|
|||||
|
|||||
|
O halde
tarihlerini ağırlıklı olarak birlikte yapmış,
en kritik ölüm-kalım süreçlerinde ortak tehlike ve düşmanlıklara
karşı birlikte karşı koymuş, çok yoğun iç
içeliği yaşayan halkımızın toplumsal gerçekliği
içinde sorunları görmemek, özellikle gelişen demokratikleşmede
anayasal ifadeye kavuşturamamak, kavuşturulsa bile özgürlükler
ve eşitlikler önündeki bazı engelleri kaldırmamak , toplumsal
sorunları ağırlaştırdığı gibi
bazen en sert acımasız eylemlere ve sonuçlarına götürebilmektedir.
Ortak kurucu üye diyeceksin, diğer yandan dünyada görülmemiş
dil yasağına gideceksin. Bu acı gerçeğimizi
çarpıcı izah etmeye yeter. Varılan
en önemli sonuç, artık tarihi olarak isyanlar dönemi sona ermiştir
veya ermek zorundadır. Ama bunun için, Türkiye Cumhiriyeti’ nin tarihi demokratik laik hareketlenmesi
başarıya gitmek zorundadır. Demokratik cumhuriyet sisteminde şiddete
yer olamaz. Sorunların çözüm dili isyan veya devrim olamaz. Barış
içinde anayasal evrim yolu geçerlidir. Yirminci yüzyılın sonu
bunu böyle emretmektedir. Tarihin bu topraklarda bütünlük içinde, özgürce
yaşama iradesini saygıyla karşılamak tüm toplumun
kutsal barış ve büyük gelişme yoludur. Bu çerçevede,
doğuda ki halkımıza, Kürt halkına düşen; kendi
içindeki yoğun demokratik toplum olma ihtiyacıyla bunu devletle
yeniden demokratik birlik içinde birlikte yürütmektir. Çürümüş feodal
değer yargıları ve kurumlarını aşmak demokratik
cumhuriyetin çağdaş özgürlük ve eşitlik ölçüleriyle aydınlanmak
irade kazanmak ve böylelikle gerçek kurucu öğe olmanın anayasal
yurttaşları, toplumu olmak tarihi görevleridir. İsyanlar
tarihi sona ererken, açılan dönem büyük iç demokratikleşme ve
bunu cumhuriyet ilke ve kurumlarıyla yine demokratik ölçülerde birleştirmedir.
Bu yavaş yavaş ilerleyecek bir reform yoludur ama sonuçları
hep geliştirici, güçlendirici olacaktır. Tarih tecrübemiz ve
gerçeklik başka yolun olmadığını, olsa da acı
ve kaybın derinleştirdiği çıkmaz olduğunu ortaya
koyuyor. Burada artık kim haklı, haksızdan, kim çok kaybetti,
ettirten, kim çok güçlü
ve zayıftan çok karşılıklı tarihi ve
toplumsal temeli olan, birlikte özgürce,
kardeşçe yaşamı paylaşmanın demokratik ölçülerini
ortaya koymak, belirlemektir. Demokrasimizi birlikte kurmalı, geliştirmeliyiz.
Cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında emeği geçen tüm şehitleri,
şehitlerimiz bilmek, kurucusunu minnettarlık ve saygıyla
anmak, bayrağını gururla selamlamak bunun çini esastır.
Ama yaşayan nesiller olarak çağdaş görevlerimize sahip
çıkmak. Aslında yapmak istediğimiz buydu. Doğudaki
ağır geriliği, cahilliği, köleliği, ilerleme,
aydınlık ve özgürlükle aşmak istiyorduk. Bu bir cumhuriyet
görevidir. Özün bu olduğundan kuşku duyulamaz.
Ama şu paradoksa bakın ki
şekli bir hukuk çerçevesinde cumhuriyete karşı en
büyük suçla yargılanıyoruz. Bu bir talihsizliktir. Özümüzün
ifadesi değildir. Tarih, bu
eylemin cumhuriyetin kurucusu ama çürümüş, hastalıklı bir
öğesini sağlamlaştırma ve iki ayağı veya
en sağlam kılınması gereken bir parçasının
sağlık ve gücüne kavuşma hareketi olduğunu gösterecektir.
Atatürk de cumhuriyeti, hem de, görevi devraldığı saltanata
karşı, idam hükmü altında kurmuştur. Yıktığı
devletin özü değil, çağa yanıt vermeyen saltanat ve hilafet
biçimidir. Yanlış anlaşılmasın,
büyüklük iddiasında değiliz. Ama şu iddiayı kesinlikle
baştan beri taşıyorum, taşıyoruz.: Karşı
çıktığımız, cumhuriyetin özü değil, onun
genelde tüm Türkiye’deki oligarşik-demokratik olmayan- yanıyla,
doğduğumuz toplumun bağrındaki feodal inanç değer
yargıları ve yapılarıdır. Bunun sonuç hedefi
demokratik cumhuriyettir. Onun anayasası altındaki gerçekleşmesi
gereken özgür yurttaş ve toplumudur. Cumhuriyet bu eylemle ancak
büyük güç kazanır. Çağdaşlık görevinden anladığımız
buydu: Yapmamak cumhuriyeti saygısızlık olacaktır. İdeolojisi, programı, eylemi, karşıt
gibi gözükse de eğer büyük bir savaşımının sonucunda
inanç ve kararlılıkla ve pratik kanıtlanmasıyla bu
aşamaya gelmişsek, buna saygı göstermeliyiz. Gerekirse
insanlar büyük hata ve yanlışlıklarından ders çıkararak
da doğruya gelebilirler. Tarih ve toplum zaten çoğunlukla böyle
yürür. Hiç yanlış yapmadan düz yolda dosdoğru yürümek ancak Allaha mahsustur. Peygamberlerin bile hata ve
yanlışlık yapmaktan uzak olmadıkları kendi ifadeleridir.
Bizim de, benim de birçok yanlışlıklarımız oldu.
Bunlar büyük acı vermiştir.
Savunmamda özce bunları da gösterdim. Ama bunlardan dönüş
iradesine de sahip olduğumuzu da inançla ve kanıtlarıyla
ortaya koyduğumuz da bir gerçektir. Yasalar açısından
belki bu bizi aklamaz ama tarih ve toplumun aklayacağına inancımız
da kesindir. Demokratik bir toplumda yetişmiş ve büyümüş
olsaydık, hiç böyle bir isyan olur muydu? Kendini bile yasaklamış
bulan, ağzından çıkan sözü ana dilinden suçluluk telaşı
ile gizlemeye çalışan bir insandan her şey beklenir. Bun
iyi görmek gerekir. Çağdaş uygarlıkta benzeri olmayan bir
durumu bahane göstermiyor mu? Şunu ısrarla anlatmak istiyorum;
kendimi bile tanımaktan korkarsam cumhuriyetten ve tüm yasal nizamını
nasıl tanıyacağım, nasıl çağdaş olacağım?
Yaşadığım halk gerçekliği bu. Hatta bir alternatif
olarak ezici bir kısmı Türkleşmemişse bu halkın
suçu olamaz. Kaldı kı bu yöntemin de çağdaş olmadığı,
böyle zorla yürüyemeyeceği de ortaya çıkmıştır.
O halde hata ve yanlışlıklar karşılıklı
büyümüş ve acımasız hükmünü bu son isyanda okumaya çalışmıştır.
Eğer irademizi kaybetmemişsek ders çıkarma diye bir sağ
duyu ve birbirimizi gerçek çağdaş ölçülerle kabul edeceksek,
yeniden vatanımız ve cumhuriyetimiz temelinde bunun ancak demokratik
sistem içerisinde artık asla şiddete başvurmaksızın
özgürlük ve eşitliğin önünü açarak başvurmamız gerektiği
en temel görevimizdir. Hepimizin, tüm tarafların en başta şehitlerinin
bir damla kanı ve çektikleri tüm acı ve verdikleri kaybın
karşılığı bir daha sarsılmaz bilinç ve özgür
iradeyle kurulmuş kutsal birliğimiz olmalıdır. Bu
bize hayal gibi gelmemelidir. Açalım tarih sayfalarını,
tüm anlamlı birliklerin böyle kurulduğu görülecektir. Bu yargılamaya,
tüm bu gerekçeyle tarihi bir toplumsal yargı olarak görüyorum. Cumhuriyetin,
zamanında yerine getirmemiş görevlerinin yığıla
yığıla biriktirdiği
ağır bir sorununun, Doğu, Kürt sorunun son patlak vermesini
yargı huzuruna getirilmesidir diyorum. Sayın yargıçlar,
şüphesiz yasalara bakarak değerlendirecek ve karar verecekler.
Ama tarihsel ve toplumsal arka bahçesi böyle olan bir sorunu, benim hukuk
açısından fazla savunma gereği duymamamı anlayışla
karşılamalıdır. Sayın savcılarımızdan
da bunu bekliyorum. Gerekirse avukatlarım meslekleri gereği
hukuki boyut ağırlıklı savunmayı da yapacaklar
ve yapmalıdırlar, derim. Tüm gücümle yapmaya çalıştığım
sorunun asla bir daha şiddetin diline başvurmadan çözüme götürülmesidir.
Savunma gerekçem ve tezlerimi ağırlıklı bu yöne bilinçli
verdim. Çünkü hiç ölmeyen topluma ve onun yüceltilmesi gereken ifadesi
olarak devlete saygın ve bağlılığımın
gereği budur. Vatana ihaneti asla ağzıma bile almam. Olsa
olsa onun Misak-ı Milli gereklerini çağdaş ölçüler içerisinde
yerine getirilmesi yani büyütülmesidir. Savunmamın bu anlamda en
büyük ifadesi Misak-ı Milli’nin başlangıç ilkeleri ile
özellikle Kürt halkına neyi söylemişse, cumhuriyete nasıl
kurucu bir halk olarak katılmışsa onun gereklerinin yerine
getirilmesi gereğidir. Misak-ı Milli’nin dışında
kalan parçalardaki Kürt-Türkmen topluluklarına en azından
yaşadıkları devlet içinde soykırıma uğramadan
demokratik kimlikleriyle yaşamalarına Türkiye Cumhuriyetinin
yardımı hem ahlaki hem siyasi bir görevidir, diyorum. Bu başka
devletlerin iç işlerine karışma değildir. Tarihi ve
insani bir yaklaşımdır. Bu savunmamla
daha da açıklığa kavuşturulduğuna inandığım
ülke bütünlüğü ve devletin bağımsız varlığıdır.
Bunun özünün demokrasinin oturtulmasıdır. Bu anlamda tarihi
bir hizmetin gereklerini yerine getirdiğime inanıyorum. Tüm
Türkiye’de olduğu gibi Kürtlerin yoğun yaşadıkları
her yerde yapmaları gereken büyük demokratikleşme çabalarıdır.
Bundan sonuç alınabileceğidir. Ekonomik ve sosyal-kültürel gelişmenin
demokratik siyaset altında cumhuriyetle hep güçlenen, zenginleşen
bir birliğe götüreceğidir. Bu yaklaşımın değerinin
gerçekçi ve başarıya götüreceğini büyük inancımı belirtmeye çalıştım.
Yine savunmamla soruna şiddetle yaklaşımın tarihi
anlamı kalmadığını bunu tekrarlamanın ağır
bir sorumsuzluk olacağını bunu önlemek için büyük çaba
içinde olmaya çalıştığımı, daha çalışmam
gerektiğini, hatta tek yaşam gerekçemin, barış evresini
yakalamak olduğunu belirtme kararlılığımı ortaya koymaya çalıştım. Barış
eğiliminin savaştan da zor ama daha anlamlı ve kazandıracağına
dair inancımı belirttim. Bu yönlü büyük çaba içinde olmam bundan
sonra tek temel gayem olacaktır. Bunu örgütsel güçler de dair tüm
halkımıza taşırmanın en temel görevim olduğunu
tamamen bilincindeyim. Her savaşın bir barışı
olduğuna bunun için de demokratik cumhuriyetin ,özgür barış
anlamına geldiğine çözümün bu çerçevede gelişeceğinin
inanç ve kararlılığı içindeyim. Bu isyana
öncülük eden PKK’nin artık bu dönemi aşarak demokratik sistemin
ölçüleri içinde yeni program ve yapılanma ile yasal ve siyasal sürecin
gereklerine dönüşüm hazırlıklarına yönelmesinin gereğini
vurguladım. Kişiler kadar, örgütlerin de tarihi sürece cevap
verdiklerinde yaşama şansını ve başarısını
ortaya koyacaklarını aksi halde gerilemekten ve aşılmaktan
kurtulamayacaklarını belirttim. Savunmamı aynı zamanda
PKK’nin varlığını barış ortamına göre
dönüşüm ve gerektiğinde devletinde açık olması halinde,
bir “Barış kongresi” ile vurguladım. Görülüyor
ki, savunmam iddialara tek tek yanıt vermekten çok olası bir
çözüme katkı sunmaya yöneliktir. Geçmişi çözmek kadar, daha
çok ortak yaşamanın demokratik kurum ve tecrübeleri ışığında
yine tarih ve güncel gerçekliğimiz içinde bir yanıt aramaya
çalıştım. Bugünün büyük demokratik hareketlenmesi için
de hem buna neden hem de sonuç olarak, demokratik çözüm tarzının
ülkenin bütünlüğünü ve cumhuriyetin gücünü sadece korumakla kalmayacağına,
güç vereceğine özellikle vurguladım. Özgür bilinç ve iradeyle
kurulan birlikteliklerin en sağlam birliktelikler olduğunu,
cumhuriyet ile demokratik birliğin, her tür ayırımcılığa
karşı da en sağlam güvence olduğunu da belirttim.
Cumhuriyet
tarihinin bu en zor sorunu çözümlendiğinde Türkiye’nin iç barışından
aldığı güçle bölgede lider bir ülke olarak hamle gücüne
kavuşacağı kesindir. Ortadoğu’da liderlik dönemi Orta
Asya’dan Balkanlar ve Kafkaslara kadar etkili olma anlamına gelecektir.
Demokratik sistemin çözüm gücü, başta barış olmak üzere,
birçok çelişki ve sorun olan bu bölgelere haklı bir müdahale
ve desteğin verilmesi ve istenmesine de yol açacaktır. Bu, aynı
zamanda gelişmiş ekonomi ve kültürel gelişmenin de taşırılarak
zenginleşmeye yol açacaktır. Türkiye iki binli yıllara
bu perspektifle girmektedir. Kürt sorun ayak bağı idi. Çözümü
ile muazzam güçlenmesi ardında tarihi dönemeci başarıyla
yakalaması demektir. Eğer, dış oyunlardan bahsedeceksek,
temel amacın bu dönemeçte yüz geri yapmak istedikleri ve Kürt sorununu
da araç olarak kullanmakla bunu başaracaklarına inandıklarıdır.
Tarihin her kritik döneminde bu oyunlar oynanmak istenmiştir. Çözümsüz
kaldığında başarıyla oynanmıştır
da. O halde, görev, sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere
karşı kendi güçlü silahımız haline getirmektir. Savunmamda
bunun hem oldukça mümkün hem tek çaremiz olduğunu ortaya koydum.
Bizzat tecrübemiz buna en iyi kanıt oldu. O halde ilk defa özgür
irade ile gerçekleştireceğimiz bu kardeşlik çözümü yeni
bir tarihi süreç olacaktır derken haklıyız. Bu yargılama
cumhuriyet tarihinin en önemli barış davası da olmalıdır.
İsyanların getirdiği tüm acıları, korkuları
ve gerilikleri bu davanın bir kilometre taşı olarak geride
bırakması, demokratik
sistemin gerçekleştireceği barışı ile mümkündür.
Kendi yargılanmamı onurlu barışın gerekçesi yapmak
en temel demokratik idealimdir. Savunmam temelde bu amacımla bağlantılıdır,ve
en doğrusu da budur. Bu ülkeye ve tüm halkımıza borcumuzu
da bundan daha değerli hiçbir şey ile ödeyemeyiz. Adil ve onurlu
bir barış olmadan ne ülkede ne de dünyada yaşamın
hiçbir anlamının olmadığı derin bilinciyle bunu
herkesten önce gören ve slogan haline getiren Mustafa kemal Atatürk’ün
“Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi de daha çarpıcı
yaşam ifademiz olmaktadır. Kurduğu cumhuriyetin ancak demokratik
esaslarda barışı getireceğine ve bunun da dünya, bölge
barışına en büyük hizmet olduğuna inanıyoruz. Sayın
yargıçlar, başsavcının iddianamesindeki hususlara bu tarz yanıt verme ile sadece
şahsım adına değil, sorumlu tutulduğum için PKK
ve adına isyan ettiği halk kesiminin sorunlarına yanıt
vermeye çalıştım. Suçlamalar ne kadar belgeli olsalar da
sorunların varlığı ve çözümü için çabalarımızın
gerekli olduğuna dair nedenleri ortaya koydum. İsyanda karşılıklı
hatalar ve yanlışlıklar olmuştur. Eylemlerin bir çoğundaki
gereksizliği, acımasızlığı belirttim. Acısını
iliklerime kadar yaşadığımı ve barışa
en çok susayanlardan olduğumu dile getirmeye çalıştım.
Tüm isyanlar içinde acımasızlıklar vardır. Bastırmada
da vardır. Ama en büyük tesellimiz bunu gerçekten cumhuriyetimizin
sürekli ağrıyan bir hastalığı olmaktan çıkarmak,
sağlıklı bir parçası ve barış gücü haline
getirmektir. Halkımızın buna ekmek su kadar ihtiyacı
olduğuna inanıyorum. Onun için diyorum ki, bu dava kutsal barışın
kilometre taşı olmalıdır. Cumhuriyete karşı
borcun demokratik birlik dışında ödeme yolu yoktur. Bu
borcu ancak özgürleşmiş yurttaşlar olarak verebileceğimiz
mutlak bilinmelidir. Köleliğin, inkarcılığın
cumhuriyeti olamaz. Bu anlamda çaba ve mücadelemizin cumhuriyetin özüne
bağlı, ona ulaşmanın bir gereği olduğuna
asla kuşku duymuyorum. Cumhuriyetleşmenin ta kendisine inanıyorum.
Bu anlamda ağır feodal koşullarından ötürü cumhuriyet
halkı haline gelememiş halkımızın, artık
“Ne mutlu demokratik cumhuriyet halkı olmak” sloganı altında
barış içinde, ayrılma kabul etmez özgür bir halk gerçekliğine
ulaşmakla mutlu olacağına, bunun tarihi sürecini Türkiye’nin
ülke bütünlüğü ve devlet varlığı içinde tüm halkı
ile yakaladığına ve başaracağına inancımı
belirtmek istiyorum. .
|
|||||