurum. Tersine, Kürtlerin saflığına
ilişkin de çok şey söylenir. Belki de bu yüzden, devletsiz
kalmışlardır. Açık belirtmeliyim ki, dostluğu bu denli
kullanan bir kültüre, uygarlığa ve devlete sahip olmaktansa,
devletsiz ilkel komünal toplumun saf ve basit ruhu içinde kalarak, toplumsal
özgürleşmeyi bin defa daha tercih ederim. Böylesi bir halktan olmayı
da onur sayarım.
IV. BÖLÜM
Atina komplosu
hukuk devre dışı bırakılarak
gerçekleştirilmiştir
Savcı'nın deyişiyle şahsıma yönelik
Atina'dan 'kovulma' olayını bütün yönleriyle kavramak
açısından, Helen Cumhuriyeti'yle ilişki düzeyimizin doğru
tespit edilmesi gerekir. Şimdiye kadar ki anlatımımla
olayın tarihsel, felsefi ve siyasi boyutlarını en genel
çizgileriyle dile getirmem sağlıklı bir hukuki
değerlendirme için şarttır. Hukuk kendi başına bir
gerçeklik değildir. Bir devletin, toplumun temel tarihi, siyasi ve ahlaki
düzeyini yansıtır. 'Kovulma' bir düşmanca fiildir. Bu durumda
benim Helen Cumhuriyeti'nin bir düşmanı olduğumu kanıtlamak
durumundadır. Ayrıca sonucun idamdan bin beter olduğu
kanıtlandığına göre, bu 'kovulma' eyleminin en
ağır bir ceza olarak hangi hukuki kıstaslara
dayandırıldığının açıklanması
zorunludur. Öyle bir eylem ki, yüzlerce kişinin kendini yakmasına,
öldürülmesine ve tutuklanmasına yol açmıştır. Bu gerçekler
göz ardı edilerek, yargılanma asla adil yapılamaz. Soyut bir
'dost ve müttefiklerle aradaki barışı bozma' temelinde bir
suçlamanın temelden yoksun olduğu rahatlıkla açıklanabilir.
Burada anlatmak istediğim olayın, savcının anlatmak
istediği biçimle alakasının özde
olmadığıdır. Biçimsel olarak dediklerini
kanıtlamasına hiç gerek yoktur. Belirleyici olan özdür. O da,
bambaşka bir içeriktedir. Hemen İtalya örneğini vermek isterim.
İtalya'ya da Atina'dan daha habersiz, ilişkisiz giriş
yaptım. Ama İtalya Başbakanı beni 'kovmaya' cesaret ve
yetkilerinin olmadığını görerek, devlet olarak en çok
yaptıkları, hastane statüsündeki bir yerde on günlük bir
gözaltıyla bu girişimime hukuki bir yanıt vermek oldu. Aynı
Avrupa ve ulusal hukuk kriterlerine bağlı Helen devleti de bundan
fazla yetkiye sahip değildi; azami yapabileceği, izinsiz
girişten beni tutuklamasıydı. Bu durumda, sözde çok korkulan
Türkiye tehdidinin de bir anlamı kalmazdı. Kaldı ki,
tutuklanmadığım gibi, Helen Cumhuriyeti'nin 'şeref sözü'
verilerek, 'daha güvenlikli' bir ortama taşındım. Bunu
kanıtlayacak çok veri ve tanık vardır. Gerçek bu iken,
Savcı'nın hiç oralı olmaması düşündürücü olduğu
kadar, ağır bir insanlık suçunu örtbas etmeyi
amaçladığı açıktır. Eğer hukuk bir devleti de
bağlayan temel kurallar bütünü ise, onun adına hareket edenleri de
bağlar. "Devletimizin yüce çıkarları için her şeyi
yapmakla mükellefiz" anlayışı, çağdaş hukuk
devletinde geçerli olmasını bir yana bırakalım, asgari
aşiret geleneği ve hukukunda bile yeri olmayan bir anlayıştır.
Tüm insanlık tarihinde değil bir devlete, bir Bedevi
çadırına sığınmak bile, eğer misafirin üzerinde
bir tehdit varsa, onu kovmak bir yana, ölümüne savunmak bir kuraldır.
Kaldı ki, Helen Cumhuriyeti bir NATO ve AB üyesidir. ABD'yle güçlü ikili
ilişkileri vardır. Onurlu bir halkı da vardır. Benim
yüzümden ülkenin tehlikeye girmesi bu gerçekler
ışığında objektif değildir.
Varlığımı aylarca gizleyebilirlerdi. Daha uygun bir müddet
vererek, üçüncü bir ülkeye veya ülkeme gitmeme yardımcı
olabilirlerdi. Hiçbir şey yapmazlarsa tutuklayabilirlerdi. Demek ki,
tehdide dayalı 'kovma' ne hukukla ne de siyaset ve ahlakla
bağdaşan sorumsuz bir değerlendirmedir ve gerçeği
çarpıtma maskesidir. Olayın gerçekleştiği objektif ve
sübjektif koşulları daha derinlikli ele almaya, halklarımız
arasında mutlaka korunması gereken kardeşçe bağlar
açısından ihtiyaç vardır. Burada şahsımı savunmak
ve Helen devlet yetkililerini güç duruma düşürmekten öteye, halklarımız
arasındaki dostluğun sağlıklı gelişmesini her
şeyden daha fazla dikkate almak önem taşımaktadır.
a- Atina'ya yaptığım ilk girişimimde de, insan
hakları ve demokrasisinin yerleşik olduğu, devlet ve
şahıslar düzeyinde dostluk ilişkilerinin mevcut bulunduğu
bir ülkeye geldiğim anlayışını esas aldım.
Ayrıntılara girmeden, tarihsel bazı örneklerle
karşılaştırmamanın daha anlaşılır
olacağını düşünüyorum: Saint Paul'un Damascus'tan
çıkıp uzun süre Helen şehirlerinde kutsal çağrılarını
yayması, ikinci adımını Roma'ya atması ve orada
katledilmesi Avrupa tarihinde büyük önem taşır. Sokrates öyküsü daha
trajik ve Atinaca bir olgudur. Daha da ilginç olan, Helen mitolojisinde
Atina'nın kurucu tanrıçası Athena'nın Troya kahramanı
Hektor'u kardeşi Deiphopos'un kılığına girerek onu
ölüme götürecek bir çatışmaya girmesi için kandırmasıdır.
Atina'yı uygarlık tarihinin önemli bir kenti olarak karalamak gibi
bir niyetim yok. Ama olup bitenin tarihsel bir çağrışım
içerdiği çarpıcı bir husustur. Eğer Athena'nın veya
Atina'nın dostluk çağrıları ve ilişkileri
olmasaydı, bu trajediyi tüm halkımız ve dostlarımızla,
hatta karşıtlarımızla yaşamayacağımız
bir gerçekliktir. Atina'ya girişimi ve sonuçlarını dar ve teknik
boyutlarıyla ele almak en affedilmez bir tutum olacaktır;
Sokrates'ten, hatta Solon ve Perikles'ten beri yürütülen bilgelik, insan onuru
ve demokrasinin özüne saygısızlık olacaktır. Nereden
bakılırsa bakılsın, bana yönelik tavrın tarihsel bir
yanı vardır ve onu doğru tespit etmeliyiz. Atina'nın bir
büyüklüğü varsa, bu doğru tespitle bağı olduğundan
kuşku duyulamaz. Damascus'un, Moskova'nın, Roma'nın devlet
yetkililerinin yapamadığını Atina'daki bir oligarşi
neden komplo tarzında yaptı? Yargının en temel görevi, bu
soruya doğru yanıt bulmak olmalıdır. Yoksa "Sokrates,
Atinalı gençlerin kafasına yeni tanrılar koydu, o halde
ölmelidir" demekten hiçbir farkımız kalmaz.
b- Atina'ya gelişim, temsilcimiz Ayfer Kaya'nın
milletvekili ve eski PASOK Bakanı Baduvas'la kurduğu ilişki
sonucu anlam kazanmıştır. Geliş için durum gerçekten uygun
mu diye on defa sordum, her seferinde olumlu cevap aldıktan sonra, karar
vermekte sakınca görmedim. Hem partisi iktidardadır hem de
milletvekili ve eski bakandır, mutlaka izin almıştır
inancını taşıyordum. Havaalanına indiğimde
karşıma Savas Kalenderis ve istihbarat üst düzey yetkilisi Stavrakis
çıktı. Büyük bir telaş ve tehditle, aynı gün saat beşe
kadar çıkmam gerektiği, aksi halde zorlanacağım biçiminde
bir tavırla karşılaştım. Bu hiç beklemediğim ve
hazır olmadığım bir durumdu. Baduvas ortalıkta hiç
gözükmedi. Ben esas olarak bu gidişte bir ayak kaydırmanın yapılmak
istendiğinin ciddi olarak araştırılması gerektiği
inancını halen taşıyorum. Davet olmasaydı, daha
sonraki olayların hiçbiri gerçekleşmezdi. Damuscus'ta kalma
imkanı olmadığında, Ortadoğu'yu zorlayacak da olsa,
ülkenin dağlık alanlarına gidebilirdim. İkinci
gelişimde Nagzakis'in yardımları belirleyici olmuştur. Bana
göre dostça büyük bir fedakarlıkta bulunmuştur. Ama olup bitene
baktığımızda, devletle o kadar ilişkisi olan emekli
bir subay bir dostluk ilişkisine neden bu kadar ihanet edebilir? Bu soruya
da halen cevap arıyorum. Yunan istihbaratının kontrolüne
verilirken, Yunanistan Dışişleri Bakanı Pangalos'la sözde
görüşmeye gidiyordum. Pangalos'un ihanet içinde olduğunu, daha
sonraki bir cümlesinde net anladım: "Pencereden gireni, bacadan
atarlar." İmhalık bir duruma sokulduğumda da şu
cümlesi dikkat çekiciydi: "Apo Mesih'in yanında, bir melek gibi
yaşamaktadır." Stavrakis'in tutumu da düşmanca ve
hainceydi. Direkt ABD'nin kararlarını uygulamıştır. Ne
kadar kendi yetkisini, ne kadar hükümet yetkisini
kullandığını bilebilecek durumda değilim.
Başbakan Simitis'in, hangi etkenler altında 'kovulma' ve Kenya'ya
sürülüşümün kararını verdiğini iyi açıklaması
gerekir. Bu yetkililerin en üst karar sahipleri olarak, detaylı
ifadelerine ihtiyaç vardır. İtalya Başbakanı Massimo
D'Alema'nın Roma girişimimdeki tavrı örnek alınabilir.
Benimsemese de, zorla veya komployla çıkaramayacağına, bunun
ancak gönüllülük temelinde olabileceğine sonuna kadar bağlı kaldı.
Üç ay kaldım. İltica işlemi başlatıldı. Sonra bu
hak verildi. 15 Ocak 1999 çıkışımda da yazılı
mektup bırakma şartını ısrarla getirdi. Başka
türlü İtalya'dan çıkışımın kanunsuz
olacağını çok iyi bilerek bu tavrı sergiledi. Helen
Cumhuriyeti'nde bu prosedüre hiç bağlı
kalınmamıştır. Atina'ya girdikten sonra bir iltica
hakkım vardır. Bunu hiç kimse engelleyemez. Sonucu ancak mahkeme
belirleyebilir. Suç teşkil eden bir konumum varsa, o da gözaltı ve
tutuklanmayla değerlendirilir. Bu araçlar ki, en meşru
araçlardır ve tüm AB ülkelerinde geçerlidir. Bu prosedüre başvurulmadığı
gibi, dostluk ilişkilerini kullanarak, önce Nagzakis'i aldatarak
istihbaratın kontrolüne verilmem, ikinci adımda da 'Devlet sözü
veriyoruz' aldatmacasıyla Kenya'ya yollanmam
gerçekleştirilmiştir. Eğer bana fanatik dostluk
bağıyla bağlı olduğunu araç olarak kullanmasaydı,
Savas Kalenderis'in vaatlerine inanmazdım. Burada suç teşkil eden,
iradeyi ifsat vardır. Bunun için hem kendisinin hem de istenirse
diğer tanıkların ifadesine başvurulabilir.
Baştan itibaren Kenya'ya yollanmam açıkça komployla
bağlantılıdır. Neden direkt Güney Afrika Cumhuriyeti
değil de Kenya? Çünkü burada ABD'nin tam kuklası bir rejim
vardır. Teslim planı için en uygun olan yerdir. Bir Mandela ve Güney
Afrika Cumhuriyeti böylesi komplolara düşmezdi. Türkiye'ye teslim
edişte de aynı ihanet sergilenmiştir. Elçi Kostulas, pek rahat
olmasa da, bu görevi başarıyla yürütmüştür. Planın tamamen
farkındaydı. İltica dilekçemin kabul edildiğini söyleyerek
beni uyutabilmişti. En son Kalenderis, "Pangalos'un özel emriyle
Hollanda'ya gidiyoruz" diyerek, beni Kenyalı hainlere teslim etmede
en açık ihanet görevini yerine getirmiştir. Burada benim
sınırsız dostluk güvenimin kullanıldığı da
çok açıktır. Kuşku duymam için en ufak bir açık
vermemişlerdir. Bir ihanetin bu kadar ustalıkla oynanmasına ancak
şapka çıkarılır. Bu bilgilerin detaylarını,
eğer istenirse, avukatlarım gösterecekleri tanıklar ve
belgeleriyle verebilirler. Dinlenmeleri talebimdir.
Tüm hareketlerim baştan sona, Yunan istihbaratının
kontrolü, bilgisi ve yardımıyla gerçekleşmiştir. Benim
devlet güçlerinin bir yardımı olmadan bu hareketleri başarmam
maddeten imkansızdır. Kaldı ki, Atina girişimim
dışında da, Helen devletinin Atina Temsilciliğimiz
kanalıyla önemli oranda maddi ve manevi desteği olmuştur.
Bunlarla ilgili olarak da, avukatlar, dost tanıklar ve ilişki kurulan
devlet yetkililerinin ifadelerine başvurabilirler. Bütün bu hususlar göz
önüne getirildiğinde, teslim edilmem olayının içyüzünü
nasıl kavrayabiliriz? İnanılması güç bu çelişkiler
hangi etkenler altında ortaya çıktı? Somut bilgilerden yeterince
haberdar olmasak da, sınırlı bilgi ve gelişmelerden
bazı sonuçlar çıkarabiliriz. Baştan itibaren inisiyatifin ABD ve
İngiltere istihbaratının elinde olduğu, bunun da Türkiye
MİT'i ve İsrail MOSSAD teşkilatıyla işbirliği
halinde yürütüldüğü birçok yazı dizisi ve kitaba konu olmuştur.
Bunları uzun anlatmayacağım, belge olarak sunulabilir. Daha
Atina'ya henüz geldiğim şubat ayında Ankara'ya hemen haber
verildiği, Sabah gazetesinde yazı serisi olarak
işlenmiştir. Çok sayıda kanıt ve tanık, teslim edilme
olayımın koordineli yürütüldüğünü göstermektedir. Özel olarak
İsviçre'den getirilen uçakla Kenya'ya kaçırılmamın içinde,
NATO gizli operasyon bölümünün de rolünün kuvvetle muhtemel olduğunu göstermektedir.
NATO'nun müşterek bir kararı olma ihtimali vardır. Fakat bu
husus kanun dışı olduğu için, NATO özel kuvveti olan Gladio
ile yürütülmüştür. Tıpkı İtalya benzeri birçok ülkedeki
operasyonlar gibi. ABD'nin bu politikalarının AB zemininde ne kadar
derin çatlaklara yol açtığı günümüzde daha iyi görülmektedir.
Bütün bu hususları en iyi bilebilecek kişi Başbakan Simitis'tir.
Ayrıca Stavrakis'in direkt ABD'nin emriyle hareket ettiği,
İngiliz avukatlarımın hazırladığı savunmada
gösterilmiştir. Gerek ABD, gerekse Türk yetkililer işbirliği
yaptıklarını en üst düzeyde ifade etmişlerdir. Geriye
şu sorulara yanıt vermek kalıyor: Tüm tarafların bu
işte, komploda çıkarları nedir? Birincisi, ABD kendisi için
stratejik müttefik olarak gördüğü Türkiye'yi kendisine bağlamak için
bu yardımı mükemmel bir fırsat olarak görmüştür. Bütün
Ortadoğu, Orta Asya ve Balkan faaliyetlerinde Türkiye'den
yararlanmayı bu teslim edişle zirveye
çıkarmıştır. Aynı hususlar İngiltere için de
geçerlidir. İsrail de Türkiye'yle geliştirdiği stratejik
ilişkisinin bu olaydaki rolüyle ne kadar önemli olduğunu
kanıtlamıştır. İsrail'in beyin rolü, diğer
alanlarda ve özellikle Kenya'da sonuç alıcı olmuştur. Peki,
Helen Cumhuriyeti'nin menfaati nedir? Bir defa çok bağımlısı
olduğu ABD'nin emrini yerine getirmiştir. Sonrasında
Kıbrıs ve Ege sorunlarında ABD'nin tam desteğini alarak,
karşılığını fazlasıyla
alacağını hesaplamaktadır. Diğer
aşağılık bir yaklaşım Pangalos'un sözünde
gizlidir: "Mesih'in yanındaki melek" demekle imhadan başka
bir sonucun beni beklemediğini çok iyi bilmektedir. Benim Türkiye'nin
elinde ölmem, tam bir 'iti ite kırdırma' politikası olarak
mükemmel işlerlik kazanacaktır. İtler ne kadar birbirlerini
kırarsa, sonuçta kendi politikası kazanmış olacaktır.
Bu yaklaşım, verilen desteğin tamamen taktik çıkar
amaçlı olduğunu açıkça ortaya koymakta, en ufak bir insani
yönünün olmadığını göstermektedir. Bütün hesaplar benim kör
bir direniş içine girerek öleceğim üzerine yapıldı. Ölmem
üzerine gün sayıldığı, Atina gazetelerinde bile
işlendi. Şahsımın klasik milliyetçi yaklaşımdan uzak
olması ve kör şiddete açık olmaması, ilkel Kürt
milliyetçiliğinin önünü açarak diledikleri gibi Kürt sorunu ile oynama
hesapları bunda belirleyici olmuştur. Teslim edildiğim gün
bazı Kürt milliyetçi önderlerin hemen Atina'ya geldikleri bilinmektedir. Bütün
hesaplar, komplo ve ihanetin ölümümle sonuçlanacağı temelinde
yürütülmüştür. Hukuki yanını bir yana bırakalım, bu
yaklaşımda insani hiçbir yanın göz önüne
alınmadığı açıktır.
*****c- Savcı'nın iddianamesindeki
yaklaşımın AİHS ve Helen pozitif ulusal hukukuna
aykırı olduğu yaptığım kısa
değerlendirmeden de rahatlıkla anlaşılabilir. Hiçbir makam
tehdit altındaki bir vatandaşını veya siyasi iltica
başvurusunda bulunanı 'kovma' yetkisinde olamaz. Özellikle benim
İtalya sürecim, bunun için en iyi örnektir. Sadece pozitif hukukun
gerekleri yerine getirilse bile, bu olaydaki sorumluluğun hükümete
düştüğü açıkça görülecektir. Zaten olay sırasında
hükümetin büyük telaşı ve bakan istifaları bunu göstermektedir.
En ucuz kayıpla suçlarını örtbas etmek istemişlerdir.
Neden, hemen başlangıçta hakkımda soruşturma yürütülmedi?
Suçluysam, ilk anda suçluydum. Her şey bilgileri dahilindeydi. Olay
umdukları gibi gelişmeyip benim kim vurduya gitmem
gerçekleşmeyince, yani nedeni belirsiz, sadece Türk yönetimini sorumluluk
altına sokan bir mecrada gelişmeyince yargılama yoluna
gidilmiştir. Tasfiye olsaydım, kesinlikle bu yargılanma
gerçekleşmeyecekti.
Atina Karma Yeminli Mahkemesinin lehimde vereceği karar,
AİHM'de İmralı kararına ilişkin verilen hükümler
açısından önem taşımaktadır. AİHM tüm itiraz
maddelerimizi kabul etmesine rağmen, kaçırılmayı göz önüne
getirmemiştir. Nasıl tehlikeli bir komplo içinde
kaçırıldığıma değinme gereği
duymamıştır. Sanki teslim edilmem öncesi olup bitenler hukuku
ilgilendirmiyormuş gibi, dar hukuki kıstaslar içinde
kalmıştır. Halbuki bana ilişkin AİHS'nin en temel
maddesi; can güvenliği ve hukuki bir yönteme dayanmadan, keyfi olarak
gözaltına alınamayacağı biçimindedir. Benim durumum sadece keyfi
gözaltı değil, ucu her türlü imhaya açık bir kaçırılmadır.
Çok sayıda devlet güçlerinin rol oynadığı planlı,
gizli, tamamen uluslararası hukuku çiğneyen bir
kaçırılmadır. AİHS 5/2 maddesi çiğnenmiştir.
Ulusal hukukun da devre dışı
bırakıldığı açıktır. Hep
vurguladığım gibi, Helen Cumhuriyeti sınırları
içinde verilecek karar en çok tutuklanmadır. Bunun dışında
tüm muameleler hukuk dışıdır. Mahkemenin bu hukuk
dışılığı bir yolla telafi etmesi gerekir.
İmralı yargılamasını ve AHİM
yaklaşımını geçersiz sayabilir. Çünkü ilk
yargılanacağım ve dolayısıyla güvencesi altında
olmam gereken mahkeme, Atina Karma Yeminli Mahkemesidir. Bu mahkemenin
kararı öncelik taşır. Diğer mahkemelerin
kararlarının hüküm ifade edebilmesi için, Atina
yargılanmasının sonucu gerekmektedir. Hukuksuzluk üzerine, hukuk
inşa edilemez. Bu açıdan Atina Karma Yeminli Mahkemesinin kararı
hem bir ilk örnek teşkil etmesi, hem de diğer yargılamalara
zemin teşkil etmesi açısından önem arz etmektedir. Pratik sonucu
pek önemli olmasa da, AİHS 5/2 maddesinin işletilmesi
açısından da sonuç doğurabilir. İtalyan Roma İstinaf
Mahkemesinin ilticamın kabulüne ilişkin verdiği karar da göz
önüne getirilmelidir. Mahkeme esas olarak halen Helen Cumhuriyeti
sınırları içinde olduğumu göz önünde bulundurarak,
İmralı'daki tutuklu olmamı da gayri kanuni olarak değerlendirmek
durumundadır. Teorik olarak Helen Cumhuriyeti sınırları
içinde olduğum kabul edilerek yargı yürütülmelidir. Bunun gereklerini
ortadan kaldıranların suç teşkil ettikleri açıktır.
Böylelikle örneğine az rastlanır bir hukuki
kalpazanlığın önüne geçilmiş olur; hukuk devletinin
gerekleri yerine getirilmiş olur.
Sonuç olarak, insanlık ve halklarımızın
dostluk tarihinde bir kara leke olan bu komplo olayında mahkemenin
kararı, adil bir hakem olarak dindirici bir etki yaratabilir. Kendim bunu
bir intikam sorunu olarak değerlendirmeyi karakterime uygun
bulmamaktayım. Siyasi ve ahlaki savunmamda yaptığım gibi,
yine de dostluk ve barış için bir köprü rolünü sürdürmekte
kararlıyım. Türk-Helen ilişkilerinin, benim üzerimde oynanan bu
oyunla, özellikle ABD'nin isteğiyle düzeltilmesine fazla güvenilemez.
Kalıcı dostluklar, ancak halkların demokratik
dayanışmalarıyla kurulabilir. Benim de yapabileceğim,
artık tarih boyunca kanlı uygarlık güçlerinin politik
yöntemlerinden köklü bir biçimde kopmak, siyasi mücadelenin temeline
halklarımızın demokratikleşme mücadelelerini oturtmak ve
başarı kazandırmak olacaktır. Şuna derinden
inanıyorum ki, Kürt-Türk ilişkilerinde
sağlayacağımız köklü bir demokratik uzlaşı ve
barış ortamı, Helen halkının da yüzyıllardan beri
derin umudu olan barış ve dostluğun en güçlü güvencesi ve
gerçekleştirici gücü olacaktır.
V. BÖLÜM
Kürt krizinde çözüme doğru veya komploya yanıt
Atina üzerinde 1 Şubat 1999'da uygulama sürecine konulan
komplo şahsında, Kürt olgusu ve ondan kaynaklı sorunları
bir ikilemle karşı karşıya getirdi: Ya intihar, ya yeni
yaşam koşullarını özde ve biçimde yaratabilmek! Medyada
işlendiği tarzda 'paketlenip' Ankara oligarşik yönetimine teslim
edildiğimde, dünya çapında etkili ABD hegemonik sistemi beni daha iyi
tanıyor ve ne yaptığını biliyordu. İster ölü
ister diri kalmanın kendi sistemi içindeki sonuçlarını
hesaplıyordu. ABD ve Yunan oligarşisi fazla
yaşayabileceğime ihtimal vermiyorlardı. İntihar veya
değişik bir ölüm biçiminin güçlü bir olasılık olduğuna
emindiler. Başlangıçtaki beklentili halleri de bunu
kanıtlıyordu. Beni teslim ederken hiçbir güvence öngörülmüş
değildi. Halk deyişiyle 'Eti de senin, butu da senin' tutumu
içindeydiler. Hem örgüt hem de halk içindeki azami seviyeye
çıkarılmış karşıtlık duyguları intihar
eğilimine yatkındı. PKK beş bine yakın
elemanlarını intihar kararlılığıyla eyleme
sürmeye hazırlanırken,Türk kamuoyu kısa süre içinde idam-infaz
beklentisi içine sokulmuştu. Kendini yakma eylemleri devam ediyordu. ABD
ve yakın müttefikleri olarak İsrail ve Yunanistan, Türkiye'nin içine
gireceği bu yeni intiharvari karşılıklı öldürme
furyasında, kaosunda, en azından onlarca yıllık bir
kargaşa, ekonomik iflas ve intikam hisleriyle dolu bir dönem içinde kendi
politikalarının başarı şansını yüksek
görüyorlardı. Hem Kürt hem de Türk şoven milliyetçi hisleri
kabardıkça, içinden kolay çıkılamayacak bir kör
çıkmazın sonunda her iki tarafın da kendilerine
bağlanacağından emindiler. Bağlanmaktan başka çare
göremiyorlardı. Geleneksel 'böl-yönet' veya 'tavşana kaç, tazıya
tut' politikasının sonuç vermemesi düşünülemezdi. Kaldı ki,
son 15 yıllık süreç bu politikanın bütün ipuçlarını
vermişti. Hem Türkiye hem de Kürtler dalga dalga sistemin kollarına
atılmaktaydılar. Başka yolları kalmamıştı.
1920'lerin gündemleştirilmiş bir versiyonuyla, tarih tekerrür edilmek
istenir gibiydi. İngiltere zaten bu yıllardaki tecrübesi ile
işin can alıcı noktalarını bizzat planlayıp
uyguluyordu. PKK'nin yeni bir önderlik altında kendine bağlanıp,
kendine bağlı bir işbirlikçi Kürt milliyetçi hareketiyle
1920'ler politikasını, 1990'larda Irak üzerinde uygulama
çabasındaydı. Irak'ın 2003'te içine düşürüldüğü durum
bu politikanın güçlü temelleri olduğunu gösteriyordu.
Şahsımda bir Şeyh Saitçilik oynanıyordu. Öyle ki, idam
kararım Şeyh Sait'in idam edildiği 29 Haziran 1999'da
verilmişti.
Bu gerçekler karşısında intiharı seçemezdim.
Dayanılması zor koşullar karşısında, Kemal
Pir'lerin anısı gereği, ölüm orucu düşünülmedi değil.
Daha uçaktayken, tek kelime konuşmadan bu yolu denemek akla gelmedi değil.
Ama geliştirilen oyunun da tam bunu beklediği ve oyunu
oynayanların karanlıkta kalacağı, ölmemesi ve öldürmemesi
gereken insanların öleceği ve birbirini öldüreceği, belki de
etkisi yüzyıllara yayılabilecek bir intikam sürecinin birlikte
yaşam kültürü güçlü olan halklarımız arasında
yeşereceği gerçeği, kişisel intikam hisleriyle ve
acılarıyla kendi sonumu getirmeye hakkımın
olmadığını açıkça dayatıyordu. Trajedim ne kadar
acı ve hak edilmedik olsa da, bazı değerler için yaşama
gücü göstermeliydim. Önemli olan benim kişisel onur ve gururum değil,
sistematik değerlerin hesabını doğruya yakın
yapabilmek ve fırsatı olursa karınca kararınca hayata
geçirebilmekti. Yaşam kararlılığım ana hatlarıyla
bu biçimde oluştu.
Açık ki, hem öz hem de biçimde beni tepeden tırnağa
bir gözden geçirme ve dönüşüm görevi bekliyordu. Yaşamam bu görevin
başarısına bağlıydı. Tutukevlerinin zor
koşullarına karşı, bu dönemde ölümüne direnişler boy
gösteriyordu. Benim koşullarım daha ağır olmasına
rağmen, çıkışı bu biçimde yapmamın gerçekçi ve
doğru olamayacağının ve sonuç da vermeyeceğinin
bilincindeydim. Örgütü ve halkı kendim için ayağa
kaldırmamın da doğru bir tavır olamayacağını
düşünüyordum. Bu yönlü yaklaşımların, düşünülen oyun
gereği ezileceği öngörülmüş ve onay verilmişti. Tüm diri
öğelerin tasfiyesi, planın bir gereğiydi. Soyut bir şoven
milliyetçilik politik olarak sürdükçe, her şeyi buna kurban etmekten
çekinmeyecekti. İşbirlikçi ilkel Kürt milliyetçiliği ve PKK
hainleri ellerini ovuşturarak bunu bekliyorlardı. Böyle yapmadığım
taktirde ise, "APO direnmedi, derin devlete teslim oldu" türünden
yaklaşımlarla ortamı istismar etmeye
çalışacaklardı. Bunlara alet olmamalı, fırsat
vermemeliydim. Kaldı ki, Kemal Pir ve Mehmet Hayri Durmuş başta
olmak üzere1982 Büyük Ölüm Orucu Şehitlerine, yine Mazlum Doğan ve
Ferhat'ların anısına bağlılık; Onları taklit
etme biçiminde davranmak yerine, özgür yaşamın daha gerçekçi ve
onurlu bir çıkışını emrederdi. Sonuç olarak yaşam
kararlılığı kesinleştikten sonra, büyük dönüşüm
sürecine cesaret edecektim. Tarihte özellikle Ortadoğu kültüründe bu tür
süreçler dönüşüm örnekleriyle doludur. Ha Eyüp gibi bir mağarada, ha
Zerdüşt gibi dağ başında inziva ve çileye çekilmişsin,
ha İmralı Tek Kişilik Tutukevine kapanmışsın;
özünde fark yoktur. Sorun dönüşümün niteliksel özelliklerini
geliştirebilmekteydi. Şimdiye kadar ki tüm değişim ve
gelişim deneylerimi aşan özellikler kazanmadıkça, büyük çile
sürecinden sağlam ve doğru çıkmam anlamlı olmayacaktı.
Benim sorumluluğum altında oluşan muazzam acılar ve umutlar
yüklü değerlere layık olmak da bu gerçekleşmeye bağlı
olacaktı. Söz konusu olan, kişiliğim temelinde bireyi,
kurumları ve çözülen zihniyeti bağrında taşıyan
sistemi görebilmek; bununla da yetinmemek, o sistemi aşmak ve yeni sistemi
gerçekleştirmekti. Ana hatlarıyla teorik ve bazı uygulama
örnekleriyle kalın çizgiler halinde bu süreci özetlemeye
çalışırsam:
a- Her şeyden önce kişiliğimin ilginç bir
özelliğinin sistematik karakter hastalığında
olmasıdır. Bir sistemi tam aşamadıkça, kendimi sürekli kriz
içinde bulmam söz konusudur. Yüzeysel ve doğruluğu kuşku götüren
değerlerle uzun süre yaşamanın, özüme ters bu şüpheli
yaşamın doğal bir sonucu olarak, beni hep arayışa
zorlaması söz konusuydu. Bu ise, evrenden tutalım bir toz
zerreciğine kadar her şeye doğru bir anlam vermedikçe
rahatlamayacak bir karakter, mizaç taşımak anlamına geliyordu.
Tüm yaşam evrelerimi gözden geçirdikçe, bu hususu kalın bir çizgi
gibi görüyordum.
Aile ve köy toplumunda kendimi tanımaya başlar
başlamaz, doğru olan nedir sorunsallığıyla
karşı karşıya geldim. Sonuç, aile ve köy gelenekleri
yerine, kendi çocukluk hayallerim yüklü 'özgün yasalarımı' sezip
yaşamaktı. Bilinen köy-aile isyancılığı bu
özellikte gelişmişti. Topluma, şehre açıldıkça, durum
daha da sancılı bir hal aldı. İlk genel ideoloji olarak
dine sarılmak, çokçasında olduğu gibi bende de ifadesini buldu.
İlk, orta ve lise sürecinde dinsel yanı ağır basan duygulu,
mümince bir yaşamı esas aldığım da itiraf etmem gereken
bir husustur. Fakat Ankara'daki okul, Dev-Genç hareketliliği, ilkel Kürt
milliyetçi yansımaları bendeki krizi daha da derinleşecekti. Tüm
bu süreçleri bazı öğretmenlerim fark etmiş olup,
yardımcı olma çabaları da vardı. Yaşanan sistematik
düzeyde olduğu için, bu çabalar yeterli gelmiyordu. 1970'lerde Kemalist
Türkiye modernitesi çatallaşma sürecindeydi. Bir yandan daha radikal sol
çıkışlar, diğer yandan şoven milliyetçi ve dini
ağırlıklı siyasal çıkışlar her genci
olduğu gibi beni de etkisi altına almakta gecikmeyecekti. Klasik
Kemalizm'in etkileri sınırlı kalmıştı. Yeni
ideolojik-politik akımların etkisi altında daha da zorlanmakla
birlikte, yeni bir karar süreci yaşıyordum. Kürtlük ve dinsel
kuşkuculuk peşimi hiç bırakmayan iki katı gelenek olmaya
devam ediyordu. Sol ideolojiye yönelmemde bu gelenekleri aşarak değil,
yadsıyarak aşma kolaycılığı, kuşkulu
yapımı daha da derinleştirecekti. Kürt ilkel
milliyetçiliğine düşmemek kadar, dinci özelliklerimi de yeni
gelişen dini siyasi akımlara kanalize etmemek önemli olmakla
birlikte, yeterli bir çözüm değildi. Okulu bitirmekle, küçük bir
memurlukla tatmin olacak yapıda değildim. Üniversiteyi okumam sol
çıkış için bir basamak yapmaktan öteye bir anlam
taşımıyordu. Dönem aynı zamanda sol parçalanmayı
yaşıyordu. Eylemler patlak vermişti. Eylemciliğin,
karakterimin sistem analizi dışında, benim açımdan
değerlendirilebilecek bir özelliği yoktu. Militanlık hevesleri
tatmin etmiyor, bir taklit karikatürü olmaktan öteye anlam ifade etmiyordu.
Mevcut sol ortam içinde, dürüst bir sempatizanlıktan öteye gidemiyordum.
12 Mart hareketinin solda yarattığı boşluk, hiç hazır
olmadığım halde, beni bir gençlik önderliğiyle yüz yüze
bıraktı. Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD)
yönetimi ve fiili başkanı gibi bir konum, liderlik konumunu da önüme
koydu. Daha önceleri sempatizanlığım, siyasi yanı
ağır basan THKP-C'ye yönelikti. THKO kaldırabileceğim bir
yapı gibi gelmiyordu. Fakat arta kalan THKP-C sempatizanları yeni
örgütlenmede tutarsız kalınca, çıkışı bir sol
Kürt hareketinde aramam ve bunun bizzat sorumluluğunu üstlenmem
kaçınılmaz oldu. 1972-73'te bu kararlılık
kesinleşince, gerisi pratik çabaydı. Bu
kararlılığı çözdüğünüzde, hem Kürtlüğün hem de
sol temelinin genel bir çizgi slogancılığını
aşamadığı görülecektir. O koşullarda dünya
çapında Marksizm'in, solun yaşadığı kriz göz önüne
getirildiğinde, slogancılığı aşmak kolay
değildi. Kısır tartışma ortamıyla oyalanmaktansa,
ana hatlarına emin olduğum bir Kürt Özgürlük Hareketinin, ne kadar
maceralı gibi görünse de, sonucun verimli olacağından
kuşkum yoktu. Çünkü Kürt olgusu özgürlüğe, bin yıl suya hasret
topraklar gibiydi. Bu tercihe başta Kemal Pir ve Haki Karer gibi çok
değerli Türk kökenli arkadaşlar da derinliğine
inanmışlardı. Onlar çıkışımızın
soy damarıydılar. Yaptığımız yolculuk tipik bir
inanmış mümin yürüyüşüne benziyordu. Ortadoğu'daki tüm
zorlanmalar bu temeli değiştiremedi. Diğer yandan
Avrupa'nın dayattığı eritmeye karşı da direnildi.
Ortadoğu'nun feodal karakterini aşmamış politik oyunlar
ortamıyla Avrupa'nın çekici-eritici ortamı arasında uzun
süre direnilmekle birlikte, derinliğine bir dönüşümü
yaşamamız söz konusu olmadı. Klasik Vietnam veya Küba türü
hayallerimiz de hiç eksik olmadı. Sovyetler çözüldüğünde bile, tüm
eleştiri-özeleştiri çabalarına rağmen, dönemi
başarıyla aşacak sistematik yeniliği yakalamaktan
uzaktık. Giderek sıkıştığım bir gerçekti.
Ama inatçı bir çabayla ne ABD ve AB'ye, ne de bir Ortadoğu devletine
yönelik teslim olma eğilimine itibar edilmedi. Özgün kalmak daha
anlamlı ve özüme denk geliyordu. İki binlere doğru daha çok
mevcut hareketliliği ve bu temelde onuru korumak, gerisine fazla
aldırış etmemek veya kaderci-dogmatik bir anlayış
içinde gün saymak gibi geçiyordu. Ortadoğu'daki son dönemime
damgasını vuran gerçeklik buydu. Hiç rahat değildim. Kadın
özgürlüğüne daha fazla yönelmem söz konusuydu. Belki bu kanaldan bir
çıkış bulabilirdim. Çünkü yeni düşüncelere daha açık,
doğurgan bir alan gibi geliyordu.
Geneldeki sol düşüncenin Sovyet reel sosyalizminde
yaşadığı çözümsüzlük ve çözülüş, temelindeki derin
boşluklara bağlıydı. Benim yaşadığım da
bununla ilintiliydi. Kürt sorununa uygulanış sınırlı
sonuçlar vermiş, fakat derin bir uçurumun kenarına da
getirmişti. Her ne kadar bu sosyalizm türüne yönelik baştan itibaren
eleştirisel yaklaşılmışsa da, köklü bir dönüşüme
uğratmaktan uzaktık. Köksüz bir mezhepleşme tehlikesini
içeriyordu. Tarihsel temelden yoksunluk, geleceğin peygamberce dogmatik
öngörüsü, dünyevileşmiş bir materyalist dini anlayış
durumuna düşürmüştü. Feodalizmin güncelleşmiş dini-siyasi akımlarıyla
kapitalizmin yeni liberalizminin kenarından bile yürümek istemiyordum.
Daha derinleşmiş kuşkular ve kurumayla yüz yüze bir zihniyette,
gelişemeyen duygularla yüklü, olabildiğince trajik bir pratiğin
başında ayakta kalmayı tam bir onur savaşına
dönüştürmüştüm. Başarı ve çözüm, pratikten ve sistemin
içindeki gelişmelerden bekleniyordu. Halbuki her iki alan, kriz
derecesinde bir bunalımı yaşıyordu. Her yönüyle bir
kilitlenme durumuna gelmişti. Fakat doğa durmadan
değiştiğine göre, toplumsal gerçeklik de değişecekti.
Tıkandığı noktalardan, çözüme zorlanacaktı.
b- İmralı sürecine bu gerçeklik temelinde gelindi.
Önemli bir tarihsel kesit yaratılmasına rağmen, kendi sistemini
yaratmaktan uzaktı. Her tarafa kullanılabilecek bir malzeme
durumundaydı. Türk Devletinin sorgulama yapan güçleri,
sanıldığı gibi fazla geri değillerdi. Kilitlenme kadar
çözümün de benden geçtiğinin oldukça farkındaydılar. Kaba bir
yaklaşım içine girmemekle birlikte, tam bir sistem
savaşıyla yüz yüze bıraktılar. Kendi deyişleriyle, her
şeyi ben yapmak durumundaydım. Bir yanıyla doğruydu.
Diğer yandan ise, tüm dünya karşısında tek başına
bırakılmıştım. İçine düşürüldüğüm bu
durumumda, 'yeni dünya adaleti' kendini bütün çıplaklığıyla
gösteriyordu. Özellikle ABD küreselciliğinin (yeni) ilk
kurbanlarındandım. Aslında Türk-Kürt olgularının,
basit bir kullanım değeri taşıdığı
anlaşılıyordu. Sorunun özünün bir Kürt-Türk çelişkisinden
ibaret olmadığı kendini bütün yönleriyle gösteriyordu.
İkinci, üçüncü kategorilerden çelişkiler olduğumuz
ortadaydı. Dar bir ulusalcılık ve sınıfsallık bu
yüzeysel çelişkileri ifade ediyordu. Sistemli
olamadığımız, karşı-sistemlerin içinde
kaldığımız inkar edilemez bir konum arz ediyordu.
İstediğiniz kadar ezilen ulusçu veya sömürülen sınıfçı
olduğunuzu iddia edin, pratik sizi karşıt sistemin basit bir
avı halinde tutmaktan öteye taşımıyordu. Eğer
yaşadığınız sistemi köklü gözden geçirmez,
alternatifini geliştiremezseniz, bu konumu
aşamayacağınız da ortadadır. Kocaman Sovyet sistemini
kullanan emperyal hegemonik sistem, bir Kürt-Türk ilişkiler ve
çelişkiler odağını haliyle kullanacaktı. Öyle
yaptığı da bütün marifetleriyle karşımdaydı. Bu
durumu sadece dostların, PKK'nin eksiklikler ile izah edip aşmak
gerçekçi değildi. Hatta görünür komploculara bağlamak da yeterince
bir izah olamazdı. Ne kadar Kürt, Türk, Arap çözümlemesi yapılsa da
durum yine aşılamazdı. Buralardan dünya hegemonik sistemini
çözmeye yönelmedikçe, içinde kıvranmaktan kurtulunmayacaktı. Benim
durumum her yönüyle bir sistem çözümünü dayatıyordu. Öyle sıradan parçasal,
farklı zaman-mekan çözümlerini değil; bütünsel derinlikli ve tüm
boyutlarıyla bir evrensel çözümü dayatıyordu. Bu tür bir çabaya ve
düşünsel yoğunlaşmaya yöneldim. Tümüyle etli butlu olmasa da,
kendi sisteminin iskeletini oluşturduğum kanısındayım.
Evrensel bakış açım, mevcut bilimsel bilgi düzeyini
rahatlıkla karşıladığı gibi, hiçbir gelişme
karşısında şaşmayacak bir olgunluğa
ulaşmış seviyededir. Yaşam-ölüm diyalektiğinde tüm
gelişim evrelerini yorumlayabilecek ve karşısında yeterince
cesaretle durabilecek durumundayım. Dönüştürdüğüm sadece
bilimsel zihniyet yapısı değildir. İnsanlık tarihi
boyunca yaşanan mitolojik, dini, felsefi ve bilimsel düşünce
tarzlarının iç içe diyalektik gelişmesini zihniyetimin temel
kalıpları haline getirmişim. Buna sağlam mantık
yapısı da denilebilir. Bu mantık yapısı içinde toplum,
doğa ve evren kavramına şüpheli karakterimi doyurabilecek denli
bir derinlik, doğruluk kazandırmış durumdayım.
Benmerkezli bir düşünce yapısı veya hastalığından
kurtulmuş durumdayım. Ta çocukluktan beri en güçlü baba, kabile,
aşiret, ulus, devlet vb. kavramlarla kendini özleştirme,
tekleştirme hastalığı, aslında insan psikolojisindeki
en derin bir zaafı da teşkil ediyor. Belki de canlılar aleminde
kendi başına yaşayamayacak denli zayıf bir hayvan olan
insan türü, bu zayıflığını toplum olmak ve toplum
olmakla da kendini onun bir kategorisi (aile, hanedan, devlet, ulus,
aşiret) olan biçimler altında tanrısal bir yansı haline
getirmekle benleştiriyor, tekleştiriyordu. Aslında tek
tanrılaşmayla, benlikte bir zirveleşme ve kendini gizleme söz
konusudur. Buradan çıkarak firavun tarzından son ABD tarzına
kadar bir uygarlık gücü halinde korkunç güçlendirmesine varıyor;
temel insani zayıflığı böyle yanıtlıyor. Tabii bu
tür tanrısallaştırmayla hastalık aşılmıyor,
tüm insanlığı tehdit edecek bir genelliğe
ulaşıyordu.
Ortadoğu kültüründeki büyük çile dönemleri, özünde bu
yapıyı kırmaya yöneliktir ve çok zengin bir içeriğe
sahiptir. Sosyal mücadele tarihini Batıda aramak, aslında özümüze
saygısızlıktır. Her tür sosyal ve çevreci mücadelecinin
binlercesine Ortadoğu kültürü tanıdıktır. Descartes, Marks,
Lenin vb gibi Batının son 500 yıllık birikimleri bu kültür
karşısında zayıf kalır. Batının
üstünlüğü, eleştirisel-diyalektik düşünceyi sistemli ve sürekli
uygulamasından ileri gelmektedir. Buna rağmen bireycilik
hastalığını aşamadığı gibi,
insanlığı genelleşmiş bir firavunlaşma sistemi
içine atmaktan öteye gidememiştir. Sümer rahip birey ve devletinin
aynısını temsil etmektedir. Yalanlı ve kanlı
uygarlığı esas olarak aşamamıştır. Sistemin
ya tek tanrının hiçleşen kulları ya da
tanrısallaşan insanlar üretmekten öteye gitmediği
anlaşılmıştır. Kendi çözümümde, Batı
uygarlığı dahil, Sümerlerden beri süregelen birey-devlet
ikileminin tüm sorunların kaynağını teşkil ettiği
ve son on yıllardan beri gittikçe derinleşen bir krizi
yaşadığı biçiminde bir anlayışa sahibim. Bu
ikilem tüm ekonomik ve ideolojik toplum yapılanmasını
cenderesine alan temel çelişkiyi teşkil etmektedir. Çelişki
serf-derebeyi, köle-efendi, işçi-patron arasında olmaktan öteye, tüm
resmi sınıflı uygarlık sistemi ve cenderesine
aldığı herkes ve her kurum arasındadır.
Sınıf sorunları, çevre, kadın (cinsiyet) sorunundan etnik
sorunlara kadar tüm toplumsal sorunlar bu sistem çelişkisinden
kaynağını alır. Fakat devlet sahibi sosyalite kendi
sistemini kurmasına karşın, devletle çelişki halindeki tüm
sosyalite yapıları kendi bileşik sistemlerini kurmaktan
uzaktırlar. Devlet sistemlerinin sürekli gittikçe yoğunlaşan ve
bileşik özellikleri karşısında, söz konusu sorunları
yaşayanlar, gerek uğradıkları zor, gerekse ideolojik
saptırımlar yoluyla sistematik düşünce yapısına ve
toplumsal kurumlara ulaşmaktan yoksun
bırakılmışlardır. Bilinç ve iradenin
parçalanmış hali sürekliliği ve bütünsel bir
kurumsallığı oluşturamamakta; tarih boyunca sergilenen
büyük özverilere rağmen, sistematikliği sağlayamamaktadır.
Çoğunlukla devlet sosyalitesinin iç çelişkilerinin bir aleti olarak
kullanılmaktan kurtulamamaktadır. Bu haliyle devlet ve
dayandığı sosyalite, zayıf bacaklar üzerinde
şişen bir gövde ve dev başına benzemektedir. Gerçek bir
toplumsal kanserleşme yaşanmaktadır. Devletin bu haliyle
yürüyemeyeceği gerçeği, sistemin motor gücü ABD'nin yeni küresel
hamlesine yol açmıştır. Sistem, karşıtlarınca
çözümlenemeyince, kendi içinde çözüme gitme çabasındadır. Son Irak
operasyonu bu bağlamda anlam ifade eder. Çözüm bulanacağı da
kuşkuludur. Sistemin buna yetenekli olup olmadığı
yoğun tartışılmaktadır. Fakat bizim
tartışmamız bunu aşmak zorundadır.
Mevcut sistem dışı bir sistem
tartışmasında vardığım sonuç, toplumun
değişim-dönüşüm çabalarında devletçi tüm
yaklaşımları aşmak biçimindedir. Devlete götüren tüm
düşünce ve hareket yapıları, iddiaları ne denli
eşitlikçi ve özgürlükçü olursa olsun, ters sonuç doğurmaktan kurtulamazlar.
Son Sovyet deneyimi iyi bir örnektir. Devletçi sosyalizmin
olamayacağı kanıtlanmıştır. Marksizm'in temel
zaafı bu gerçeklikte yatmaktadır. Ezilen sınıf
diktatörlüğü de dahil, her devlet doğalında eşitsizlik ve
özgürlükle sonuçlanmak durumundadır. Çünkü devletin temel mantık ve
dokularında bu gerçeklik esastır. Eşitleştiren,
özgürleştiren devlet olamaz. Fakat bu demek değildir ki,
sınırlı eşitlik ve özgürlük amacına hiç katkıda
bulunamazlar. Mevzii ve dönemsel bu tür özellikleri kazanabilirler. Ama bu
özellikler asli olmayıp geçici karakterdedirler. Dolayısıyla
devlet dışı sosyalitenin, kendine uygun zihniyet ve siyasal
yapılanmaları oluşturma görevi vardır. Tarih boyunca birçok
mezhepsel ve etnik adımlar atıldıysa da, bir sisteme ulaşılamadığı
açıktır. Köleci, feodal ve kapitalist çağdaki tüm ezilenlerin
hareketleri muazzam deneyimler yaşamalarına rağmen, sistematik,
sürekli gittikçe yoğunlaşıp kurumsallaşan geleneklere
ulaşamadılar. Varolanlar parçasal ve adeta müzelik konumdadır.
Buna rağmen tüm insanlığın devlet sosyalitesince
yutulduğunu, hiçbir gelenekten eser kalmadığını iddia
etmek sübjektivizm olur. Bu, aşırı abartma ve küçülmek
anlamına düşmek olur. Gerçeklik biraz daha farklıdır.
Ezilenlerin tümünün, bir dağ ve orman kovuğundan çöl
kabilesine, köleden işçiye, cinsiyet ezileninden çevreciye, çocuk, genç ve
yaşlı katmanlaşmasına kadar bileşik bir sistem
arayışına hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar ihtiyaç
vardır. Devlet sosyalitesinin zihniyet ve siyaset-askerlik yöntemlerine
düşmeyen, o sınırlara koşmayan, kendi doğalarına
uygun hem zihniyet hem de politik yapılanmalarını
oluşturmaları gerekir. Bu temelde tarih ve gelenek,
araştırma ve bilinçlendirme, mantık kazanma çabalarıyla en
geniş Demokratik Ekolojik Toplum Koordinasyonlarını teşkil
etmeleri gerekir. Klasik sol ve liberal kalıplarla hiç vakit harcamamak,
verimlilik ve boş çarpıtmalara uğramamak açısından
önemlidir. Küresel sistem bunalımına karşı küresel bir
demokratik ekolojik hareket insanlık için gittikçe aciliyet
kazanmaktadır. Mücadele biçimleri olarak klasik sol dönemde olduğu
gibi devletle çarpışmamak kadar, devlete koşmamak da ilkesel bir
değere sahiptir. Ne devletle çarpışarak, hatta onu yıkarak,
ne de devletle sorunlar çözümlenir. Tersine, 'ne kadar devlet, o kadar sorun',
yine 'ne kadar az devlet, o kadar çok çözüm' formülü daha gerçekçidir.
Devletten uzak durmak, gerekiyorsa demokratik-ekolojik toplum çabalarında
sınırlı bir uzlaşmadan öteye gitmemek büyük önem
taşır. Son 150 yıllık sosyalizm çabalarının iflas
etmesinde, devlet yaklaşımları belirleyici rol oynar.
Milyonlarca kahramanın ölümü, emek çabaları bu ideolojik ve siyasi
körlükten ötürü sonunda emperyalizme hizmet etmekten
kurtulamamıştır. Birçok ezilen ulus ve sınıf hareketi
bu tür yaklaşımların kurbanı olmuştur. 300
yıllık Roma İmparatorluğuna direnen yoksulların
hareketi, Hıristiyanlık devlete yöneldiğinde yozlaşıp
engizisyona kadar gitmekten kurtulamamıştır. Zerdüşt'ten
Mani'ye, Nuh'tan İbrahim ve Muhammet'e kadar çözüm araçları, Sümer
rahip devletine doğru koştukça, kurtarmak iddiasında
oldukları insanlığı aslanlara yedirmekten öteye
gidememişlerdir. Bu yaklaşım, Leninist tarzı bir
emperyalist devlet yıkıcılığı ve proleter
diktatörlük kuruculuğuna götürmüştür. Leninizm'in düştüğü
durum da aynıdır. Maoizm ve benzerleri de aynı geleneği
paylaşırlar.
Yeni demokratik-ekolojik arayış, rijit, kesin
sınıf, ulus ve devlet kategorilerinden hareket etmez. Umudunu salt
geleceğe taşımaz. Kuru bir geçmiş inancına da
dayanamaz. 'Tarih ve gelenek neyse, günümüz ve gelecek odur' büyük ilkesine
göre düşünme ve davranmayı bilmek gerekir. TARİH VE
GELENEĞİ NE KADAR DOĞRU BİLİYORSAN, GÜNÜMÜZ VE
GELECEĞİ, BU TARİHİ
İÇSELLEŞTİRDİĞİN DE ÜSTÜNE EKLEYECEĞİN
KADAR DEĞİŞTİREBİLİR, DÖNÜŞTÜREBİLİRSİN.
Değişim ve devrimin altın kuralı, bu büyük harfli formülün
uygulanmasından geçer.
Ötekiyi tanımak, zihniyet dönüşümünde diğer önemli
bir ilkesel yaklaşımı ifade eder. Firavunlaşma, yani
kendini devletle tanrı yerine koyma, tüm siyasi hastalıkların
özüdür ve karşısındakileri küçük, kul gibi görmeye zorlar.
Günümüzde bu hastalık, Nemrutlar ve Firavunlar döneminden daha az
yoğun yaşanmıyor. Dolayısıyla ötekiyi bir kul, etkisiz
bir varlık gibi değil, eşit ve özgür bir diyalektik öğe
olarak görmeyi gerektirir. Doğaya ve çevreye boş, şuursuz
varlıklar olarak değil, evrensel yasaların ahengine göre
yaşayan varlıklar olarak, ilkçağ insanının
kutsallığı içinde bakmayı gerektirir. Bunlarla birlikte
kanlı uygarlığın daha da içinden çıkılmaz hale
getirdiği cinsellik, kadın, çocuk ve yaşlılara;
sınıf, din ve tarikat gibi daha toplumsal kategorilere de aynı
zihniyet perspektifinden yeni ve geliştirici bir yaklaşımı
esas alır.
Eylem ve örgütlenmede zorunlu meşru savunma
dışında zora başvurmaz. Büyük ayaklanmaları yöntem
olarak seçmez. Bunu tümden reddetmese de, esas olarak bilinçle dolu toplum
biçimlerini esas alır. 'Ne kadar akıl-duygu gücü, o kadar toplum ve
hareket gücü' ilkesine bağlı olmak esastır. Duyguya dayanmayan
aklı devletçi sosyalitenin acımasız bir kalıntısı
sayar. Kadının duygu yüklü zekasına çözümleyici yüce bir
değer verir. Çocuk hayallerine en az akıllı bilgelerin
düşünceleri kadar anlamlı yaklaşır.
Yaşlıların tecrübelerine sürekli saygılı
yaklaşır. Gençliğin coşkusundan hayatın hiçbir
döneminde vazgeçmez. İyi olan güzeldir, güzel olan iyidir. En
gelişmiş zeka ve türettiği kavramlar güzelliğin özünü
oluşturur. İlkesel yaklaşımı esas alır.
Yaşama gerekli coşkuyla yaklaşırken, ölümü
yaşamın bir bedeli olarak görür ve yersiz korkuyla
karşılamaz. Ne kadar anlamlı yaşamdan yanaysa, o kadar anlamsız
ölüme karşıdır. Ölüme ancak anlamlı yaşamın
gereği olduğunda cesaretle göğüs gerer.
İdeolojik sistem dönüşümümün ana çizgilerini böyle
formüle etmek mümkündür. Şüphesiz bu yeni paradigma yaşama bundan
sonra daha derinlikli, evren, doğa, toplum yasalarını görerek
bakmak ve yaşamak anlamına gelir.
c- Yeni paradigma ile olgulara bakıldığında
büyük bir farkı görmek mümkündür. Slogancı ve şematik düzeyi
aşmamış sözün gücünü epey yitirdiği, pratik
yaşamın kendiliğindenliğe kaydığı durgun ve
anlamsız bir duruş sergileniyordu. Hemen her dünya görüşündeki
köklü dönüşümlerin yol açtığı değişimlerin bir
benzeri söz konusudur. Daha önceki zihniyetin anlam vermediği birçok
gelişme adeta düşünce dünyama sağanak gibi yağıyordu.
Duygu düzeyi düşmüş veya gelişmemiş kuru mantık
yerine, söz-anlam-olgu arasındaki diyalektik çok canlı bir dünya sunuyordu.
Neredeyse taşların bile bir aklı var, çok yavaş da olsa bu
akıl, yasa özelliklerine göre yürüyordu. Doğa ve toplum
arasındaki farklılıklar ve bağlılıklar büyük
heyecan veriyordu. 20 milyar sanılan evren tarihini insanda gözlemek,
aslında 60-70 yıllık ömrün izafiliğini de ortaya koyuyordu.
Bu tür zaman saymalar yerine, önemli olanın anlam zamanı olduğu,
ne kadar anladıysan o kadar yaşadığın gibi bir sonuç
da çıkarmak mümkün oluyordu. Bu paradigma ile nereye, hangi olguya ne
zaman bakılsa büyük bir anlam zenginliğini getiriyordu. Daha önceki
bakış açılarıyla kıyaslanmaz bir üstünlük
taşıyordu. Artık günümüzle tarih, tarihle gelecek arasında
bağ kurmak çok daha gerçekçiydi. Tarihten kopmayla hiçbir şeyin
doğru tanımlanamayacağı, dolayısıyla
sağlıklı bir dönüşümün görülemeyeceği
açıktı. Tarih yalnız ibretlik bir ayna değil,
yaşadığımız gerçekliğin kendisiydi. Eskiyi kolay
reddetmenin gerçeği kaybetmek anlamına geldiği, her şeyi
geleceğe saklamanın yaşayan gerçekliği hayallere terk etmek
olduğu netçe anlaşılıyordu. Dün-bugün-gelecek arasında
pek uzun bir mesafe ve zaman olmadığını, olsa da büyük bir
değişme anlamına gelmediğini görmek daha gerçekçi,
yaşanılan ana daha saygılı olmayı dayatıyordu.
Paradigmanın yol açtığı bir önemli
düşünce değişikliği de, çağa tam damgasını
vuran Avrupa uygarlığına ve devlet merkezli ütopyalara
dalmanın özgürlük getirmesi şurada kalsın, kendine
saygıyı bile kaybettirdiğiydi. Yaşanılan birçok
değer alt üst oluyor, tersine bir doğrulma mantığı
gelişiyordu. Tüm insani yetenekleri, temelinde Avrupa'nın
damgasını vurduğu ve devletin çekim merkezini teşkil
ettiği kavram ve kuramlara doğru seferber etmek, ilerleme ve özgürlük
kazanımı değildi; kendi toplum geleneğini küçük görerek,
başından itibaren bir teslimiyet konumuna düşmek demekti.
Uygarlıklar farkını görememek, özgücünü yitirmek, sentez yerine
ya karşıtlık ya da ona mahkum olmaya götürüyordu. Yeni paradigma
ile Avrupa uygarlığıyla sentez arama ve keskin devlet
çekiciliği kadar zıtlığına düşmeden, siyasal,
sosyal ve ekonomik modeller kurmak mümkündü. Avrupa ve devlet merkezli
düşünceden kopuş, her şeyin sonu olmadığı gibi,
yeni bir yaratıcılık sürecine de yol veriyordu.
Bu zihniyetle dünün siyaset ve ulusal sorunlarına
baktığımızda, ne kadar kısır
kalındığı ortaya çıkıyordu. Devletçilik,
ulusallık, savaş, sınıf, parti gibi toplumsal
kavramların pek gerçekçi olmadığı ve ağır
dogmatik yaklaşımlara yol açtığı görülüyordu.
Kavramlar yaşamın, gerçeğin yerine konulmakla tehlikeli de
olabiliyordu. Siyaset ve ulusal sorunlar dünyasında daha gerçekçi olmak
mümkündü ve yolları bulunabilirdi. Gerçek ak ve karadan ibaret
olmayıp, sonsuz renk değişimini içeriyordu. Büyük özgürlük
tutkularımızı, uygarlığın kanlı
araçlarına ve demagojik kavramlarına dayandırmakla, sonuçta ona
ihanet eder duruma düşüyorduk. Özgürlük, amaçları kadar
araçlarının da temiz olmasını gerektirir. Hiyerarşik
ve sınıf temelli uygarlık ve devlet aygıtlarını
ezilenler ve sömürülenlerin kullanımına açmak, yozlaşma ve yeni
egemen-sömürücü tabakayı ortaya çıkartır; devletin sönmesine
değil, daha da azgınlaşmasına yol açar. Proletarya
diktatörlüğü, sosyal devlet vb kavramların birer safsata ve aldatma
araçları olduğu, denendiği ülke pratiklerinden yeterince
açığa çıkmıştır. O halde devlet amaçlı
parti, hareket inşa etmenin amaçlarıma uygunluğu şurada
kalsın, tersliği söz konusuydu. En temel kopuşu bu ilkede
yapmıştım. Yine ulusal, sınıfsal, halk, demokrasi gibi
kavramlara sağlam tanımlanmış ölçüler içinde bakmak, bir
temel mantık esası olmalıydı. Aksi halde 'Allah'a kadar
giden soyut kavramlara mahkum olmak kaçınılmazdı. Ortadoğu
insanının dogmatik zihniyeti bu kavramlarla daha da yüklü olup,
hiçbir yaratıcılığa yol açamayan pratiğin kör
yürüyüşçüsü haline getirilmişti. Sonu bitmez din, hanedan
savaşlarıyla etnik savaşların bu zihniyetle yakından
bağlantısı vardı. Özünde gizlenilen ise, artı-ürün ve
değer gaspıydı. Doğru olan, yeni paradigmanın siyaset,
örgüt ve eylem tarzını da aynı yaratıcılıkla
geliştirmekti. Doğru teori ve program ortaya koymak yetmez.
Onları boşa çıkarmayacak örgüt ve eylem hattını da
büyük bir özenle seçmek şartı vardır.
Bulunacak çözümlerin kapitalizmin hegemonik sisteminin
dışında, onun devlet yönetimine düşmeyen, sınıfa
karşı sınıf, zora karşı benzer zor, aynı
dilden cevap verme ve benzeri tuzak kavramlara düşmeden
geliştirilmesi gerekir. Çözümün sistem dışında
geliştirilmesi, yeni Berlin duvarları inşa etmek anlamına
gelmez. Bu ne kör bir çatışma, ne de güç yetmeyince içinde erime
anlamına gelir. Devlete karşı tavırda da, ya onu
amaçlarımız için yıkmak, ya da bir parçasına konmak
amaçlanmaz. Devletten uzak durmak ve ancak koşullar doğduğunda
sınırları ölçülmüş geçici uzlaşılara gitmesini
bilmek demokratik yaşamın gereklerindendir. Son 150 yıllık
sosyal mücadelenin ve sosyalizmin layık olmadığı sonuçlara
yol açması, devlet sorununa yanlış yaklaşım ile
yakından bağlantılıdır. Devlet dışı
siyaset, demokrasi anlayışında önemli yenilikleri gerektirir.
Demokrasinin sınıf, grup iradelerinden oluşmakla
yetinemeyeceği, ezilen ve hegemonik güçler dengesini yönetmek ve
dönüştürmek gibi görevlerini kavramanın ve pratikte temsilinin
ayrım kabul etmez bir militanlık tarzına ihtiyaç gösterir.
Meşruiyet geliştirirken yasallığa uyum kadar,
antidemokratik yasallığın aşılmasını bilmek
de büyük önem taşır. Demokrasinin, toplumun tüm güçlerinin
sorunlarını açığa vurduğu ve çözüm
aradığı bir politik sistem olduğu sürekli göz önüne
getirilmelidir. Demokraside çözülemeyecek bir sorun yoktur. Yalnız temel
felsefesine, kural ve yaratıcılık esaslarına
bağlı kalmak kaydıyla bu çözüm gücünü ortaya koyar. Demokrasinin
ciddi bir entelektüel kültür gerektirdiğini, fırsatçı ve
demagojik yöntemlerle bir araç gibi kullanılmayacağını iyi
bilmek gerekir. Aynı zamanda demokraside 'tabu' sorunları yoktur.
Hatta en tabu gibi görünen sorunların panzehiri demokrasidir. Bir
başka önemli husus, demokrasiyi bir sınıf, ulus, etnik veya dini
grubun aracı olarak değerlendiremeyeceğimizdir. Demokrasi, her
grubun gücüne bakmaksızın kendini özgür ifade etme hakkına sahip
olduğu bir siyasi rejimidir. Demokrasi tanımında
anlaşmaksızın, bir ülke, devlet veya topluluk içinde demokratik
yöntemlerle sorunlara çözüm bulmak zor olduğu gibi, ortamı
yazlaştırıcı bir demagojiye bırakır.
Zihniyet dönüşümünün en önemli bir parçası, demokrasi
rejiminde kararlılık oluşturmaktır. Şüphesiz
başka çözüm rejimleri de vardır. Kapsamlı savaşlar ve
ayaklanmalar da önemli sorunları çözmeye hizmet edebilir. Bunu
geçmişte ben de denedim. Ama gerçek, bu yöntemlerin karakterime en uzak
yaklaşımlar olduğudur. Söz konusu meselenin kaba güçle mi,
mantık ve idrak gücüyle mi olduğuyla yakından
bağlantılıdır. Sanıldığının
aksine, gücü veren orduların ve ayaklanmaların hareketi değil,
demokrasilerin idrak yüklü gücüdür. Bu gücü yaratanların kazanması
önlenemez. ABD'nin bile son tahlilde üstün çıkmasına (hegemonik
güçler arasında) yol açan, demokratik zemininin eskiden kalma gücüdür.
Sovyetlerin kaba gücü, ABD'nin gerisinde değildi. Savaşmadan
kaybetmesinde esas etken, demokrasiden hiç anlamamasıydı. Dünyada
birçok halk güçlerine kaybettiren de özünde demokrasilerini
geliştirememeleridir. Bu konuda tam bir netlik ve kararlılık
içindeyim. Kürt olgusundaki krize ve çözümüne yönelirken, eski
kuşkuculuğu geride bırakmış, kendine güvenen bir
yapı içinde kendimi yenileyip yaratıcı
kıldığımı belirtebilirim.
d- Ortadoğu'da toplum; siyaset ve askeri alan başta
olmak üzere tarihi bir yeniden yapılanma döneminden geçmektedir. Toplumsal
dönüşümlerde diyalektik özellikler, yasalar temelinde gerçekleşir.
Uzun süreli nicelikler birikimi biçimindeki değişimler, iç ve dış
koşulların elverişliliği veya zorunluluğu
karşısında niteliksel bir aşamada daha hızlı ve
farklılaşmış olarak patlar. Bu süreçlere devrim zamanı
da denilir. ABD'nin Irak müdahalesini, salt petrole, İsrail
güvenliğine bağlamak dar bir yaklaşımdır. Dünya hegemon-sistemi
olarak sistemin iç ihtiyaçları ve zorlamaları bağlamında
köklü ve uzun süreli bir yeni aşama olarak değerlendirmek daha
gerçekçidir. Dünya kapitalist sistemin motor gücü olarak sorumluluk duymakta,
nereye ne zaman müdahale veya operasyon düzenlemek gerekiyorsa öyle hareket
etmektedir. Bu gerçeği fazla yadırgamanın bir anlamı
yoktur. Emperyal sistemler doğduğundan beri benzer
davranışlar sergilenmektedir. Tarihin bildiği ilk emperyalist
gücün, ilginç bir durumdur ki, bugünkü Irak'ta Sümerlerin Akadlar
aşamasında oluşup Kral Sargon döneminde ilk saldırıya
geçtiği görülmektedir. Adeta ilk ve son emperyalist imparatorlar olarak,
Sargon (çok silik gölgesi Saddam) ve Bush, ana kaynakta büyük tarihsel
trajedilerin (planlı ilk insan katliam ve talanları) son komik bir
tekrarını oynar gibidirler. Gerekli olan, bu post-modern
emperyalist-sistem müdahalelerin kapsam, amaç ve olası
sonuçlarını doğru kestirebilmektir. Ortadoğu
toplumlarında sorumluluk duyan güçlerin hayati görevlerinin
başında, bu çözümleme ve öz dinamiklerine göre nasıl bir
yanıt oluşturabilecekleri hususu gelmektedir. Şunu çok iyi
bilmek durumundayız ki, her dünya hegemon sistemi başat toplum
yapısına ve temsil güçlerine dayanır. Bu sistemlerin çağlar
boyunca olumlu ve olumsuz içerikli sayısız yayılma, istila,
işgal ve sömürgeleştirme hamlesi gerçekleştirilmiştir.
Böylelikle üstün, başat sistem yayılabilmiş, dönemine göre bir
dünya sistemi haline gelebilmiştir. Tarihin ilk büyük insanlık
devrimi olan 'neolitik çağ', doğduğu kaynak olan bugünkü
Toros-Zağros dağ sisteminin iç kavisli eteklerinden tüm dünya ya
yayılma yeteneğini göstermiştir. M.Ö 7000'lerden beri
kalıntı halinde de halen en olumlu yayılma biçimi olarak devam
etmektedir. M.Ö 5000'lerde aşağı Dicle-Fırat
havzasına, 4000'lerde Nil kıyılarına, 3000'lerde Pencap
kıyılarına, 2000'lerde Avrupa kıyılarına, Çin'de
Sarı Irmak kıyılarına kadar yayılabilmiştir.
Amerika kıtasına daha geç yayılmıştır.
Bu temelde ortaya çıkan Sümer ve Mısır
sınıflı toplum uygarlıkları, hakim-sistem olarak, Grek-Roma
dönemlerine kadar dünya çapında yayılmayı derinleştirerek
sürdürmüşlerdir. Köleci emperyalizmin bu ilk izi üzerinde Helen ve Latin
Roma dönemi dünya çapında daha da derinleşen bir temelde
yayılabilmiş, kapsamlı değişim ve gelişmeleri
beraberinde getirmişlerdir. Feodal uygarlık döneminde daha da
geliştirilmiş bir kapsam üzerinde, İslami ve Hıristiyan
motifler altında yeni bir aşamada sistem yayılmaları
sürdürülmüştür. Bütün bu yayılma, işgal ve sömürgeleştirme
dönemleri üzerine en son konan kapitalist uygarlık ve onun
emperyalist-sömürgeci yayılım ve işgalidir. 1500'lerde
başlayan bu son sistem, günümüzde ABD önderliğinde dünyada en
gelişmiş bilim-teknik temelinde, girilmedik tek bir aile bile
bırakmadan etkili olmaya devam etmektedir.
Bu yayılma, işgal ve sömürgeleştirmeler kolay,
gönül rızasıyla yürütülmemiş; çoğunlukla acı ve kanla,
ordu ve savaşlarıyla ancak gerçekleştirilebilmiştir.
Diğer yandan hakim dünya sistemini sadece emperyalizm, işgal ve
sömürgeci güç olarak değerlendirmek yanlıştır. Bu sistemler
gücünü kanıtladıkları için, başta daha verimli ekonomik
üretim ve temelindeki yeni bilimsel-teknik özellikleri nedeniyle olumlu yönde
de yayılma üstünlüklerine sahiptirler. Zaten uygarlık, çağlar
ağırlıklı olarak böyle oluşmuştur. Şüphesiz
bu sürece bir yandan kutsal ve haklı direnmelerle bilgece yanıtlar
verilirken, diğer yandan ezilen ve sömürülen bir insanlık kesimi de
oluşturulup sistemin her tür ihtiyacı için hazır
tutulmuştur.
Günümüzde yaşanan, bu bol acılı ve sömürülü tarihin
post-modern biçimidir. Birçok bilgin kapitalist-sistemin en derin krizini
yaşadığında hemfikirdir. Yeni sistemlerin
doğuşuna yakın bir dönem yaşanmaktadır. Oldukça
anlamsızlaşan kapitalist-sistemin ilk defa aşılma sürecinde
olduğu da entelektüel, aydınlatma güçleri tarafından
yoğunca tartışılmaktadır. AB olgusunda insan
hakları ve demokrasi ilkesel bir seviye kazanmış olup tarihsel
yeni boyutlar içermektedir. Ekoloji bilgisi gittikçe artan bir bilim olup,
toplumsal dönüşümlerde göz ardı edilemez bir uygulama gücü haline gelmektedir.
Dünya çapında yükselen temel ve müşterek değerler, insan
hakları ve demokrasidir. Devrimler de dahil, her tür toplumsal
dönüşümlerde demokratik siyaset yöntemleri öncelik kazanmış
durumdadır. Zor yöntemleri, artık tarihin çöp sepetine atılmayla
karşı karşıyadır. Gerek devletin gerek daha alt
yapıların 'terör' yöntemleri, insanlık tarafından her geçen
gün daha çok tepki toplayıp tecride uğramaktadır. Birey ve
topluluklarının meşru savunma hakları, savaş ve
ayaklanma biçimleri de dahil, BM ve evrensel hukukta yerini bulmaktadır.
Bunun dışında her tür şiddet, tüm dünya devletlerince
reddedilmektedir. Ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal haklar ve halkların
kendi kaderini özgürce belirlemeleri, BM tarafından yasal bir statüye
kavuşturulmuştur. Tarihte ilk defa hegemon-sistemle
karşıtları arasında insan hakları, demokrasi ve
ekolojik konularda geniş bir konsensüs oluşmuş
bulunmaktadır. Sınırlı bir uygulama gücü de olsa,
kamuoyunun gittikçe artan tepkisi tüm toplumsal güçleri temel konsensüslere
zorlamaktadır. Son Irak işgalinde bu netçe ortaya çıktı.
Çizilen bu kısa çerçeve bile insanlık tarihinin boy
attığı topraklarda, Aşağı Mezopotamya'da yeni bir
'Helenleşme' sürecine girildiğini göstermektedir. Şüphesiz bu
ismen İskender önderlikli M.Ö 330'lardaki Helenleşmeye benzemektedir.
Ancak öz ve biçim arasında büyük farklar bulunmaktadır. Ama ABD
birliklerinin, tıpkı İskender'in birliklerinin (Falanjlar)
Babil'e girdiği gibi Bağdat'a girdikleri de inkar edilemez ve çarpıcı
bir benzerliktir. Daha da önemli olan, bu ilk Batı hamlesinin
yarattığı muazzam Doğu-Batı sentezidir. Halen görkemli
kalıntılarını (Zeugma, Nemrut, Palmira başta olmak
üzere) coğrafyamızın çok alanında gösteren bu kültür,
özünde doğurgan Dicle-Fırat kültürünün türevidir. ABD askeri
birliklerinin arkasında Batı kültürünün en azından 200
yıllık bir sızma tarihinin en güçlü hamlesi söz konusudur. Bu
kültür bölge toplumunca tanınmasına rağmen, olduğu gibi
özümsenmekten uzaktır.
Temel sorun, bu aşamada Doğu ve Batı kültürlerinin
yeni bir 'Helenleşme' gücü gösterip gösteremeyeceğidir. Bir yandan
ABD ve İsrail sağının aşırı şiddet
hamleleri, diğer yandan İslamik toplumu amaçlayan şiddet
öğelerinin çözümleyici rol oynamaları pek olasılık
dahilinde görülmemektedir. Fakat Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan
siyasi ve askeri yapılanmaların ABD ve İngiltere tarafından
aşılmak istendiği de bir gerçektir. Yaklaşık bir asra
dayanan, Ortadoğu toplumunda süren siyasi ve askeri yapılanmalar,
genelde kapitalizmin ve özelde İngiliz emperyalizminin ürünüdürler. 200
yıldır süren Batı kültür sızması, yeni aşamada
köhnemiş ve sistemin ihtiyacına cevap veremeyen siyasi ve askeri
yapıları dağıtıp, yeniden 'demokrasi' eksenli bir
yapılanmaya tabi tutmak istemektedir. Bölgenin işbirlikçi kapitalist
sınıflarının bu talebe direnmeleri söz konusu olamaz.
Ulusal devletçi güçlerin demokratikleşmeden,
bağımsızlıkçı eğilimleri de pek başarı
şansına sahip değildirler. Emperyalizme dayanmayı
bıraktıklarında nasıl devrilecekleri, hem de bu işin
oldukça komikçe gerçekleşeceği Saddam şahsında ibret verici
bir örnek olarak bölgeye sunulmuştur. Dönüşmeyenin nasıl
dönüştürüleceği, adeta bir tiyatro oyunu gibi sergilenmiştir.
ABD-İngiliz hamlesi, Irak şahsında tüm bölgenin askeri ve siyasi
yapılanmalarına bir çözüm örneği olarak sunulurken, tüm güçlerin
gerekli dersleri çıkarmalarını dayatmaktadır. Suriye ve
İran'a uyarı, Türkiye'ye ise eleştiri bu perspektif altında
değerlendirilmelidir. Kendi başına
alındığında bu yaklaşım teslimiyet dayatma gibi
görünse de, özünde geniş bir uzlaşma olanağını da
içinde barındırmaktadır. Bölge güçleri bu uzlaşma
yeteneklerini göstermek yerine, eski yapılarında ısrar edip bir
de karşı şiddeti destekler duruma gelirlerse, akıbet Irak
gibi olacaktır. Fakat bölgede bir 19. yüzyıl sömürgeciliğinin
geliştirilemeyeceği, (ABD ve İngiltere bir seçenek olarak istese
de) yeni kral ve tiran rejimlerin oluşturulamayacağı da o denli
ağır basan bir olasılıktır. Bölge için İkinci
Dünya Savaşı sonrası Avrupa, 1990 sonrası Doğu Avrupa
ülkelerinde gelişen demokrasi türü bir gelişme seçenek olarak
öngörülmektedir. Batı tarzı demokratikleşmenin burjuva
sınıf karakteri bilinmektedir. Bölgenin üst tabakaları ise,
demokrasiyi burjuva anlamda da özümsemiş olmaktan uzaktırlar.
Çelişki ve çözümün kolay gelişmemesi de bu objektif konumdan
kaynaklanmaktadır. ABD müdahalesinin yapabileceği, ancak eski siyasi
ve askeri yapıyı dağıtmak ve güçsüzleştirmektir.
Bizzat demokrasiyi ne kadar istediği şurada kalsın, en
olumlusundan ancak önü açık tutabilir. Bölge üst tabakasının
antidemokratik konumu, geriye halk bloğunun hem kültürel
yapısının uygunluğu, hem dayanılmaz ekonomik
ihtiyaçları açısından, kapsamlı demokratik çözümlenmeye son
derece elverişli bir yapı arz etmektedir. Bölgenin tarihi,
sanıldığı gibi çok dinli, mezhepli, etnik ve iç içe geçmiş
milli yapılı karakteri nedeniyle demokrasiye elverişsiz
değildir. Tersine, bu özellikleri demokrasinin zengin bir alt kimlikleri
olarak da rol oynayabilir. Alt birimlere dayalı demokrasi, bireylere
dayalı olan Batı türlerinden daha zenginlik içerebilir.
Aşırı bireycilik, demokraside sorumsuzluğa daha çok
açıktır. Tarih bölgede sürekli alt kimliklerin geniş bir ademi
merkeziyetçiliğine tanık olmuştur. Tüm bölge
imparatorlukları alt kimliklere saygılı olmuşlar ve
geniş özgürlükler tanıyabilmişlerdir. Özcesi, bölge tarih
boyunca doğal bir federasyon özelliklerini taşımaktadır.
Son Osmanlı İmparatorluğu deneyi ve günümüz İran'ı bu
özellikleri göstermektedir. Halkların insan hakları ve demokrasiye
susamışlıkları, ilk defa Batı kültürünün
değişik sınıf içeriğinde de olsa aynı taleplerle
gelmesi, başarılı bir sentezin geliştirilebileceğini
göstermektedir. İç ve dış dinamikler tarihin hiçbir döneminde
görülmediği kadar devrimsel nitelikte bir insan hakları ve demokratik
sistemini gündeme dayatmış bulunmaktadır. Tüm iç dış
güçler buna sanki mahkummuş gibi görünmektedir.
e- Ortadoğu tarihinin bu hızlanan döneminde rol
oynaması, gereken güçlerin stratejik mevzileşmesi, sonucun hangi
yönde olacağını belirler. Temel stratejik güçler;
dıştan ABD-İngiltere koalisyonu ve önemsiz diğer bölge
dışı güçlerle içte Türkiye, İran ve dağınık
Arap güçleridir. İsrail'i ABD içinde saymak daha doğrudur. Arap
tavrı tüm gücüyle son yüzyıllık statükoyu korumaya çalışmaktadır.
Arap milliyetçiliğinin yapabileceği bir tarihi misyonu yoktur.
Demokratikleşmeye soğuk bakmaktadır. Saddam örneğinde
görüldüğü gibi, çağı ve günü doğru yorumlayıp
zamanında reform yapabilecek yeteneği göstermemektedir.
İslamiyet'in geleneksel tutuculuğu radikalleşip daha da
gericileşmektedir. İsrail ile olan çelişkileri kavrama ve
siyasal çözüme taşıma yetenekleri de yoktur. Bu durumda ancak
dıştan dayatmalar etkili olabilecektir. Arap
yığınlarının demokratik bir programla ortaya
çıkmaları zayıf bir olasılıktır. İran kendi
iç reformcuları ve ABD ile gittikçe artan gerginlikler nedeniyle nötralize
olmuş durumdadır. Mevcut haliyle varlığını
korumak esas endişesidir. Irak türü dağılmamak için
hazırlıklı olmak başlıca gündemidir. Geriye Türkiye
kalmaktadır. Geleneksel ABD-İsrail çizgisinde güçlü bir müttefik
olduğu halde, bu ittifak sarsıntı geçirmektedir. Temel nedeni
ise Kürt sorunudur. Kürt sorunu hiçbir dönemle kıyaslanmayacak biçimde
Türkiye'yi derinden endişelendirmektedir. Bu hususun nasıl
doğduğu ve ne tür içeriğe sahip olduğu
ayrıntılı yaklaşmayı gerektirir.
İsrail, ABD'deki Yahudi lobisiyle uzun süredir
hazırlattığı Irak hamlesini tarihi ve can alıcı
önemde görmektedir. Milyonlarca Arap ve Müslüman güç arasındaki tecridini
ve şiddet sarmalını kırmaya stratejik bir değer
vermektedir. Mısır ve Ürdün dahil, hiçbir Arap-Müslüman gücüyle
kalıcı ve güvenlikli biçimde bu stratejiyi yürütemez. Mevcut
ilişkileri bile her an aleyhine dönebilir. İsrail'in ayakta
kalabilmesi ve stratejik güvenliğe kavuşabilmesi, İkinci bir
İsrail'e mutlak ihtiyaç göstermektedir. Bu görevi bir dönem İran
Şahından bekledi. Uzun süre Türkiye'yi bu temelde yönlendirdi. Fakat
ikisini de ikinci bir İsrail yapmak mümkün olmadı. Olacakları da
kolay ve kısa vadede gerçekleşecek gibi değildir. Geriye Kürt
seçeneği kalıyor. İsrail kurulur kurulmaz bu seçenek üzerinde
durdu. Barzani ve daha sonra Talabani önderliğini hazırlamaya
çalıştı. Çok büyük çaba harcadı. Kendilerine güçlerinin çok
üstünde değer verdi. Kol kanat gerdi. Siyasi ve maddi destek
sağladı. Sonunda ABD'nin büyük askeri gücüyle Irak bütünlüğünden
özünde kopardı. Şekli birlik o kadar önemli değildir. Bu
gelişme Türkiye'nin Kürt politikası için deprem etkisi yapabilecek
tüm özelliklere sahiptir. Geleneksel Cumhuriyet politikası, Kürtleri
olabildiğince unutturmaktan, en sıradan hak arayışları
ve başkaldırışlarını sert ezmekten ibarettir.
Hatta en şoven uçlarla bir Kürt inkarcılığını
sürekli teşvik etmek biçiminde olmuştur. Buna ters gelebilecek her iç
ve dış gelişme, son dönemde medyada çok işlendiği gibi
'kırmızı çizginin' aşılması, yani savaş sebebi
anlamına gelecekti. Kuzey Irak'ta ortaya çıkan Kürt federe
yapısı bu politikayı her gün, her saat zorlamaktadır.
Yapılacak iki şey vardır: Ya askeri operasyonlarla
dağıtmak, ya da kabullenmek. Askeri operasyon, ABD ve koalisyonla
çatışma demektir. Kabullenmek ise, geçici bir 'bekle gör'
politikası olup kalıcı ve çözümleyici hiçbir özelliğe sahip
değildir. Buna bir de PKK'nin on bine varan eğitilmiş militan
gücü tüm dağlık alanda üstlendirmesini, geniş iç ve
dış kitle desteğini eklersek, Türkiye'nin tarihi bir yol
ağzında bulunduğu gayet açıktır. Geçen her gün bu
'bekle gör' politikasının aleyhindedir. Kapsamlı bir Kürdistan
savaşı tüm dünyayı Kürtlerin arkasına vereceği gibi,
en yakın müttefikleri olan ABD ve İsrail'in kaybına, hatta
karşısında bulmasına yol açacaktır. Kürt sendromunun
daha da şiddetlenmesi bu gelişmelerden ötürüdür. Her şey
Türkiye'yi yeni bir Kürt politikasını geliştirmeye
zorlamaktadır. Şu hususu da önemle belirtmeliyiz ki, ABD ve İsrail'in
Kürt yaklaşımı taktiksel olmaktan uzaktır. Kalıcı,
stratejik ve giderek tüm Kürtleri bağrında toplayacak tarihsel önemde
bir gelişmedir. Ortadoğu'nun değiştirilmesinde başta
gelen stratejik güç olarak görünmekte ve hazırlanmaya
çalışılmaktadır. 1950'ler sonrası Türkiye'ye verilen
Anti-Sovyetik ve Anti-Ortadoğu (Arap- İran
karşıtlığı) rolü, daha kapsamlı ve uzun süreli
olarak Kürtlerle yürütülmeye çalışılmaktadır. Tabii esas
amaç, ikinci bir İsrail rolüdür. ABD ve İsrail'in bundan vazgeçmesi
mümkün görünmemektedir. Mevcut durumda Kürtlerin kaybı, ABD açısından
Ortadoğu'nun ve İsrail'in kaybı anlamına gelir. Daha da
ötesi, olası İran ve Türkiye zorlamaları
karşısında Irak'ta görüldüğü gibi manivelayı, bu
ülkelerde yine elde tutmak istediği Kürtlerle atacaktır. Özcesi,
Ortadoğu'nun artık güçlü sopası Kürtler olacaktır.
Kürtlerin özellikle ilkel milliyetçi kanatları da buna dünden
hazırdır ve her şeyi sunmaya can atmaktadırlar. Kürtlerin
Irak'taki rolü, tüm Ortadoğu'nun dönüşümlerinde gündemden
düşmeyecektir. Bu gerçeklik karşısında, Kürtler konusunda
temel politik gözden geçirme ve yenileme çabasını Türkiye'nin
sergilemek durumunda olduğu açıktır. Şu hususu hemen
belirtmeliyim ki, Kürt sendromunu tüm Türk tarihine yaymak doğru
değildir. Kalın çizgilerle belirtelim ki, Türklerin Anadolu
kapılarını açtığı 11. yüzyılda ve
Bizanslılarla yapılan tayin edici 1071 Malazgirt Savaşı'nda
Kürtlerin stratejik rol oynadığı bütün tarihçilerce ortak bir
görüştür. Kürt ve Türk toplumları birbirleriyle ilişki kurarak daha
çok uzlaşı mantığı içinde hareket etmekte ve
yoğun bir gönüllü asimilasyonu yaşamaktadırlar. Kürtlerin
Türkleşmesi, Türklerin Kürtleşmesi esas eğilim olup,
sınırlı beylik çatışmaları dışında
aralarında bir ırki, hatta etnik çatışma yoktur veya çok
sınırlıdır. Selçuklular döneminde Sultan Sancar ilk defa
'Kürdistan' kavramı ve statüsünü ifade etmiştir. Osmanlılar
döneminde Yavuz'la başlayan Doğuya ve Güneye doğru yayılma
politikasında Kürt beyliklerine birleşik bir ikinci krallık
önerilmekte ve bu temelde stratejik ittifak bizzat geliştirilmektedir.
Yüzlerce yıl imparatorluk içinde özel bir Kürt yönetim statüsü
bulunmaktadır. 1857'lerde Arazi Kanunnamesine göre Kürdistan eyaleti tesis
edilmektedir. Daha çok Batı karşısında gerilemekten
kaynaklanan artan vergi ve askerlik talepleri, biraz da İngiliz sömürge
anlayışıyla tahrik edilince, 1800'lerde başlayan isyan
dönemini, İkinci Abdülhamit adeta bir reform niteliğindeki
aşiret mektepleri ve Kürt Hamidiye Alaylarıyla sonuca bağlamak
istemiştir.
M. Kemal Paşanın 1919 Samsun
çıkışında oynayacağı rolde, Kürtlerin rolü
günümüzde de geçerli olabilecek bir stratejik yaklaşımla
değerlendirilmiş ve uygulanmıştır. Bu rolü görmeden,
ulusal bağımsızlık ve egemenlik mücadelesini doğru
değerlendirmek gerçekçi değildir. Kürtlerin Cumhuriyetteki rolü
'kurucu' niteliğindedir. Bizzat M. Kemal Atatürk'ün demeç ve emirlerinde
bu hususu görmek zor değildir. Bu dönemde Kürtlerin olumsuz biçimde
gündemden düşmesi Anti-Kürtlükten kaynaklanmıyor.
Başlangıçta düşünülen, özgürlükleri esas alan bir Kürt reformudur.
Atatürk bunu 1924 İzmit Mülakatında açık ve kapsamlı olarak
belirtmektedir. İsyanlar bu imkanı engellemekle kalmıyor;
Cumhuriyetin korunmasına gösterilen özen nedeniyle Batıdaki
diğer birçok ayaklanmada görüldüğü gibi aşırıya kaçan
ezilmelere de yol açabiliyor. Her bakımdan yetersiz ve gelişmeye
değil eskiye, mahalli çıkarlara dayalı feodal önderlikler,
kendileriyle birlikte Kürt halkı için de yıkımla sonuçlanan bir
süreci yaşıyorlar. Artık Kürt korkusu Cumhuriyete
yerleşiyor. Dönemin yaygın şoven havasından etkilenmeler
yoğunlaşıyor. Kürt inkarcılığı resmi siyaset
literatürüne tüm koyuluğuyla yerleşiyor. 1950'ler sonrası
Cumhuriyetteki oligarşik düzen çabaları bu korkuyu daha çok
kullanacaktır. Kürtlükle ilgili en ufak gelişmeler bölücülükle
suçlanacaktır. Geriye tek yol kalıyor: Ya inkar, ya isyan! Bu sürecin
en son isyanı PKK adıyla gelişiyor. Kürt kimliğini
açığa vurmasına rağmen, acıları ve kaybı
büyük olan bu sürecin bir çözüme ulaşması sağlanamadı.
1998'den beri fiili bir ateşkesle sonuçlandı. Oligarşik düzen bu
dönemde 'ülkücüler' kanalıyla solu illegalite ve kanun
dışına itip tasfiye ederken, PKK ve Kürt özgürlükçüleri üzerinde
tarikatçılık ve Hizbullah araçlarını kullanarak sonuç almak
istedi. Sonunda kaybeden, Cumhuriyetin demokratikleşmesi oldu. Türkiye'nin
küllendirmeyi esas alması, çok sınırlı özgürlük ve kimlik
taleplerini bile sert yöntemlerle bastırması sorunu yok etmedi;
aksine günümüzdeki çıkmazı belirledi. Bu yaklaşım
Türkiye'ye büyük kaybettirdi. Demokratikleşmesini Batı
standartlarına kavuşturamaması, AB'deki bugünkü konumuna yol
açtı. Sürekli bir ekonomik kriz ve ağır borç faturası,
sosyal yozlaşmayı daha da yoğunlaştırdı. Rant
ekonomisinin sonucu olarak üretimsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlik
rekor boyutlara vardı. Özcesi, bir Japonya olma fırsatı bir kör
politika uğruna kaçırıldı.
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en kritik darboğazında
yeni bir yol ayrımı ile karşı karşıyadır.
Oligarşik düzen, statüko politikalarında ısrar mı
edecektir? Yoksa demokratik cumhuriyet esaslarını her alanda hayata
geçirerek mevcut kriz ortamını aşacak mıdır?
Sancılı bir geçiş süreci yaşanmaktadır. Ne ile
sonuçlanacağı kesinlik kazanmış olmaktan uzaktır.
Oligarşik düzende ısrar, içe büzülme ve çağdaş dünyadan
kopma ile sonuçlanacaktır. Yugoslavya ve Irak'ta gelişene benzeyen
bir çözülme kaçınılmaz olacaktır. Ne iç ne de dış
dinamikler daha fazla bu oligarşik statükoyu taşıyamaz. Tam
demokrasi seçeneği esas alındığında, çağdaş
dünyayla bütünleşme ve tüm iç sorunlarını kan dökmeden çözme
imkanına kavuşturacaktır. Bu, dar bir kesim
dışında tüm Türkiye'nin kazanması anlamına gelecektir.
Gerçek ve güçlü ülke bütünlüğü zora başvurmadan
sağlanmış olacaktır. Türkiye'nin bu çözüm tercihi,
dış politikada büyük saygınlık kazanırken, en
çarpıcı sonuçlarını Ortadoğu'daki demokratikleşme
sürecinde gösterecektir. Ortadoğu'daki geleneksel önderlik rolü güç
kazanacaktır. Tümüyle oturmamış mevcut bölge gerçeğinden
yararlanıp, ABD-İngiltere koalisyonu karşısında daha
onurlu ve sözü dinlenen bir ülke konumuna ulaşacaktır. Cumhuriyetin
kuruluş yıllarında girilmek istenen, ama bilinen nedenlerle
girilmeyen rota yakalanmış olacaktır.
Bağımsızlık ve egemenlik süreci demokrasi tacıyla
tamamlamış olacaktır.
Şüphesiz son yıllarda gelişen demokratik reform
süreci önemlidir. Fakat Kürt politikasındaki tereddütlerden dolayı
sürekli topallamaktadır. Bu da içte ve dışta güç kaybına
yol açmaktadır. Kuzey Irak'ta gelinen nokta artık böyle
yürünemeyeceğini çok açıkça ortaya koymaktadır. Tam demokrasili
Türkiye ancak Kürt reformuyla mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti Kürt reformuna
giderken, şu hususları göz önüne almak durumundadır:
1- Türk milliyetperverliği, Kürtler konusuna Alparslan, Yavuz
Selim ve Mustafa Kemal ayarında stratejik olarak baktığında
gerçek anlamına kavuşabilir. Solu ve Kürt kimliğini tasfiye
amaçlı oligarşik düzenin şoven milliyetçi ve dinci fanatizmi
esas alınarak milliyetperver olunamaz. Dışta emperyalizmin, içte
oligarşinin reel sosyalizme ve demokratik özgürlüklere karşı
körükleyip desteklediği bu akımlar, sosyal ve ulusal bütünlükte
gerçek bölücü ve ayrımcı güç rolünü oynarlar. Halk
gruplarının inkarı en tehlikeli bölücülüğe zemin
hazırlar; düşmanlık duygularını besler ve
çatışmalara yol açar. Tersine tüm gruplara, kimliklere, inanç ve
düşüncelere saygı, bütünleştirici yurtseverlikle ulusal
bütünlüğün çimentosunu teşkil eder.
2- Zoraki asimilasyona son verilmeli, gönüllülük esas
alınmalıdır. Zaten yaşamın ihtiyaçları kendi dil
ve kültürünü sağlar. Çok dilli ve kültürlü olmayı bir zenginlik
saymak gerekir. Dillerin ve kültürlerin gelişmesi, bir ülke ve devletin
uygarlık düzeyini gösteren en temel öğelerdir. Aynı potada
eritmek ne mümkündür, ne de ekonomik ve sosyal yaşama katkı
sağlar. Aynı zamanda dillerin ve kültürlerin
anlamsızlaşmasına ve kirlenmesine yol açar. Çağın esas
yönü, ekolojik varlıklar dahil, tüm kültürleri ve halk kimliklerini
korumaya yöneliktir. Kürtlerin zoraki Türk sayılması Türk
arılığını da bozmaktadır. Ortaya ne Kürt ne de
Türk, çirkin bir melezleşmeye yol açmaktadır. Doğal melezleşme
zenginlik ve güzellik sağlayabilir. Zorakilik, hastalık üretir.
3- Türk damgasını, aşırı şoven yüklü
duygu ve düşüncelerle tüm siyasi, sosyal ve ekonomik yapılara yerli
yersiz basmak muazzam bir ikiyüzlülüğe yol açar. Bu yaklaşım
takkıyeciliği besler. Yüzeysel ve ikiyüzlü de değil, çokyüzlü
bireylerle ilişkileri anlamsızlaştırır. Türk
dünyasının ve kültürünün büyüklüğü yeni sayılar ve gruplara
ihtiyaç duymayacak kadar kendine yeterlidir. İç yapılarını
kirletmek yerine demokratikleştirmek, entelektüel seviyelerini
geliştirmek daha değerli bir görevdir.
Sonuç olarak, demokratikleşmesini Kürt reformu ile
tamamlamış bir Türkiye, çağdaş uygarlığın
bir gereği olarak AB'de yerini alırken, Ortadoğu başta
olmak üzere Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya'ya yönelik etkileme gücünü
arttıracaktır. Geçmiş mirasa layık bir rolü böyle
oynayabilecektir. Topallaşmadan sapasağlam adımlarla
yürüyecektir. Türkiye, Ortadoğu'nun tarihi demokratikleşme hamlesinde
kontrolü ABD ve diğer büyük güçlere bırakmak yerine, tarihin tüm
kritik aşamalarında olduğu gibi, Kürtlerle stratejik
kardeşlik dayanışmasıyla güçlü bir atağa
kalkabilecektir. Hiçbir önemli gelişme, tarihi yadsıyarak
gelişmez; gelişse bile kalıcı olmaz. Türk-Kürt tarihinin iç
içeliği çok iyi göz önüne getirilerek, çağdaş normlarda
demokratik uzlaşmayla yeniden düzenlenerek stratejik dayanışma
yaratılabilir. Kürt-Türk ilişkileri ancak bu temelde birbirlerinin
güçlerini eritme ve tüketme yerine besleyebilirler. Her birinin güçlenmesi
diğerinin gücü sayılacaktır. İdeal olan budur. Yakın tarihin
talihsizlikleri, dış provokasyonlar, dar güncel çıkarlar bu
büyük ve stratejik tarihi bir daha boşa çıkarmamalıdır. Bu
politika bütün Türklük dünyasına hayati bir destek iken, bütün Kürtlerin
birliği için de bir destek olmalıdır. Halkları bölüp
yönetmek emperyalizmin özelliğidir. Kardeş halkları
bütünleştirmek temel politika olmalıdır. Yakın dönemin
yaşanan acılarının hızla giderilmesi için
karşılıklı bir affetme ve hoşgörü politikası
kapsamlı olarak harekete geçirilmelidir. Yeni dönem ve 21. yüzyıl
üzerine adeta zincirlerinden boşalmışçasına kardeşlik
ve barış içinde yürümek, tek yaraşan ve başarıya
götürecek olan özgür yaşamın kendisi olacaktır.
Daha somut politik dille ifade edilirse, Türkiye'nin genel
demokratikleşme hamlesi Kürt reformuyla bütünleştirilirken, birinci
husus zihniyet, vicdan ve liderlik yaklaşımında devrimsel
dönüşümler gerektirir. Türk ve Kürt olgularının
şekillendiği ortak tarih ve günümüz koşulları bunun için
yeterli zemin ve olanakları sunmaktadır. Cumhuriyetin kuruluş
geleneği bilimsel bir önderliğe dayanmakla gerekli en temel ilkeyi
vermektedir. "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" deyişi,
liderlik ilkesini çok net ortaya koymaktadır. Bilimsel yaklaşmak ve
tüm sosyal olguların kabulü, demokratik uzlaşmaya en açık
çağdaş önderlik vasfıdır. Geleneksel sağ, sol, liberal
ve dinsel siyaset ve anlayışlarla, önderliklerine damgasını
vuran dogmatizm türleri olan şoven Türk ve ilkel-dini Kürt milliyetçilik
zihniyetleri aşılırken, demokratik önderlikler özde ve biçimde
şekillenmelidir. Cumhuriyetin laik ve hukuki temeli bu tür önderliklere
gerekli zihni, politik ve hukuki gücü vermektedir. Cumhuriyetin oligarşik
düzenleniş çabalarına karşı demokratik düzenleniş
mücadelesi çağdaş önderliğin esas görevi ve
başarısı olmalıdır.
İkinci husus, Cumhuriyette sivil toplumun yeniden
kurumlaşmasına büyük özen ve cesaret gösterilmelidir. Yeniden
yapılanma asla 'devletin ve ülkenin bütünlüğüne
karşıtlık' anlamına gelmediği gibi, tersine
çağdaş ölçüler temelinde ortak vatan anlayışında, tüm
kültür zenginliğiyle ve gücüyle ülkenin, devletin ve toplumun demokratik
bütünlüğü anlamına gelir. Cumhuriyetin demokratik bütünlüğünün
ayrılmaz bir parçası olarak, Kürtlerin kültürel
varlığı temelinde feodal zihniyet kurumları
aşılarak, çağdaş zihniyet dönüşümlerine
bağlı olarak tüm toplumsal alanlarda demokratik kurumlaşmaları
tanınmalı, teşvik ve destek görmelidir. Kardeşçe
yaklaşımın gerçek özü bunu gerektirir. Kürtlerin tarih boyunca
Türk varlığına bağlılığı, verdiği
destek ve dayanışma bu yaklaşımı hak etmiştir.
Kürt reformunun somut ifadesi olan her alanda Kürtlerin özgürlük
arayışları, demokratik proje ve kurumlara bağlanma
çabaları, bölücü ve ayrımcı çaba olarak değil, gerçek ve
güçlü birlikteliklerin vazgeçilmez gereği olarak kabul görmelidir. Buna
uygun olan evrensel hukuk, ulusal hukuk biçiminde de reforma
kavuşturularak yasal zemin uygun hale getirilmelidir.
Üçüncü husus olarak, ülkenin içinde bulunduğu ve her düzeyde
yaşanan krizi daha yıkıcı sonuçlara ve kaosa
dönüştürmemek için bazı temel politik ve yasal tedbirler
alınmalıdır. Kuzey Irak Kürtlerine kazanma ve demokratik
çözümler temelinde yaklaşılırken, on bin civarında olan ve
büyük çabalarla ateşkes tutumu içinde kalan PKK-KADEK güçlerinin
zorunluluklar yüzünden sınırlardan yoğun geçişlerini
önlemenin kapsamlı ve doğru yolu, 'barış ve demokratik
katılım' biçiminde bir politik-yasal çabayla bir yaklaşım
geliştirmektir. Eskimiş, ayrımcı, dar pişmanlık
yasasının ters bir rolü olabileceği önemle göz önünde
tutulmalıdır. Cumhuriyetle barışmak isteyen ve demokratik
çözümü esas alıp her tür şiddet ve yasadışılıktan
vazgeçen vatandaşlara 'barış ve demokratik katılım'
yasallığı çerçevesinde şans tanımak, krizden
kurtuluşun ve İMF politikalarını aşmanın en
vazgeçilmez bir politik görevidir.
Bu hususlarda ters yaklaşımlarda diretmek, krizin kaosa
dönüşmesi, sosyal çalkantılar, daha da artan işsizlik,
yoksulluk, iç politikada artan gerginlikler, uzlaşı
ortamının tümüyle bozulması ve sonuç olarak hukuku esas alan
sosyal, demokratik, laik cumhuriyetin yerine anarşi ve şiddetle
yüklenmiş oligarşik cumhuriyette derinleşmiş dönüş
olacaktır; Cumhuriyetin bu yönlü yozlaştırılması,
çağdaş uygarlıktan kopuş, AB'den tümüyle vazgeçiş ve
Kürt sorunundan kaynaklanan çatışmaların orta yoğunluklu
bir savaşa dönüşmesi olacaktır; ilkel Kürt
milliyetçiliğinin, büyük güçlerin desteği ile devletleşme
çabasında nihai adımı atması biçiminde olacaktır.
Ayrıca başta Kıbrıs ve Ermeni sorunu olmak üzere,
komşulardan kaynaklanan birçok sorunun kendini daha da dayatması
olacaktır. İçte ve dışta böyle daralan, yoksullaşan,
işsizleşen, çatışan, hoşgörü ve uzlaşıdan
tümüyle kopan bir Türkiye'nin karşılaşacağı sonuç,
yeni bir Yugoslavya ve Irak biçimindeki gelişmeler içinde kendini bulmak
olacaktır.
Cumhuriyetin gerçek özgür yurttaşları olarak, böylesi
bir olumsuzluğa ortam ve fırsat sunmamak için, her birey, grup ve
kurum üzerine düşeni özenle yapmalıdır. Özellikle gerçekleri
derinliğine kavrayan, adaletli, hoşgörüye ve gönüllülüğe
dayalı uzlaşı çabalarına yüksek değer biçmeli ve
destek vermelidir. Devletin ve hükümetin sorumlu kurumlarıyla tüm sivil
toplum kuruluşları, özgün çabalarıyla birlikte herkesi
ilgilendiren ve aciliyet arz eden bu temeldeki görevlerde çözüm için tüm
yetenek ve ağırlıklarını ortaya koymalıdır.
Şahsen İmralı sürecinde bu
yaklaşımları netleştirip mümkün olduğunca uygulamaya
geçirirken, üzerime düşen özgür yurttaşlık görevini yerine
getirdiğim kanısındayım. Destek veren çabaların, bu
yönlü yaklaşım ve çabalarımın daha da
başarılı olmasına katkıda bulunacağı
açıktır. Birlikte olması, bu çabalarımın daha da sonuç
alıcı olmasını sağlayacaktır. Bu
tavrımın bir gereği olarak, tüm Türkiye penceresinden
sunduğum yaklaşım ve önerilerimi daha özgül ve
ayrıntılı olarak Kürt olgusu ve sorumlu güçleri
açısından da sonuç maddesi biçiminde ortaya koyarak, İmralı
sürecinde Atina komplosuna yanıtımı tamamlamış
olacağım.
f- Kürtler tarihlerinde özgürlüğe en yakın bir dönemin
içine girmiş bulunmaktadır. Tüm tarihlerini bağlayan
özgürlük-kölelik ikilemi, günümüzde de ihaneti bol ve haini çok olma
özelliğini korumaktadır. Güçlü bir zihniyetten yoksunluk kadar
sağlam ittifaklardan da nasibini alamamak bir eksiklik ve tehlike olarak
varlığını sürdürmektedir. Ne özgürlük ne de köleliğin
yeni biçimleri için önceden kesinleşmiş bir hüküm vermek zordur.
İki eğilimin sürekli çekişme içinde geçeceği tarihin de bir
gereğidir.
Kürt işbirlikçi üst tabakası, bölgede ve dünyada dar
çıkarları için ve ilkel milliyetçi ideoloji ve duygularının
bir gereği olarak, dışa dayalı yaklaşımı tek
yaşam şansı olarak görmeye devam edecektir. Özellikle son olarak
ABD, İngiltere ve İsrail'in önderlik ettiği Ortadoğu
hamlesini bir bayram sevinciyle karşılayacaktır. Geleneksel
işbirlikçiliği tüm statükocu güçlerle sürdürmek için, elden ne
geliyorsa yapacaktır. Halk güçlerini ve demokratik
yaklaşımı içten benimsemeyecektir; fırsat buldukça vuracak
ve etkisiz kılmak isteyecektir. Buna güç getirmez ve başka çaresi
kalmazsa, halk güçleriyle ittifaka ve demokratik uzlaşıya gelecektir.
Halk tabakası tarihlerinde ilk defa bu denli özgürlüğe
açık bir ortamla yüz yüzedir. Özgürlüğünü gerçekleştirmesi,
önderliğinin zihniyet devrimine, ilkel milliyetçi ve klasik sol
şemacılığından kurtulmuş kurumlaşma
çabalarına bağlıdır. Aynı zamanda komşu halklarla
iç içe bir özgürlük çabasını sergilenmesini de gerektirir. Kendine
özgü demokratik kurumlaşmalarını -üst tabakanın kukla
devlet çabalarından farklı görerek- gerçekleştirmesi, bu dönemin
yeni olan en hayati görevi olarak anlam bulmalıdır.
Ayrıntılarıyla izah etmeye çalışırsak:
1- Genelde tüm Kürtler, özelde Kürt halkı ve aydın
güçleri, tarihin bir ürünü olan kültürel varlıkları konusunda
doğru ve yetkin bir bilinçlenmeyi sağlamalıdır. Zihniyet
devrimi esas olarak bu bilinçlenmenin gerçekleştirilmesidir.
Yaklaşık son buzul döneminin ardından M.Ö 20
binlerde başlayan, Zağros-Toros dağ sisteminde çıkan suların
kenarında, plato ve ovalarında, mezolitik çağın
ardından M.Ö 10.000'lerden itibaren 'neolitik devrim'le biçimlenen
kültürün ürünü olarak ortaya çıkan, çok çeşitli adlar altında
varlık gösteren bugünkü Kürtlerin tarihi, şüphesiz baş kurucu
bir öğesi oldukları Sümer uygarlığıyla başlar.
Tarihin başlangıcı yazıya
dayandırıldığı için bu başlangıç böyle kabul
edilmekle birlikte, Kürtleri en eski toplum olan neolitiğin kalıntı
halinde de olsa halen sürüp giden özelliklerini yaratan güçlerinin
başında gelen Aryen kültürünün 'kök hücre' halkı ve toplumu
olarak varsaymak, doğru bir tarih perspektifine götürebilir. Kürt tarihi,
neolitik kültürün sınıf uygarlığı
karşısında sürekli direnme, daralma, işbirliğine
çekilme ve adeta 'yere çakılma' biçiminde bir trendi başından
itibaren taşımaktadır. Sümerlerle başlayan bu eğilim
Babil, Asur, Urartu, Pers, Helen, Roma, Bizans, İslam-Arap, İran ve
Türk İmparatorluklarınca hem köleci hem feodal sistem altında
derinliğine ve çok sayıda kültürel halk gruplarıyla iç içe
yaşama biçiminde sürüp gelmiştir.
Kapitalist emperyalist dönemin son iki yüzyılında
kendini ulus olarak devletleştiremeyen Kürtler, yaygın isyanlarla
daha da ezilmiş ve güçten düşmüş olarak, modern İran, Arap
ve Türk ulusal ağırlıklı devlet biçimlerinin yönetimlerine
girmişlerdir. Kanunen herhangi özgün bir hakka sahip olmadan, bir güç ve
ağırlık ifade etmeden, kültürel varlıklarını
hiçbir bir biçimde geliştiremeden, neredeyse tarihten silinmeyle yüz yüze
gelmişlerdir. Bu sürece karşıt gelişen Kürt hareketleri, çağdaş
bir burjuva sınıf ve halk temelinden ve onun ideolojik-politik
ifadesinden yoksunluk nedeniyle, ayrıca siyasi anlamda talihsiz
coğrafi yapının doğurduğu elverişsiz
koşullardan dolayı bir ulus-devlet haline gelememişlerdir.
Eskinin aşiret, dini, feodal, aile ve hanedan toplum yapıları,
bu dönemde daha da yozlaşıp Kürtlerin konumunu
zorlaştırmıştır. Eritme politikaları altında
başkalaşıma uğratılarak özleriyle çelişir duruma
sokulan toplum, tam bir krizle karşı karşıya
getirilmiştir. Kürt olgusundaki bu tarihsel gelişim özelliği
sorunun da özüne damgasını vurmuştur. Bu anlamıyla Kürt
sorunu bir ulus sorunu olmanın ötesinde dağılan neolitik ve
feodal aşiretlerin bir halklaşma ve demokratikleşme sorunu
biçimine bürünmüştür.
Kürt üst tabakasının ya hakim ulus devletler içinde
erime ve işbirlikçilik ya da fırsat bulduklarında ayrı
devletleşme çabaları ile Kürt halk topluluklarının
demokrasi arayışları arasındaki farkı derinliğine
kavramak büyük önem taşır. Irak Kürdistan'ında
yoğunlaşan devletleşmeyle Türkiye Kürdistan'ında
gelişen demokratik kurumlaşma arasında özde ve biçimde temel
farklar vardır. Irak Kürdistan'ındaki devletleşme, esas olarak
ABD, İngiltere, İsrail ve diğer AB ülkeleri tarafından
desteklenmektedir. Bundaki amaç, Ortadoğu'nun kontrolü ve İsrail'e
stratejik bir müttefik yaratma ihtiyacıdır. Devlet ister federe ister
bağımsız kurulsun, özünde kukla, işbirlikçi niteliğini
mevcut haliyle aşamaz. Bunun için gerekli ekonomik, sosyal ve entelektüel
temelden yoksundur. Dış güçler olmadan bir gün ayakta durabilecek
yeteneği yoktur. Bununla birlikte gittikçe kökleşebilir, bir Kürt
burjuva sınıfı Arap, Türk, Acem benzeri ortaya çıkabilir.
Emperyalizm ve İsrail bunu sağlama olanaklarına sahiptir. Son
Irak operasyonu bunu amaçlamakta olup başarmaya çalışacaktır.
Daha sonraki süreç İran, Suriye ve Türkiye Kürtlerini bu çekirdek
etrafında Büyük Kürdistan biçiminde genişletmeyi programına
alabilir. İlkel Kürt milliyetçiliği bu temelde davranmak
zorundadır. Demokratik nitelikten uzaktır. Ya kendi kukla devleti ya
hakim devlet içinde erimiş işbirlikçilik, bu ideolojinin politik
özüdür. Irak'ta kendini sürekli devletleştirmeye
çalışırken, İran, Türkiye ve Suriye'de kendi
işbirlikçi kollarını sıkı hakim ulus devletçiliği
içinde palazlandırıp, zamanı geldiğinde kendi içine çekmeye
ve kendisiyle bütünleştirmeye çalışacaktır. Bunun için
emperyalizme ve bölge devletlerine her türlü tavizkarlığı en
ince ve kaba biçimleriyle gösterecektir. Zaman zaman bu taviz politikaları
için şiddet öğelerini bir araç olarak hissettirerek sürekli devrede
tutacaktır. Halka ve halk özgürlük güçlerine karşı aynı
sinsiliği ve kabalığı iç içe politikayla gündemde
tutacaktır. Halkın gerçek demokratik talepleri sanki yokmuş veya
kendisi temsil ediyormuş gibi davranacaktır. Kendi meclislerini, kongrelerini
halkınkiymiş gibi yansıtacaktır.
Açık ki, üst tabakanın bu yeni ve tarihi olarak
hızlanan gelişmesi karşısında, Kürdistan halk güçleri,
Kürtler ve azınlıkların tümü, kendi özgürlük alternatiflerini
kapsamlı projeler olarak gündemleştirme tarihi göreviyle
karşı karşıyalar. Aksi halde birçok dünya örneğinde
görüldüğü gibi milli hislerin etkisi altında öz
çıkarlarını doğmadan kaybedebilirler. Yüzlerce kez birçok
alanda tekrarlanan bu oyunu Kürdistan'da bozmak, Kürtlerin ve tüm Ortadoğu
halklarının demokratikleşmeleri açısından kilit bir
anlama sahiptir. Kürt halk güçleri, ilke olarak üst tabakanın
devletleşmesine karşı olamaz. Ama onun daha doğarken
antidemokratik yapısı, demokratik uzlaşıya
yanaşmaması, sıkı işbirlikçi karakteri
bağrında birçok tehlikeyi taşımaktadır. Milli hisleri
hem Kürt halkına hem de komşu uluslara karşı sürekli
kabartmak isteyecektir. Mücadelesini teslimiyetle milli boğazlaşma
çizgisi arasında yürütecektir. Tipik İsrail-Filistin,
Boşnak-Sırp olgusuna benzer tutumlara yol açabilecektir. Bu türlü bir
çizgi on yıllarca sürecek halkın enerjisini tüketme, ağır
can kayıpları, yoksulluk, acılar, krizden kurtulamayan bir
toplumsal yaşam anlamına gelecektir. Emperyalizmin 'böl-yönet' veya
'tavşana kaç, tazıya tut' politikası da bu çizgiyi
körükleyecektir. Bu çizgi ve uygulamanın panzehiri Kürdistan
halkının demokratikleşme projesidir.
Kürtlerin demokrasi seçeneği olarak da
değerlendirebileceğimiz bu eğilim, 1970'ler sonrasında PKK
ile tarihi bir adım atarken, Kürt sorununu da farklı bir eksene
taşıdı. Kürt Özgürlük Hareketini ısrarla kendi
denetimlerinde tutmak isteyen emperyalizm ve İsrail bunda
başarılı olamayınca, 1990'lar sonrasında Türkiye'nin
bu sorunda yaşadığı çözümsüzlüğü kullanmaya
çalıştılar. Bir taşla birkaç kuş vurma politikasıyla
yaklaştılar. Güya PKK'yi sıkıştırmakla Türkiye'ye
yardım etmiş iken, özde ise Kürt üst tabakasına devlet olma
yolunu açmakla tarihi bir sonuç elde etmiş oldular. Sıkışan
Kürt ilkel milliyetçi güçlerine altın tepside bir imkan sundular. Atina
komplosu bu savunmada dile getirdiğim anlamıyla bu girişimleri
açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bu karşıt çabalara
rağmen, Kürtlerin demokrasi hamlesi hızından bir şey
kaybetmedi. Tüm Kürdistan parçalarında ve yurtdışı
Kürtlerinde ezici çoğunlukla hem yığınsal kitle
hareketleri, hem de kurumsal alanda açılımlar sağlandı.
Kürtlerin komşu halklarla iç içe demokratikleşme
açılımlarını teorik ve pratik boyutlarında özenle çok
kapsamlı olarak değerlendirmek gerekir. Her şeyden önce Kürt
Demokrasi Hareketi, içinde yer aldığı devletleri yıkmak
gibi bir amacı taşımamaktadır. Bu devletlere yönelik
tavrı, kendine yönelik demokratik duyarlılıktır.
Demokratikleşmesini bölücülük, ayrımcılık gibi göstermemektedir.
Tersine, özgür demokratik birliğe dayanan güçlü ülke ve devlet bütünlüğünü
amaçlamaktadır. Bu yaklaşıma hem Kürtler hem de komşu
ulus-devletler şiddetle muhtaçtır. Çünkü bu bir yandan çok tehlikeli
milliyetçi eğilimlerin karşılıklı şiddet
yöntemleriyle muazzam güç kaybına yol açmasını önlüyor;
diğer yandan kriz içindeki soruna kansız, bütünlüğe hizmet eden
bir çözüm yöntemi geliştirerek bir güç kaynağına
dönüştürüyor. Büyük yaratıcı değeri buradadır.
Aslında bu çözümü kendi coğrafyalarında en çok geliştiren
ABD, İngiltere ve İsviçre gibi ülkeler, büyük gelişmelerini
esasta bu demokratik tarza borçludurlar. Kürtlerin toplum yapıları da
bu çözüm tarzına şiddetle ihtiyaç göstermektedir. Tarih boyunca
şiddet ve yoksulluktan epey zayıf düşmüş ve hücrelerine
kadar parçalanmış bir halk olarak, ancak demokrasi ruhu ve bilinci
içinde kendini toparlayabilir. Güç kazanıp kardeş halklar içinde bir
güç kaynağı olabilir. Demokratikleşen Kürt halkı,
demokratikleşen Türk, Arap, Fars, Asuri, Ermeni, Rum, Çeçen, Abaza,
Türkmen, Yahudi halklar demektir. Demokratikleşen Kürdistan,
demokratikleşen Ortadoğu'dur. Bu denli bir demokratik tetikleme
özelliğine sahip halktır. Filistinliler gibi her şeyini, hedefi
her türlü yöntemle imha eden bir çözüm stratejisine bağlama ancak güç
tüketir. Er geç sonuç yine demokrasidir. Çünkü halkların çözümü ayrı
devlet olamaz. Ayrı devlet, sürekli üst tabaka ve burjuvazinin talebidir.
Kaldı ki, halklar devletçi de olamaz. Devletçilik teorik olarak da halk
çıkarını karşılamaz. Devlet daha çok eşitsizlik
ve özgürlüksüzlük demektir. Anti-emperyalist ve sömürgecilikle oligarşiye
karşıtlık dışında, tüm devletleşmeler
özgürlüğü ve eşitliği azaltır, çoğaltmaz. Yani devlet
kurma yöntemlerine karşı olmak ilkesel bir tutumdur. Burada
karşı olunan, devlet kurma özel görevidir. Yoksa zorunlu bir devlet
olma durumu ortaya çıktığında, buna yönelik tavır, onu
ele geçirip kendi devleti yapmak değil, onu demokratik
duyarlılığa bağlamak biçiminde olacaktır. Şahsen
sosyal bilim teorisinde vardığım en önemli sonuç, emekçi halkların
devletçi yaklaşımları ve araçları esas alamayacakları
biçimindedir. Halklar için temel araç, toplumun ekolojik ve demokratik
koordinasyon biçimleridir. Bunun için 'ne kadar ihtiyaç, o kadar sivil toplum
kuruluşları'dır. Çağdaş demokrasinin de evrimi bu
yönlüdür. Başta AB'de olduğu gibi, klasik devlet modelini aşmak,
bugünlerde bir Avrupa Konvansiyonu biçiminde varlık kazanmaktadır.
Klasik devletten uzaklaşmak, krizlerden kurtulmak için temel bir ilke
haline gelmiş bulunmaktadır. 'Ne kadar az devlet, o kadar çözüm'
sıkça tekrarlanan bir formül halini almıştır.
Özcesi, hem tarihi ve toplumsal özellikleri hem de
çağdaş gelişmeler, en önemlisi de komşu ulus devletlerin
halklarıyla çok parçaya bölünmüşlük ve iç içelik, Kürt halkı
için demokratik çözüm projelerini adeta vazgeçilmez bir araç haline
getirmiştir. Ortadoğu'nun ekmek ve su kadar demokrasiye
ihtiyacı, bu eğilimi şiddetle teşvik eden diğer önemli
bir faktördür. Kürtlerin başarılı demokrasi projeleri,
Ortadoğu'nun İsrail'i de kapsamına alacak topyekün bir demokrasi
hamlesine dönüşme imkanına sahiptir. Özellikle Türklerle Kürtlerin
tarihten gelen Ortadoğu'da birlikte hareket etme tarzları, günümüzde
birlikte muazzam 'Ortadoğu demokrasi yürüyüşü'ne
dönüştürülebilir. Bu yürüyüş en az Ortadoğu'nun petrolü ve suyu
kadar halklar için bir ihtiyaç ve zenginliktir.
Bu temelde 'İkinci İsrail' olarak çok korkulan
'milliyetçi ve devletçi Kürdistan projesi' yerine, 'Demokratik Kürdistan
Projesi' Türk, İran ve Arapların ulus olarak Kürtlere daha olumlu ve
çözümleyici yaklaşımlarını getirecektir. Kürtler bir korku
kaynağı değil, uzlaşı için aranılan dost ve
kardeş muamelesi görecektir. Tüm bölge için 'böl-yönet' aracı olma
yerine, gönüllü ve güçlü temelde özgürce bütünleştirme ekseni rolünü
oynayacaktır. Kürtler Ortadoğu'nun temel demokrasi güvencesi ve
dayanağı olacaktır. Dünyada hegemonyacı güçlerin aleti
olarak değil, bölgenin büyük demokrasi hamlesinin temel demokratik gücü
olarak saygıyla anılma ve desteklenmeyi hak etmiş bir halk
olarak değerlendirilecektir. Zihniyet dönüşümünün halkta ve önder
güçlerinde bu yönlü sağlayacağı gelişmeler, şüphesiz
ekonomik, sosyal, sanatsal ve bilimsel alanlar başta olmak üzere, her
alanda bir aydınlanma ve idrak gücü yaratacak; özgür yaşamı
sürekli hayal edilmekten çıkarıp nesnel bir gerçekliğe ve
biçimlendirmeye kavuşturacaktır.
2- Kürtlerin demokratikleşme projesi için, sorunlar zihniyet
ve vicdan devriminde çözümlense de, asıl güçlük devlet kurumunun
demokratik kurumları içine sindirememesi ve kendine yönelik bir tehdit
gibi algılamasıdır. Ortadoğu devlet geleneğinde
halkın her yoğunlaşması kendi otoritesine yönelik
sayılmıştır. Adeta karıncalaşan bir halk
istemektedirler. Batı uygarlığının üstünlüğü,
bireyi ve bireylerle kurumlaşan halkı esas almasındandır.
Özgür kişilik de devlete karşı dik kafalılık olarak
değerlendirilir; tercih edilmez. Kul ne kadar uysal ise, o denli tercih
edilir. İyi tebaa olabilen halk esas alınır. Batı
demokrasileri ise bu geleneği yıkarak oluşmuştur.
Türkiye Ortadoğu'da çağdaşlığa en
yakın devlet tarafından temsil edilmesine rağmen, demokrasi
sorununu bu nedenlerle tam çözememektedir. Demokratik kabarışı
ve kurumlaşmayı kuşkuyla ve bir gün otoritesine meydan okuyacak
tehdit gibi algılamaktadır. Bununla birlikte 19. yüzyıl
milliyetçiliği temelinde gelişen ulus-devletin katı bir
uygulanışı sorunu daha da ağırlaştırmaktadır.
Aynı sorunları İran ve Arap devletleri de
yaşamaktadır. Tüm devlet kurumlaşmalarında hakim ulusun ve
dinin resmi bir kolu da diyebileceğimiz kesim egemen
kılınmaktadır. Diğer etnik ve dini gruplar
olabildiğine dışlanmaktadır. Bununla yetinilmemekte,
'öteki' denilenlerin kendi demokratik sivil toplum kurumlarının önüne
çok yönlü engeller dikilmektedir. Resmi ideoloji, resmi ulus
anlayışı, resmi dil, kültür ve siyaset anlayışına
kadar her alana bir damga vurularak, bunun dışına çıkan suç
ve suçlu kavramına alınır; hatta vatan, ulus, devlet haini
olarak ilanı da peşi sıra gelebilir. Demokratikleşme
sorunsalı esas olarak bu yarı-Doğu, yarı-Batı devlet
karmasından ileri gelmektedir. Demokrasinin kurumlaşması bu
devlet yapılanmasının aşılmasını, en
azından demokratik kurumlaşmaya duyarlı olmasını
gerektirir. Genelde tüm toplum sınıflarının, özelde halk
sınıf ve tabakalarının öz örgütlenmeleri bir tehdit ve
otoriteyi kaybetmek değil de, çağın gerekli
kıldığı ve sorunların çözümü için zorunlu olan
örgütsel yapılar olarak değerlendirilmelidir. Resmi ideoloji ve
kurumsal dayatmaları terk etmelidir.
Türkiye için daha bilimsel bir ulus-devlet anlayışı
kadar, dil ve kültür özgürlüğünü serbest bırakan bir ortam,
demokratikleşme için asgari koşuldur. Kendini Kürt veya Türk,
başka etnik ve inanç yapısından sayma, düşünsel özgürlük
olarak anlaşılmalıdır. İster eski çağlarda hakim
dinin avantaj sağlaması, ister hakim ulusun avantaj
sağlaması olsun, aralarında fark yoktur. Özünde her iki
anlayış aynıdır ve demokrasi ile uyuşmaz.
Kurumlaşmaya yaklaşımda, devlet anlayışında bu
yönde değişimler beklenirken, demokratik kurumlaşmaların da
kendini devletle özdeşleştirmemesi büyük önem taşır.
Kurumlar devletle rekabet için değil, kendi fonksiyonları için
vardırlar. Demokratik kurumlar mensuplarının
çıkarlarını devlete taşıyabilirler, ama bunu devletin
fethi biçiminde algılayamazlar. Devletten en çok isteyebilecekleri,
iradelerine ve haklarına saygı ve duyarlılıktır.
Kürt sorununda geçmişte yaşanan acı deneyimleri bir
yana bırakalım, kurumsal düzeyde, zihniyet ve sanat düzeyinde bile
halen sıradan ve doğal gelişmelere kuşku ile
yaklaşılmakta ve takibi eksik edilmemektedir. Kültürel varlık
konusunda araştırma ve temsiller son derece kısıtlılık
altında yürütülmekte, çoğunlukla bölücülük damgası yemektedir.
Her Kürtlük olgusu, bölücülüğe götürebilecek bir olgu kapsamında
şüpheli görülmektedir. Israrla vurguladığım bu hususlar
karşılıklı aşılmadan, demokratikleşme çakılı
kalmaya devam eder. Demokrasi uçağı tek kanatla uçamaz.
Devlet PKK-KADEK'in tümüyle silahsızlanmasını
isterken, demokrasi açısından haklı olabilir. Ancak tam
demokrasi yürürlükte ise bu doğru bir taleptir. Dolayısıyla her
iki tarafın atması gereken adımlar vardır. Bu
adımları devlet açısından açıklığa
kavuştururken, esas olarak tüm Kürtler açısından da
açıklığa kavuşması daha çok gereklidir. Çünkü hem
zihniyet ve kültür, hem de kurumlaşma açısından
sınırlı bir tecrübe ve teorik çerçeve söz konusudur. Herkes
demokrasiyi dört yılda bir seçim, koltuk ve avanta sanmaktadır. Tam
bir demagoji ve hastalık olan bu zihniyet ve uygulama aşılmadan,
demokratikleşmede mesafe alınamaz. Demokrasi, halkın
özgürlüğüne inanç rejimi olarak, erdemlerine anlam veren gerçek
yurtseverlerin siyaset tarzıdır. Koltuk ve avanta ile alakası
yoktur. Rant getirmez. Halk için zorunlu olan ortak ihtiyaçların düzenli
seçimlerle en iyilerin görevlendirilmeleri amacını taşır.
Özcesi, sıkı ve doğru bir eğitim demektir.
Kürt halkının dağıldığı tüm
ülkelerde devlet otoritesiyle benzer sorunları yaşamaktadır. Tepeden
tırnağa kendini ortaçağ köleliğinden (ağalık,
şeyhlik, beylik) kurtarmaya çalışırken, bunu hakim ulus
devletleri içinde erimek için yapamaz. Bunu istemek, ortaçağ
köleliğinden daha beter bir duruma düşürmek demektir. Bu yüzden de
feodal ideoloji ve kurumlar aşılamıyor. Adeta ikili bir kapana
kısılmış gibidir. Demokratikleşme, bu iki kapandan
acı çekmeden, kan dökmeden kurtulma imkanı demektir. Bu imkan
verilmezse sürekli kriz, isyan ve bastırmalar da gündemden eksik
olmayacaktır.
Bu gerçekler temelinde daha somut bir Kürt demokratik kurumlar
projesini öneri olarak geliştirmek durumundayım. Proje
ağırlıklı biçimde her alandaki halk olarak Kürtleri
kapsamayı hedeflemektedir. Üst tabakayı dışlamamakla birlikte,
onları esas almamaktadır. Çünkü onların ilgisi devletçi
çözümleredir. Ayrıca her Kürdistan parçasındaki azınlıklara
ve ulus devlet bireylerine de açıktır. Dar milliyetçi bir perspektifi
esas almamaktadır.
Tüm Kürdistan parçalarını içeren genel bir 'Halk
Kongresi' gereklidir. Varolan Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) içerik ve biçim
olarak çözümlenen çerçeveyi kapsamamaktadır. Bunun dar ve yetersiz
kaldığı, kendini mevcut ihtiyaçlar bağlamında
işlevsel kılamadığı görülmektedir. Ayrıca ulusal
ifade ediş milliyetçiliği ve devletçi çözümü
çağrıştırmaktadır. Ulusal yerine halk'ın
konulması gerçekliğe daha uygun düşmektedir. Benzer adlı
bazı kuruluşlar daha var. Önemli bir husus da KADEK'le benzer
olmasıdır. İkisi de kongredir ve aynı tabana sahiptir. Birleşmeleri
daha gerçekçi olmaktadır. İkisinin olağanüstü bir kongre ile
bütünleşmeleri bir öneri olarak sunulabilir.
Düşünülen KHK (Kürdistan Halk Kongresi) amaç olarak
devletleşmeyi içermeyen, mevcut ulus-devletler ile sorunları
barış içinde ve demokratik siyaset esasları ile çözmek biçiminde
kendini tanımlayabilir. Bu tanım ciddi, doğru bir teorik
çabanın ve pratik eylemliliğin sonucu olarak geliştirilmektedir
ve dikkatle kavranmaya çalışılmalıdır. KHK'nin üye
sayısı parçaların nüfus oranına göre 250-300 arası
önerilebilir. Üyeler mevcut devletlerin yasalarını dikkate alarak
uygun yöntemlerle seçilir. Yıllık toplantı yapması ve 25-30
civarında bir yürütme konseyini seçmesi de görevlerindendir. Halkın
tüm demokratikleşme sorunlarında karar ve siyaset
geliştirebilir. Kürtlerin yaşadığı devletlerin içinde
yasadışı değil, yasal partilerle çalışmayı
esas almak durumundadır. Bu yasal partiler yalnızca kendi iradesinde
partiler olmayıp, bir dostluk konumu içindedir. Devletlerin yasa ve
nizamname düzenine uymaları esastır. KHK, ancak ulus-devletle
halkın demokratikleşme kurumlarını doğru
değerlendirip kararlaştırmakla rolünü oynayabilir. İzin
verilmesi halinde, bizzat her ulus-devlet içinde kendini yasal bir statü içine
alabilir. Bunun mücadelesini vermelidir. İcra konseyinin altında
temel ihtiyaca göre komiteleşmelere gidilir. Başlıca komiteler
siyasi (iç ve dış), sosyal, ekonomik, bilim-sanat ve
basın-yayın biçiminde oluşturulabilir. Bu komitelerin ihtiyaca
göre kol ve birlik örgütlemelerine gitmesi ve kitle örgütlemesi amaçlaması
önerilebilir. Taban örgütlenme olarak komün veya ocak tarzı esas
alınabilir. Bütün bu örgütlenmeler açıktır ve demokrasinin temel
ölçütlerine göre işleyişlere sahiptir.
Ana hatlarıyla çok kısa olarak
şemalaştırmaya çalıştığım ve öneri
olarak sunmak istediğim Kürt halkının bu yönlü sorumlu bir muhataba
kavuşması, ulus devletleri endişelendirmemelidir. Asıl
sakıncalı olan, ucu, yetkisi ve tarzı belli olmayan, her an her
yola başvurabilecek sorumsuz ellerdeki amatör, sıkça çeteleşen
örgütlerin halk saflarını işgal etmesidir. Buna bir de
şiddet öğesini kattık mı, geçmişte yaşanan ve
halen yaşanma tehlikesi olan kaos halindeki durumlar ortaya çıkar. Bu
tür yapılanmaların halk saflarında ve devlet için ne kadar
sakıncalı durumlar yarattığı göz önüne
getirildiğinde, KHK tarzı en gerçekçi ve çözümleyici bir model
oluşturmaktadır. Mesele tek bir Kürdistan parçası olsaydı,
bu tarz bir örgütlenme gerekmeyebilirdi. Ama parçalar ve ulus devletler
birbirini şiddetle etkilediği için, bu tarz bir örgütlenme ve siyaset
temsilciliğine ihtiyaç olmaktadır. Türkiye açısından
geçmişle kıyaslandığından belki ürkütücü gelebilir.
Fakat yanı başındaki Kürt milliyetçiliğinin
devletleşmeye açık yapılanması karşısında,
üniter devleti esas alan ve iyi tanımlanmış bir demokrasiyi
amaçlayan bu tarz bir yapılanma en uygun çözüm aracı olarak
görünmektedir. Aksi halde halk milliyetçi
ayrılıkçılığa dalgalar halinde kapılacaktır.
İlkel milliyetçiliğin vereceği güvence ne olursa olsun, objektif
olarak gelişenin bu gerçeklik olduğu son Irak operasyonunda yeterince
netlik kazanmıştır. Türkiye, Kürt sorununu kendi
sorumluluğunda görürken, bu tür bir örgütlenmeyi kuşku
kaynağı gibi değil, teşvik ve destek görmesi gereken bir
dost, bir uzlaşma muhatabı olarak kabul etmelidir. Reddetme ve
karşı tavır, bir yandan devletçi milliyetçiliği güçlendirirken,
halk güçlerini de hem silaha ve şiddete, hem de zorunlu
ayrılıkçılığa teşvik etmiş olur. Dünyada çok
sayıda örnekle kıyaslandığında, bu modelin,
yaklaşımın en yapıcısı olduğu görülecektir.
Küçük bir Çeçenistan, Kosova bile ayrı devletten
aşağısını kabul etmiyor. Tabii bu tavırları
da sorunları kangrenleştiriyor. Eğer bu öneri taraflarca uygun
görülürse, geriye bir PKK-KADEK ile KNK'nin birleşme sorunu gündeme
gelebilir. Bu temelde arayışlar ilkesel ve pratik yönde
geliştirilir.
Bu genel proje dışında çözümleyici araçlar büyük
önem taşır. Sivil toplum örgütleriyle (STÖ), KHK ve yasal partileri
birbirlerine alternatif olarak görmemek gerekir. Her birisini kendi alanı
ve yapılanması içinde ele almak daha doğrudur. Her yapılanmayı
ihtiyaçlar belirler. Şematik, bürokratik örgütlenmeler kesin amaca hizmet
etmez ve sorunları çözümsüz bırakır. STÖ de çok yaygın
olarak, merkezi ve mahalli olarak geliştirilebilir; ekonomik içerikli
olanından sosyal, kültürel, ekolojik, sanatsal, bilimsel, sportif,
eğitsel, sağlık, tarih, vb., 'hangi alanda ihtiyaç, oraya bir
STÖ' esprisi ile yaklaşılmalıdır. Bu amaca uygun
kişilikler ve işlerlikleri asla ihmal edilemez.
Yasal demokratik partiler de Kürtler açısından
çözümleyici ve büyük önem taşır. Salt Kürtler için parti anlayışı
yanlışlıklara yol açmakla birlikte, Kürtlerin yoğun
bulunduğu ve kendilerine özgü sorunların
yaşandığı alanlarda Kürt demokratik partilerinin
kurulması yasal olarak da mümkün ve işlevseldir. Bu tür örgütlenmeler
milliyetçi-ırkçı esaslardan uzak durmalı, milliyet
ayırımı gözetmemelidir. Ama çoğunluk alanlarında ister
bağımsız ister seksiyon tarzında biçimlenmelere açık
olmak, demokratik tarzın işleyişi açısından çok
önemlidir. Bu, Batıda ve dünyanın her yerinde yaygınca görülen
bir tarzdır. Doğal olarak bu partiler demokratik koalisyonlar halinde
iktidar olabilir veya etkileyebilirler. Yalnız başına hareket
etmeleri etkilerini kesinlikle zayıflatır. Geniş demokratik ve
ekolojik koordinasyonlar biçiminde hareket en doğru tarzdır.
Kürtlerin özellikle bilim ve sanatla, eğitim ve medya
alanlarındaki kurumlaşmalarının önemini ayrıca
belirtmek gerekir. Kültürel özgür ifade için bu kurumların başta
gelen rol oynadığı açıktır. Ulus-devletin bu yönlü
kurumlardan çekinme yerine destekleme görevi vardır. Zaten resmi dilin
yaygın eğitimi ve işleyişi söz konusuyken, ilkokul
seviyesinde bir Kürtçe eğitim ancak teşvik görebilir. İki dilli
olmak bir toplum zenginliği olarak görülmelidir. Hindistan'da yüzlerce,
İsviçre'de dört temel dilin işlevselliği devletin
işleyişini engellemiyor, ulusal bütünlüğü bozmuyor. Demokratik
kurumlaşmanın önemli bir alanı da belediye, kent ve kırsal
köylerdir. Coğrafi zeminle, dolayısıyla ekolojiyle yakından
ilgili bu alanlardaki demokratik kurumlaşmalar, demokratik rejimin
temelidir. Köy ve kent demokratikleşmedikçe, tüm toplumun üstünde
istenildiği kadar merkezi kurumlar ve yönetimler oluşturulsun, kendi
başlarına demokratikleşmeleri olası değildir.
Demokrasiler özü gereği halkın tabanından kalkan, onun iradesini
kolektif yönetime taşıyan bir mahiyet arz ederler. Önemi bu
mahiyetinden ileri gelir. Dolayısıyla kentlerde belediyeler, köylerde
köy komün veya ocakları (ihtiyar heyetleri dar ve fazla demokratik
değildir) kavram ve kurum olarak üzerinde durulmayı gerektirir. Kendi
başına belediye ve köy yönetimleri demokratiktir denilemez.
Demokratikleştirilmeleri başlı başına bir sorundur.
Bir yandan devletin bu alanlar üzerindeki ezici gücünün zorunlu haller ve ülke
genelindeki ihtiyacın dışında kaldırılması;
diğer yandan adeta feodal toplumdan kalma belediye ve köy
ağalığı biçimindeki objektif uygulamanın, halkın
özgür irade seçimi ve denetimiyle 'komün' ve 'kent meclisleri'nce
oluşturulup denetlenmesi gerekir.
Daha genel bir anlayış olarak; dünya çapında
gelişen yerelliğin, yerel kültür ve ekolojinin artan büyük önemi
nedeniyle bu alan kurumlaşmalarına entelektüel düzeyde yüksek ilgi
göstermek ve örgütlemek başta gelen demokratik siyaset
konularıdır. Çerçeve tanımlanmasını böyle
yapabileceğimiz köy ve belediye kurumlaşmalarını Kürt
toplumunun özelliklerine uyarladığımızda, daha somut olarak
kentler için 'özgürlükçü belediye hareketi', kırsal köy alanlarına
ilişkin de 'özgürlükçü komün hareketi' olarak adlandırmak uygundur.
Halkı bir ağa, tarikat başı, muhtar ve korucu-bekçinin
insafına bırakmak demokrasinin inkarıdır. Feodal mahalli
güçlerle, merkezi devletlerin yüzyıllarca halka dayattıkları bu
tüm antidemokratik yönetim anlayışları, uygulamaları ve
kurumlaşmaları aşılmadan, genel demokratikleşmenin de
başarılmayacağı açıktır.
Hakim ulus-devlet parlamentoları ile Federe Kürt
Parlamentosunun Kürt halkı açısından bazı temsilcilerini
ilgili yasalar çerçevesinde seçip bir 'demokratik
uzlaşı'sını aramak açısından önemi vardır.
Kendi varlığını ve özgürlüğünü tanımayan tüm
parlamentoların, Kürt halkının özgünlüklerini temsil etme diye
bir sorunları yoktur. En basit insan hakları olan Kürt
çocuklarına anadil eğitimi ve kültürel geleneklerine göre adlanma ve
yaşama olanaklarının sınırlandığı
ortamlarda, 'Kürt parlamenterlerden' bahsetmek olası değildir. Diline
ve kültürüne sahip çıkmayanın halk temsilcisi olarak
adlandırılmasının hiçbir siyasi sözlükte yeri yoktur. Ama
hakim ulus ve dinler adına tarihte olduğu gibi kendilerini görevli
görmeleri mümkündür ve Kürt kökenliler açısından da sosyolojik
gerçeklik budur. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte devlet geneli
açısından olduğu kadar, ulusal temsil kurumları
açısından da yeni biçim arayışları önem
taşımaktadır. Demokrasinin bu kıblegahları
açısından, özellikle Türk, İran, Arap ve Kürt Federe
Meclislerinde Kürt halkının gerçekçi temsili özde ve biçimde önemli
bir sorun olarak durmakta; demokratik uzlaşı açısından
büyük önem arz etmektedir.
Demokrasinin kurumsal temsili açısından son bir önemli
nokta da, temel toplum kategorileri olan kadın, gençlik, etnik ve dini
gruplaşmaların özgün kurumlaşmaları ve kitlesel
örgütlenmelerinin vazgeçilmez öneme sahip olduklarıdır. Sivil
toplumun en önemli kesimleri olan bu alanları demokratik kitlesel
örgütlenmelere kavuşturmadan, tam özgür ve eşit bir demokrasiden
bahsedilemez. Demokratik kurumlar için genel yasaların uygunluğuyla,
demokratik işleyişe cevap veren tüzük ve yönetmelikler de önemle
çözümlenmesi gereken konular ve sorun alanlarıdır.
Bir öneri olarak sunduğum demokratik kurumlaşmaya
ilişkin bu görüşler gerekli olur ve fırsat düşerse
değiştirilip geliştirilebilir.
3- Demokrasiler halk eylemliliğiyle bağlantılı
rejimlerdir. Halkın eyleminin olmadığı yerlerde
demokrasiler yeşeremez. Devletin halkın eylemliliğine
saygısı kadar, halkın da devlete saygılı olması,
onun kendisine duyarlı olan düzenini bozmaması gerekir.
Karşılıklı bir konsensüste buluşmaları
esastır. Her şeyin devlete bırakılması ne kadar
demokrasiden uzaklaşmaya götürürse, her şeyin halk eylemciliğine
bırakılması da anarşiye götürür. Tarih boyunca çok denenen
bu uç noktalara düşmemek önem taşır. Son yüzyılda özellikle
gerek 'ulusal kurtuluş', gerek 'sosyalist kurtuluş' adına
yürütülen ayaklanma ve savaşları da halk eylemliliği olarak
kutsamak gerçekçi değildir. Son tahlilde 'reel sosyalizmin' ve 'ulus
devletlerin' aşılması gerçeği, bu iddiaların fazla
bilimsel olmadığını yeterince ortaya koymaktadır.
Toptancı olan bunlar ve benzeri kavramlara daha ihtiyatlı ve gerçekçi
yaklaşmak son derece önemlidir. Bir nevi din, hanedan kavramlarına
benzemektedirler. Artık halkın eylemliliği çok zorunlu
meşru savunma dışında zor içermemek kadar, devlet
yıkma ve kurma amaçlı da olmamak durumundadır. Aksi halde 70
yıl da geçse ve dünyanın 1/3'ünde egemen de olsa aşılmaktan
kurtulamaz. Doğrusu, halk eylemliliğinin esas amacı, devletin kendi
demokratik kurumlaşmasına, böylelikle özgürleşmesine rıza
göstermesi ve bunun için sorumlu temsilcilerini kabul etmesi biçiminde formüle
edilmelidir. Ne devlete tapınmak, ne de yıkmak için halk adına
savaşlar ve eylemler doğru ve meşru olarak değerlendirilemez;
değerlendirilirse bile, halkın özgürlüğüne en sonunda ters
düşmekten kurtulamaz.
Bu çerçevede devlet ve halkın demokratik kurum ve
eylemliliklerinin birbirlerini tanımaları toplumsal meşruiyetin
özüdür. Türkiye'de, son 30-40 yılda sağda, solda, dini veya etnik
temellerdeki eylemlilikler ve devletin bu eylemliliklere karşı
tavrı birçok noktada aşırıya kaçmış;
karşılıklı meşruiyete hizmet etmemiştir.
Demokratik ve sosyalist geçinen güçlerin gizli silahlı duruma
geçmeleriyle, devlet adına sola karşı 'ülkücü', Kürtler ve
PKKlilere karşı 'Hizbullah' tarzında yapılan eylemler
demokratikleşmeye büyük zarar vermiştir. Bunun meşru
savunmalarla izahları güçtür. Karşılıklı bir
özeleştiri ve meşruiyetlerini tanıma süreci, tüm toplum ve öncü
güçleri arasında hoşgörü ortamının yaratılması ve
demokrasinin insan haklarına ilişkin gelişmelerin
işlerliği açısından önemlidir. Türkiye, geçmişi bir
tarafın diğerini suçladığı biçimiyle kalamaz. Gerçekçi
yol; herkesin ve grubun demokratik kriterler temelinde kendini gözden
geçirmesi, gerekli özeleştiriyi yapması ve genel toplumsal
meşruiyete karar kılmasıdır. Buna devletten tutalım,
kendini en masum gösteren tarikatlar ve aydınlara kadar herkes girer.
Kürtler açısından demokratik eylemlilik büyük önem
taşır. Kendi demokratik kurumlarını ve devlet nezdinde
meşruiyetlerini ancak kendi meşru eylemlilikleriyle
sağlayabilirler. Bunun doğru biçimini bulmaları gerekir.
Tarihsel ve dünya çapında yol gösterici örnekler vardır. Ama bunların
oldukları gibi taklit edilemeyecekleri açıktır. Hindistan'da
Gandi'nin pasif eylem tarzından Güney Afrika Cumhuriyetinin getto
hareketlerine; Filistin İntifadası'ndan günümüz Arjantin'indeki sokak
ve mahallelerin komün ve özerk yönetim benzeri hareketlerine kadar birçok örnek
incelenmeye değerdir. Kürtlerin, oldukları devletlerin tümünde, bir
'barış ve demokratik meşruiyet tanıma' sloganı
altında yaygın ve sürekli hareketi demokratikleşmelerine hizmet
edebilir. Çok zorunlu meşru savunmalar dışında zor
araçlarına başvurmadan, bu yönlü barış ve demokratik
eylemliliklerini bir yasal hak olarak da talep etmeleri gerekir. Burada iki
önemli koşul, taleplerin şiddet içermeyen ve devletten
ayrılığı savunmayan nitelikte olmalarıdır. Bunun
yanında 'anadilde eğitim hakkı', 'yoksulluk ve
işsizliğe çare' eylemlilikleri büyük önem taşır. Buna
benzer temel ihtiyaçlara dayanan eylemlilik, en az demokratikleşmenin
kurumlaşmaları kadar gereklidir. Devletlerin de bunların
yasadışılığa taşmamaları açısından,
kontrol hakkını sürekli kısıtlama ve işlevsiz
bırakma biçiminde demokrasinin özüne aykırı kullanmaması
önemlidir. Eylemliliklerin yasal meşruiyeti amaçlamaya dikkat etmeleri,
bunları aşmamak için yeterince örgütlü ve disiplinli olmayı
bilmeleri gerekir. Toplumun genel hassasiyetlerine dikkat etmek de
karşılıklı vazgeçilmez bir husustur.
Önemli bir demokratikleşme ve barış problemi de
PKK-KADEK'in silahlı konumudur. PKK-KADEK'in siyasi olarak kendini
meşrulaştırmasına ilişkin KHK çatısı
altında birleşmeleri önerisinde bulunmuştum. Silahtan
arınmak için ise, ilgili devletin bazı yasal çerçeveler
geliştirme ihtiyacı vardır. Türkiye örneğinde
düşünülen 'pişmanlık yasası' hem kapsam hem de biçim olarak
sürecin özüne cevap vermemektedir. Genel bir af için koşullar da uygun görülmediğinden,
daha gerçekçi bir yol, genel bir silah bırakılması
karşılığında, katkı sunan herkese
-yurtdışında, Avrupa'da kanun dışına
düşenler dahil-, cezaevinde ve dağ başında silahlı
olanları da kapsayan, Cumhuriyetin demokratik, laik, sosyal ve hukuki
özelliklerine katılım halinde barış imkanı veren bir
düzenlemedir. Böylelikle silahlı direnmede kararlı olan ve
Cumhuriyeti sayılan nitelikleriyle tanımak istemeyenlerin durumu göz
önüne getirilirken, daha onurlu ve Cumhuriyetin hedeflerine gönüllü
katılıma da daha bütünleştirici ve güçlendirici rolünü oynama
imkanı verilmiş olur.
Bunun tarihi ve toplumsal temeli de vardır. Otuz yıl
önce başlarken 'Komünizm', 'Kürtlük' vb. konular yasak iken, bugün legal
partiler haline gelebilmişlerdir. Yine birçok örgüt silah
bırakmıştır veya bırakarak demokratik bütünlüğü
kabule hazırdır. O halde bu tarihi-toplumsal gelişmeyi konuyla
ilgili düşünülen bir yasada içermek ve dile getirmek son derece
doğru, gerekli, önemli ve çözümleyicidir. Aksi halde olacak olanı ne
kadar arzu etmesek de, daha önce PKK-KADEK açısından belirttiğim
gibi, Irak'ta ABD'nin de dayatmasıyla yaklaşık on bin
silahlı güçle, 15 Ağustos sürecinin (250 katılımla
başlamıştı) çok üstünde bir güçle zorluklara, acı ve
kayıplara yol açabilecek yeni bir süreç kaçınılmaz olur. Uzun
süredir bu yönlü bir yolun açılmaması için çok sayıda öneriyi
hem devlet hem de PKK tarafına iletmiştim. Beş yıldır
bir sakinlik dönemi bu girişimimin sonucudur. Nihai çözüm ve daha da
amansız yeni bir sürecin başlamaması için bir 'barış
ve demokratik kazanım yasasını' geliştirmek hayati bir
konudur. Çözümleyici yaklaşmamaları ve ateşe körükle gitmeyi
tercih etmeleri, onlarca hükümetin sonunu getirmişti. Toplum kesinlikle
huzur, iş ve hoşgörü istemektedir. Devleti işleten hükümetin, bu
temel taleplere yanıt olarak, ters anlama gelebilecek 'pişmanlık
yasası' yerine, 'demokratik bütünlük ve barışı' köklü
amaçlayan yasal formülü geliştirmesi mümkündür ve hayati öneme haizdir.
Aksi halde mevcut silahlı güçlerin uzun vadeli silahlı bir mücadele
sürecine girmeleri kaçınılmaz olur. Hükümete yazdığım
son mektubumda bu amaçla bağlantılıydı. Türkiye'de Kürt
sorunundan kaynaklanan sendrom artık aşılmalıdır. Kürt
Demokratik Hareketinin genel hedefi, tüm Türkiye'de tam demokrasidir. Türkiye'nin
AB kriterlerini hedeflemesi bu amacı karşılamaktadır. Kürd'ü
tarihe gömme geleneksel politikaları söz konusu olamayacağına,
Kürtler için de her şart altında 'Benim de devletim olsun'
anlayışı hedef teşkil etmediğine göre, devletlerin
gönüllü katılıma dayanan 'Kürt demokratik reformunu' kabul ederek,
hem iç bünyeleri için, hem de tüm bölgede köklü bir barış ve
demokratikleşme adımını atmaları tarihi görevleridir.
Özcesi Kürdistan halkının demokratik çözüm projesi
heyecan veriyor. Kürtler nasıl ilk Sümer sınıflı ve
devletli toplum uygarlığının gelişmesinde ana (neolitik)
kaynak rolünü oynayıp tarihe dev bir katkıda bulundularsa, günümüzde
de aynı alanda, gelişmiş son 'ABD vahşi uygarlık'
güçleriyle kendi öz demokrasi deneyimlerini ilişki ve çelişki içinde
geliştirmeye çalışıyorlar. Yeni bir Helen sentezinde Ortadoğu'nun
kimliğini dokuyorlar. Kürt 'Teji'si dönecek ve Ortadoğu'yu demokratik
uygarlık çağına ulaştıracaktır. Bize düşen,
'Yeni Gılgamış ve İskenderlere' kul olmadan, bu sefer
uygarlığa halkların efendisiz katılımlarının
umut kaynağı olabilmektir. Evrensel özellikleri bağrında
taşıyan, 'halkların demokratik ve ekolojik
uygarlığının' şafak vaktinde,
aydınlığın ilk ışıklarını bu kez
de ilk olarak çakabilmektir.
İmralı sürecinin bireysel olarak dönüşümümdeki
etkilerinin bu savunmada çarpıcı olarak işlendiği kanısındayım.
Başta Kürt halkı ve yoldaşlar ile dostlar için muazzam derslerle
yüklü olması kadar, karşıtlarım için de derslerle doludur.
Gereken sonuçları mutlaka çıkarmaları, ihtiyacı olan
herkese önemli yardım olarak anlaşılmalıdır.
İnsanlık için ilk acı duyan Eyüp'le bu yüce duyguyu insan idraki
haline getiren İbrahim'in iyi bir hemşehrisi olduğumu
kanıtladığıma inanıyorum. Bugünkü
insanlığı yaratan kültürün öyküsü bu nebi hikayelerinde
gizlidir. Onları çağın diline çevirerek okunmasına
çalıştım. Başarı için tarih gerekli sözleri söylemeye
devam edecektir. Asıl gelişim kaynağını bu kültürde
bulan Helen kültürü, İskender'le bu topraklarda insanları
karınca gibi ezerek bir sentez oluşturdu. Bu kültürden benim payıma
da düşen bu Atina komplosu oldu. Verdiğim yanıt, coğrafi
olmasa da, idrak ve vicdan düzeyinde tüm Helen ve Batı kültürüne
karşı bir Anti-İskenderizm'dir. Diğer adımın da
Anti-İskender olacağına dair umutluyum.
Atina Karma Yeminli Mahkemesi ve Jüri Üyelerine, demokrasi ve
insan hakları maskesi altında Atina beşlisi oligarşisi
tarafından Zeus tarzı İmralı kayalıklarına
çakılmış halde, Prometheusvari ve ikinci bir Sokrates gibi
savunma yaptığım için ve kendilerinin çoktan verilmiş bir
hüküm hakkında bir şey yapamayacaklarına dair üzüntülerimi
belirtir, saygılarımı sunarım.
20 Mayıs 2003
İmralı Tek Kişilik Tutukevi
Abdullah ÖCALAN
---