|
|||||
|
|||||
|
PKK
programını Yetmiş yedide manifestosunu Yetmiş sekizde
Mehmet Hacri Durmuş’ un yardımı ile kaleme aldık.
Yetmiş sekizde Diyarbakır Fim köyünde PKK adı ile partileşmeye
karar verdik. Yetmiş dokuz Temmuz başlarında Etmem Akçanla
Suruç üzeri Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik. İki
yüze yakın geri çekilen arkadaşla birlikte askeri ideolojik
bir eğitimle Seksen iki yılından itibaren Kuzey Irak’a
üstlenmeye çalıştık. Diyarbakır Cezaevindeki ölüm
oruçlarının ağır etkisi ile üstlenmeyi artık
tamamlayıp Seksen dört Eylemliliğine yöneldik. Kronolojik
olarak bu yılları değerlendirdiğimde yaşam çizgime
ta köyden beri damgasını vuran fazla tanımlanmamış
ama giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışı
hakimdir. Bir halk inkar edildikçe onurlu yaşamayacağımı
adeta bir Kur’an ayeti gibi inanmıştım. İsyanda inkarcılığın
payı belirleyicidir. İlk başlarda inkarı düşünmedim
değil. Ama tarih ve toplum bilimlerini araştırdıkça
bunun imkansızlığını gördüm. Diyebilirim ki ya
bilimlerin ortaya koyduğu gerçeğin, Kürt gerçeğinin özgürlüğünü
sağlayıp yaşayacağım, ya da bu olmazsa asla yaşayamayacağım.
Burada salt bilinç değil, katı bir inanç ve irade de oluştu.
Özgürlük duygularımın yoğunluğu ile bilgiye susamışlık
gerçekten eylemliliğimin altındaki en temel unsurlar olarak
görülmelidir. Başka tür ne bu kapsamda bu eylemlilik içinde rolümü
izah etmek mümkündür. Ne de geliştirebilmek. Daha sonra şunu
çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte
bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu özellikler olduğu
gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır.
Ölüm oruçları, kendini yakmalar, binlercesinin bombayı kendinde
patlatması intihar eylemleri, yine asla tasvip edilmeyecek sivil
kitle hedeflenmesi mevcut toplumsal yapının derin etkisi altında
olmak kadar, yetersiz bilinç ve anormal duygu ve iradenin de sonucudur.
Sağlıklı bir askeri çizgiye oturtmak için çok büyük çabalarıma
rağmen yapının sağlıklı bir meşru savunma
çizgisine ancak sınırlı çekebildiğimi belirtebilirim.
Aslında öyle inanıyorum ki bu çabalar olmasaydı daha acımasız
ve tirajik bir çok dehşet diyebileceğimiz gelişmeler, olaylar
ortaya çıkabilirdi. İddianame bu konuda eylemlerin altındaki
toplumsal ve bireysel yapıyı araştırma gereği
duysaydı bu hususları tespit etmekte güçlük çekmezdi. Resim
yetmiyor, canlısını tüm yönleriyle masaya yatırmadıkça
sağlıklı bir teşhis yapamayız. Giderek tüm eylem
yapısını terörizim ve terörist olarak suçlamak çözümsüzlüğü
derinleştirir. Gerçekten benim de yaşamımın en acı
olaylarıdır bir çok yapılan eylem. Ciltler dolusu eleştirilerim
var. Ama Kürt toplumundaki halen sürüp giden aile kavgalarına bile
baktığınızda toplumun nasıl temel teşkil
ettiğini, kişiyi etkilediğini görürüz. Bana göre diğer
aşiret kavgalarındaki acımasızlıklar ve yine
isyanlardaki benzer durumlar yanında kendi rolümü yine en az tahribata
yer veren ve kontrol da tutan bir durumda görüyorum. Bu konuda adeta bir
”iç savaş” yürüttüğümü dikkatli bir PKK gözlemcisi hemen fark
eder. Kaldı ki son Bosna, Kosova, hatta çok uygar geçinen İngiltere-İRA,
Afrika’da ki katliamlar yanında bizim sorumluluğumuz altında
yaşanan gerçekten bir başarı olarak görülmelidir. Örgüt
içinde hakimiyetin gelişmesi ile birlikte bu tür meşru savunmayı
aşan eylemler en alt sıraya inmiştir. Eylem yapısından
ötürü epey eleştirildiğim için ve sürekli “terörist başı”
olarak lanse edildiğimden eylem anlayışımı çok
net dile getirmek durumundayım. PKK
öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğum açıktır.
Ama benim eylem anlayışımı izah etmeye yetmez. Yaşamımın
en zor süreci, genelde isyan, özellikle de militanlık adına
ortaya çıkan kişi ve yapıların tahribatını
asgariye indirmek çabalarıydı. Bunu sık şu örnekle
dile getirirdim: Çingeneye paşalık vermişler. “O da önce
babasını asmış.” Yaşanan biraz buydu. Buna “avare,
asi çetecilik” de diyordum. Askeri yasalardan siyasi temellerden yoksun,
yüzyılların aile, aşiret kavgaları ortamında
büyümüş, bir tavuk yüzünden birbirini vurmaya yatkın toplum
yapısı, bu kişilik yapısında birleşince
kontrolü zor bir durum yaratması anlaşılırdır.
Bana göre bu düzeyde bile tutulması önemli bir başarı olarak
görülmektedir. Baştan
beri kabul edebileceğim şiddet anlayışı meşru
savunma durumunu aşmamalıydı. Doğrudur. Birçok saldırı,
intihar eylemini kahramanlık olarak değerlendirdim. Ama hiçbirisinin
emrini vermediği gibi haberim de olmuyordu. Bu tip gelişmeleri
de asgari düzeyde tutmak için çabam sürekli olmuştur. Bu benim için
hem ahlaki hem de askeri bir anlayış gereğidir. Böyle olmadı
çünkü kaybedilirdi. Meşru savunma amacımda bana anlaşabileceğim
özgürlüğüm tanına kadardı. Diğer bir anlamda “Ya özgürlük,
ya ölüm” “Ya özgürlüğümü verin ya öldürün” biçiminde formüldür. Dışarıya
çıkışım, dağlara üstlenme, hep bu anlayış
çerçevesinde olmamla bağlantılıydı. Bunun dışında
şiddet anlayışı gerçekten bir çılgınlıktır.
Bir devlet veya sınırlı özgürlük yolu açıksa orada
şiddeti, hatta uygar düzeyi aşan her tür kavgacılık
asla meşru olamaz. Başlangıçta
her bakımdan kişi ve kültür, dil inkarına dek baskı
ortamı nasıl ki şiddete götürdüyse, özellikle doksanlı
yıllara kadar, daha sonra sınırlı özgürleşme
olanağı belirince giderek bu benim için anlamını yitiriyordu.
Siyasetin daha uygarlaştırıcı demokratik yöntemi etkili
olmaya başladı. Doksan üçten itibaren daha sıkça dile getirdim.
Şiddeti devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmak
her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyordu. Bunda imkan,olanak azlığından
ziyade anlamsızlığı, kadar amaca demokratik siyasetle
varılabileceği kanısı temel rol oynuyordu. Bu
konuda en temel eksikliğim ateşkes sürecini derinliğine
ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi
görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı
kaçırma olarak değerlendiriyorum. Daha sonraki şiddet süreci
hem çok acılı ve kayıp çok, hem de pek anlamı olmayan
bir tekrarlama olarak ve her iki tarafta kontrol dışına
taşıp çeteleşme biçimine kayıp ağır tahribatlara
yol açması söz konusudur. Bunu fark etmek ve çok yoğun bir çaba
harcamakla beraber ancak doksanaltılardan itibaren tekrar devletten
gelen dolaylı mesajlarla kontrol altına almaya, ateşkesler
biçiminde demokratik siyasi sürece hazırlık yapmaya çalıştım.
Tam istenilen düzeyde olmasa da süreci daha kontrollü olarak demokratik
çözüme yatkın hale getirdiğimi belirtmeliyim. Kişisel
düzeyde yine dikkate alınması gereken temel bir çalışmam,
PKK’nin yetmişler dünyasından kalma program ve propaganda tarzını
doksanlı yıllardan itibaren değiştirmeye ve aşmaya
ilişkin çabalarımdır. Resmi olmasa da fiili olarak Türkiye
genelinde demokratikleşmeyle bağlantılı, Kürt toplumunun
artık feodal koşulları demokratik iradesiyle aşabileceği
ve böylelikle demokratik birlik çözümüne yaptığım vurgulardır.
Bunu ilgili devlet kuruluşları gayet iyi bilmektedir. Kürtler
açısından en iyi özgür ve bağımsızlığın
ancak demokratik cumhuriyet koşullarında söz konusu olabileceği
çok kapsamlı dile getirilmiştir. İddianamede “Bağımsızlık
ve özgürlük” kavramları ayrı devlet anlamında değerlendiriliyor
ki buna katılmıyorum. Son dönem değerlendirmelerinde içeriğini
de açarak bunda amacımın daha çok özgür birey ve toplum olduğu
hatta Kürtler’ in ayrılması halinde eskisinden daha
ağır bir kölelik ve bağımlılık içine girebilecekleri,
iç ve dış koşulların buna zorlayacağına
dolayısıyla Türkiye ile ve demokratik cumhuriyet ile tıpkı
1920’lerdeki ulusal kurtuluş sürecinde olduğu gibi pratik olarak
daha bağımsız ve özgür olmanın mümkün olduğunu
açıklıyordum. Birçok yazılı değerlendirmelerimde
bu hususlar mevcuttur. Ayrıca bağımsızlığı
düşünce, irade boyutuyla daha çok kullandım. Bağımsızlığı
ve özgürlüğü olanların birleşebileceği ve bundan güçlü
birlikler doğabileceğini hep vurguladım. Zoraki kölece
birliklerin her zaman zayıf düşüreceği ve ayrılık,
isyanlara yol açacağı sayısız örneklerden bilinmektedir.
Esas amacının Cumhuriyet’ in kuruluşundaki gönüllü birlikteliğin
yani ana kurucu üye olmanın gereklerini, geçmiş ne kadar ağır
sorunlara yol açmışsa da çağdaş çözümlerin ışığında
gözden geçirip, demokratik cumhuriyet aşamasında yenilemek,
demokratik birlik çözümüne götürmekti. Son dönem yoğunlaşmalarım
hem dünya deneyimleri, hem Türkiye tarihi açısından bu yönlüydü.
Bu savunmada, zor koşullarda ve fazla kendimi toparlayamasam da dile
getirdiğim ve tarihi bir çözümü getireceğine inanarak ortaya
koymaya çalıştığım gerçekler de bu çabalarımın
sonucudur. Tüm
bu özlü gelişmelerden sonra gerek silahlı mücadelenin sona erme
ve gerekse PKK’nin kendini bu sürecin demokratik cumhuriyet gereklerine
göre gözden geçirme ve yeniden yapılanma önerilerimi de dile getirdim.
Eğer devlet bünyesinde de direkt ve dolaylı bir yanıt gelinmesi
halinde bu yönde hazırlıklı olma hatta bunu bir “Barış
Kongresi”ne kadar taşırmanın göz önüne getirilmesinin ihmal
edilmemesi gereğini belirttim. Bu aşamada kapsamlı bir
barışı; tarihi gerçeklik kadar güncel dünya gelişmelerine
bakarak en önemli görev olarak gördüğümü iki yüzyıla yakındır
gerek devletin iç bünyesinde gerek Kürt isyancılığında
yaşanan ağır çatışma, şiddet sürecinin artık
büyük bir toplumsal konsensüs, yeniden düzenlemeyle en anlamlı siyaset
olduğunu buna da ancak demokratik sistem altında ulaşacağına
dair bilinç ve kanaatlerimi kesinleştirdim. 21. Yüzyılın
bu anlamda bir barış yüzyılı olması gereğini
ve dileğimi, umudu güçlü bir biçimde hep vurgulamaya çalıştım.
Yine
iddianamede belirtilen Marksist ideolojik yaklaşım açısından
da vurgu yapmam gereken önemli hususlar vardır. Yetmişler dünyasına
hakim reel-sosyalizme eleştirisel yaklaşmamla beraber, etkisi
altında kalındığı, özellikle sosyalist demokrasiye
ulaşmada eksik kalındığını giderek görüp
eleştirdiğim bir husustu. Dogmatik yaklaşımla birleşince
önümüzdeki sorunlara yaratıcı yaklaşımların şansı
azalıyordu. Sovyetler’ in çözülüşünü buna bağladım.
Hatta önce gördüm ve sosyalizmin yıkılışı değil,
demokratikleşememesinin sonucu olarak değerlendirdim. Türkiye
solunun çözülüşünü de bu geleneğe bağladım. Bu yönlü
kapsamlı değerlendirmeleri yazılı olarak da gerçekleştirdim.
Dolayısıyla PKK bünyesindeki etkilerini aşma çabalarını
hep göz önünde bulundurdum. Programında ki klasik yaklaşımların
tarih ve güncel gelişmelerle zorlandığını ve
aşılması gereğini, ihtiyacını hep duydum.
Sosyalizmin
kendi demokratik anlayış ve pratiğini sergilemekle tekrar
temel toplum ve çağ sorunlarına yanıt olabileceğine
inancımı koruyorum. Ama gerçekten bu köklü bir yenilenmeyi gerektirir.
Reel-sosyalizmin ağır tahribatlarını aşmadan,
ne Rusya’da olduğu gibi uç bir kopuş, ne de yüzeysel bir eleştiri
demokratik sosyalizme ulaştıramaz. Kapitalizmin bile o kadar
eskimesine rağmen kendini demokratik ölçülerde yenileyebilmesi, gelişme
ve yaşayabilmesinin özüdür. Bunu sosyalizmin geliştirememesi
çözülüşü kadar halen güçlü bir çıkışı sağlayamamasının
da nedenidir. Türkiye’de bunu çok daha somut görmek mümkündür. Aslında
toplum için vazgeçilmez bir ihtiyaç olan demokratik sosyalizmin gelişmemesinin
Türkiye’nin toplumsal sorunlarının bu kadar ağırlaşmasında
rolü çok önemlidir. Sağ yaklaşımların sorunları
nasıl ağırlaştırdığı yine ortadadır.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin temel sorunlarının bu ara Kürt
sorununa demokratik bir yaklaşımı pratikle birlikte başarıyla
yerine getirdiğinde sol ihtiyaç olma özelliğini kazanacak ve
demokrasinin onsuz yürüyemeyeceğini kanıtlayabilecektir. Buna
inancımı koruyorum ve özgür birliktelik bunu gerektirir. Yurt
ve yurtseverlik yaklaşımımı dile getirmek durumundayım.
İddianamede 125. Maddeyle yargılanmam, bunun da vatana ihanet,
ayrı bir devlet kurma suçlaması olduğu göz önüne getirildiğinde
önem taşır. Ya özgür vatan, ya ölüm sloganını anlamlı
buluyorum. Burada özgün olan, ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşundaki
ortak vatan ve devlet kavramını özgür yurttaş ve toplum
bilinci haline gelememesidir. Özellikle Kürtler için en büyük eksiklik
gerek kendi doğdukları ana coğrafya, gerekse bir parçası
oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak görme duygu ve düşüncelerinin
zayıflığıdır. Bu üzerinde oynanmaya müsait bir
durum yaratıyor. Ayrı bir Kürdistan kavramı bunun sonucudur.
Doğrusu ortaya konulmazsa tehlikelidir. Dolayısıyla geçirdiğim
mücadele tecrübesinin bir sonucu olarak tıpkı çok milliyet kökenli
ülkeler örneği ABD, İsviçre ve benzeri gibi ister tek bir resmi
ulusal kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın
milliyet ayrımına bakmaksızın tek ortak vatan ve ulus
kavramına ulaşmak önemlidir. Türkiye için bu yaklaşımın
demokratik çözüm için temel alınması gereği açıktır.
Şimdiye kadar eksik olan demokrasi boyutuydu. Çağdaş vatan
kavramı tüm birey, dil, kültürler için özgürlük gerektirdiği
gibi, özgürlük olunca vatanın bağımsızlığı
da o oranda güçlenir. İkisi Türkiye’de sanki çelişkiymiş
gibi, birbirini zayıflatacakları sanılmıştır.
Bu temel bir yanlışlıktır. Aşılması
gereken en önemli bir demokratik sorundur. Buna kapsamlı bir çözümle
ulaştığıma inanıyorum. Aynı
husus bağımsız devlet kavramı için de geçerlidir.
Biz başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir düşüncesine
ulaşmadan bir kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama yöneltmekle
dogmatizme düştük. Bu siyasi düşünce ve eylemimizi de etkiledi.
Daha bilimsel baktığımızda karşı çıkmamız
gerekenin devlet değil, onun oligarşik temsili olduğu,
bağımsızlık için yıkmak
değil, demokratikleşmesinin temel alınması gerektiği,
yine parçalamanın değil özgür iradeyle birlikteliğe çalışmanın
hem gerçekçi, hem demokratik bir görev olduğunu bu süreçte kapsamlı
bilince çıkardığımı belirtebilirim. Türkiye’de
solda zayıf olan, çok yanlışlık içeren vatan ve devlet
kavramları ve somut gerçekliği konusunda önemli bir yoğunlaşmayı
yaşadığımı, bunun pratikleşmesinin önemli
sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Özellik gerek solun,
gerekse Kürt milliyetçiliğinde mevcut bu yönlü yüzeysel ve yanlışlık
içeren bu yaklaşımlar aşılmadığından
sadece sorunları ağırlaştıracakları, dolayısıyla
alternatif oluşturamayacakları kanısındayım.
Zaten gittikçe marjinalleşmeleri de bunu göstermektedir. Sağ
oportünistçe ve politik yararlanma anlamında daha çok devletçi ve
vatancı geçindiği için güçlü olabilmiş, kalabilmiştir.
Fakat bu kesiminde özgür vatan ve bağımsız devlet konusunda
bütünleyici olmaktan uzak, ayrımcılığı körükleyen
karşı yaklaşımlarında da ciddi tehlikeler mevcuttur.
Bana göre Türkiye de doğru bir bütünleyici vatan, ulus devlet anlayışına
ulaşmak önemli bir ideolojik sorun kadar, siyasi kültür sorunudur.
Kendi payıma bütünleyici, demokratik, tüm siyasi anlayışlara
temel teşkil edebilecek kavram gücüm ve siyasal yaklaşımım
savunmamda esas itibarı ile konulmuştur. İleri bir aşamayı
teşkil edeceğine ve önemli gelişmeleri doğuracağına
inanıyorum. Dış
güçlerle bu çerçeveyi aşan ilişkiler
içinde olmam yapım
gereği mümkün değildir. En büyük ispatı dost geçinenlerin
en aşağılık bir komployu benim için ortaya koymalarıdır.
Bir kukla olsaydım düşmanı
çok olan Türkiye için herhalde beni kullanmayı dolayısıyla
saklamayı bilecek güçteydiler. Tam tersine uzun vadeli, Türkiye aleyhinde
kullanamayacaklarını bildikleri için uluslararasında hiçbir
hukuk ve insani ölçü tanımadan ve daha çok da Türkiye ile çatışmamızı
körüklemek için beni kabul etmeme ve teslim etme oyununun oynadılar
.Tüm Türkiye dışı pratiğim dile getirdiğim “
özgür vatan ve demokratik cumhuriyet” amacımla sıkı sıkıya
bağlantılıdır. Her şeyini bu temelde ortaya koyan,
kişiliğini özgür vatan ve demokratik birlik için katık
eden biri olduğum tartışmasızdır. Ve tarih her
geçen gün bunu kanıtlıyor ve kanıtlayacaktır. Kişilik
çizgimi; olayların en önemli siyasal, eylemsel gelişmelerin
görüntüsü altında ne anlama geldiğini sorguladığımda
yaşananın tarihsellik kadar çözmeye çalıştığı
toplumun bilince, iradeye ve eyleme katması olarak da değerlendirilebilir.
Yüzyıllarca birikmiş sorunlar altında ne kendini yaşayabilen
ne de dayatılanı özümseyebilen marjinal hasta bir toplumun çare
arama gerçeğidir. Çağa ulaşmanın inanılması
güç öyküsüdür. İsyandaki en büyük acıyı şahsımda
yaşadığımı, tüm tarihin suçlarının
günümüzün her düzeydeki sorunu olanların yapmaları gereken görevlerini
sırtıma yıkılmasıdır. Büyük bir insafsızlıkla
karşı karşıya bulunduğum açıktır. Şu
soruları sormak hakkım; Tarihte tüm isyanların sorumlusu
kim? Dünyayla ters, hep sorunlarını ağırlaştıran
kim? Sorunların bastırılıp örtbas edilmesi nerede
çözüm anlamına geliyor? Dilini bile konuşmaktan yasaklanmış
eşi görülmemiş bu toplumsal gerçekten kim sorumlu? Devlete ve
kardeş topluma tarihi olarak çok verip sonuçta kendini inkarla karşı
karşıya bulan kim? Benim
tüm yapmak istediğim bu sorunların yanıtını verebilmekti.
Yaşanan isyan bu yanıtların bir kısmını
vermiştir. Toplumsal sorunlar da zamanında çözümlenmezlerse
irin kaplarlar. İrin patlamış, bünyesel olduğu için
her kesime acı vermiştir. Hak etmezse bile vücudun sağlam
parçaları irin bağlayan kısımdan ötürü acı duyarlar.
İsyan patlatma bu işin yarısıdır. Şimdi
yapılması gereken bundan sonraki yarayı ilaçlayıp
bağlamadır. Bunun adı da toplumsal barıştır.
Bunun en derinliğini farkında olan ve kendini sorumlu tutan
da yine kişiliğimdir. Kişiliğimin derinliğinde;
ihtiyacını duyduğum barış kişiliğini
çok yönlü çözümlediğime inanıyorum. Teorik ve siyasi boyutları
kadar kapsama ve amaçları üzerinde sürekli yoğunlaşıyorum.
Devlet ve tüm toplumun kesimleriyle en çok paylaşmak istediğim
barış yoğunlaşmamdır. Bu yönlü yapabileceklerimin
tarihsel ve toplumsal boyutta olacağından kuşkum yoktur.
Özgürlük temelinde devlet ve toplumla yeniden bağlanmanın, uzlaşmanın
tarihi temeli doğmuştur. Demokratik cumhuriyet bunun çerçevesidir.
Eğer fırsat bulabilirsem bundan sonra en büyük tutkuyla sarılacağım
çaba temsil etmeye çalıştığım toplumun özgür
yurttaş ve halk olarak cumhuriyetle demokratik birliği, barışı
ve kardeşliği olacaktır.
|
|||||