Kişisel Durumum

Başsavcılığın iddianamesinde kişisel durumuma birçok yönüyle değinilmiştir. Ayrı bir bölüm halinde gerek PKK tarihinde gerek isyan, savaş gerçeği içindeki konumumu dile getirmem önem taşımaktadır.

Yoksul, aşiret özelliğini yitirmiş dar bir köylü ailesi içinde feodal değer yargıları güçlü olmakla birlikte cumhuriyetin, başka bir köyde de olsa her gün yayan gidip geldiğim bir ilk okulunda okudum. Çevremiz köyleri yarı Kürt yarı Türk nitelikteydi. Ailem anam tarafından Türkmen diyebileceğimiz bir komşu köy kökenliydi. Türkçe-Kürtçe birlikte konuşulabiliyordu. Köylerimiz arasında herhangi bir milli düşmanlık olmadığı gibi , oldukça ilişkiler dostaneydi. Halklar arasında  kışkırtmalar olmadığında düşmanlığın asla gelişmeyeceği örnek diyebileceğim bir kardeşlik ortamı halen mevcuttur. Kürt köylerinden daha fazla bana sempatileri de varlığını sürmektedir.  Tepkim feodal aile bağlarınaydı. Denebilir ki ilk isyanım bir çocuğun beklentilerine cevap vermekten çok uzak aile ve köy yapısına karşı gelişti. Bunu sanıyorum Türkiyeli bir yazar “ilk isyan” adı altında bir romanda işlemek istemiştir. Erken yaşlarda aile ile önemli bir kavga ile büyük bir gözyaşı içinde hüngür ağlayarak köyden koptum. Bunda emeğe dayalı yaşamın dışında yaşamak isteyen aile fertlerine tepkinin payı büyüktü. O dönemde beni tanıyan köylüler bir yandan “Karınca ezmez” diğer yandan her yılan bulduklarında çağırdıkları bir “yılan avcısı” olarak tanırlardı. Kuş avcılığı da yapardım. Dağlarda dolaşmak tutkuydu. Şiddetli buğday ekmeği kavgası yapardım. Anamla çelişkiler şiddetliydi. Çok bağımsız ve boyun eğmez bir kadındı. İsyancı yan ondan gelmiş olabilir. Babam çaresizdi. Anam hakimdi. Fazla aile terbiyesi ve sevgisi görmeden büyüdüm. Kendimi özgür büyütmem ağırlıklı bir yanımdı.  

Üniversite son sınıfa kadar ilk ondan aşağı, hiçbir zaman düşmedim. Liseye kadar dinin etkileri vardı. Bu modern topluma karşı kendini tutucu savunmaydı. Yetmişlerde solculuğa ve o dönem Kürtçülüğüne ilgim gelişti. Kişi olarak müminceydim. Burjuva dediğim toplumla da daha çok sosyal bütünlüğüm, yaşamım olmadığı için giderek tümüyle ideolojik çalışmalara verdim. Kısa bir dönem Türkiye soluyla hareket etmemle birlikte ulusal sorundaki yetersizlik nedeni ile Yetmiş üç baharında çok şekilsiz (Kürt gerçeğini araştırma) adı altında diyebileceğim bir gurubun faaliyetine öncülük ederek PKK hareketinin temelini atmada önemli rol oynadım.

PKK Genel Başkani Abdullah Öcalan'in Asrin Davasi'na Sunduğu Savunma

GİRİŞ

Demokratik Uygarlıga Doğru

20. Yüzyıl Sonunda Zafer Kazanan Demokrasi

Türkiye'nin 2000'li Yıllar Gündemi

Türk-Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özellikler

Ulusal Kurtuluş Savaşı Ve Türk- Kürt İlişkilerinde Yeni Aşama

PKK' nin Ortaya Çıkışı ve Kürt Sorununda Yeni Aşama

Cumhuriyet Tarihinde Kürtlerin Rolü , Sorunu ve Çözümü

PKK de Dönüşüm Sorunları

PKK Eylem Yapısı

TBMM Reisi Mustafa Kemal

Kürt Sorunu, Ayrılma Değil, Cumhuriyetle Demokratik Birlik Sorunudur

Ya ayrilik, isyan, buna karsi ya bastirma ve inkar!

Demokratik Birlik Çözümü Türkiye'nin Gelecegidir

Demokratik Birlik Çözümü Için Tezler

Kisisel Durumum

SONUÇ: Demokratik Birlik Cumhuriyetin yeni tarihsel adimidir

Bu bir araştırma ve propaganda çalışması idi. Sığ ideolojik ve tarih bilgileri ile  grubun bağımsız gelişmesi bana daha doğru geliyordu. Hem ilkel ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğine, hem de şoven Türkiye solculuğu dediğimiz akımlara karşı yoğun bir ideolojik mücadele ile şekillenmeye çalıştık. Türk arkadaşlar da vardı. Haki Kader ve Kemal Pir gibi önderlik düzeyinde katılıyorlardı. Bize göre bu bileşim daha o zaman özgür Kürt-Türk birliğini ifade ediyordu. Büyük ölüm orucu şehidi olarak değerlendirdiğimiz Kemal Pir hep şunu söylerdi “halkımızın özgürlüğünü, Kürt halkının özgürlüğünden geçtiğine inanıyorum” bu hepimiz için her zaman bir slogan olarak kalmıştır. Gurubun ve PKK’nin özünde bu bileşimin payı büyüktür. 1975 ADYÖD ( Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği)  başkanlığı yaptım. Ondan önce 30 Mart 1972’de Kızıldere’de çatışmada vurulan Mahir Çaban ve On arkadaşının ölümünü protesto için siyasal bilgiler fakültesinde yaptığımız boykot nedeni ile 7 ay Mamak Cezaevinde kaldım. 

PKK programını Yetmiş yedide manifestosunu Yetmiş sekizde Mehmet Hacri Durmuş’ un yardımı ile kaleme aldık. Yetmiş sekizde Diyarbakır Fim köyünde PKK adı ile partileşmeye karar verdik. Yetmiş dokuz Temmuz başlarında Etmem Akçanla Suruç üzeri Suriye ve Lübnan’a Filistinlilerin yanına geçtik. İki yüze yakın geri çekilen arkadaşla birlikte askeri ideolojik bir eğitimle Seksen iki yılından itibaren Kuzey Irak’a üstlenmeye çalıştık. Diyarbakır Cezaevindeki ölüm oruçlarının ağır etkisi ile üstlenmeyi artık tamamlayıp Seksen dört Eylemliliğine yöneldik. 

Kronolojik olarak bu yılları değerlendirdiğimde yaşam çizgime ta köyden beri damgasını vuran fazla tanımlanmamış ama giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışı hakimdir. Bir halk inkar edildikçe onurlu yaşamayacağımı adeta bir Kur’an ayeti gibi inanmıştım. İsyanda inkarcılığın payı belirleyicidir. İlk başlarda inkarı düşünmedim değil. Ama tarih ve toplum bilimlerini araştırdıkça bunun imkansızlığını gördüm. Diyebilirim ki ya bilimlerin ortaya koyduğu gerçeğin, Kürt gerçeğinin özgürlüğünü sağlayıp yaşayacağım, ya da bu olmazsa asla yaşayamayacağım. Burada salt bilinç değil, katı bir inanç ve irade de oluştu. Özgürlük duygularımın yoğunluğu ile bilgiye susamışlık gerçekten eylemliliğimin altındaki en temel unsurlar olarak görülmelidir. Başka tür ne bu kapsamda bu eylemlilik içinde rolümü izah etmek mümkündür. Ne de geliştirebilmek. Daha sonra şunu çok açık gördüm ve söyledim: Kürt gerçeği üçte bir hasta, üçte bir delirmiş, üçte bir tutsaktır. Bu özellikler olduğu gibi, örgüt ve eylem yapısına yansımıştır. Ölüm oruçları, kendini yakmalar, binlercesinin bombayı kendinde patlatması intihar eylemleri, yine asla tasvip edilmeyecek sivil kitle hedeflenmesi mevcut toplumsal yapının derin etkisi altında olmak kadar, yetersiz bilinç ve anormal duygu ve iradenin de sonucudur. Sağlıklı bir askeri çizgiye oturtmak için çok büyük çabalarıma rağmen yapının sağlıklı bir meşru savunma çizgisine ancak sınırlı çekebildiğimi belirtebilirim. Aslında öyle inanıyorum ki bu çabalar olmasaydı daha acımasız ve tirajik bir çok dehşet diyebileceğimiz gelişmeler, olaylar ortaya çıkabilirdi. İddianame bu konuda eylemlerin altındaki toplumsal ve bireysel yapıyı araştırma gereği duysaydı bu hususları tespit etmekte güçlük çekmezdi. Resim yetmiyor, canlısını tüm yönleriyle masaya yatırmadıkça sağlıklı bir teşhis yapamayız. Giderek tüm eylem yapısını terörizim ve terörist olarak suçlamak çözümsüzlüğü derinleştirir. Gerçekten benim de yaşamımın en acı olaylarıdır bir çok yapılan eylem. Ciltler dolusu eleştirilerim var. Ama Kürt toplumundaki halen sürüp giden aile kavgalarına bile baktığınızda toplumun nasıl temel teşkil ettiğini, kişiyi etkilediğini görürüz. Bana göre diğer aşiret kavgalarındaki acımasızlıklar ve yine isyanlardaki benzer durumlar yanında kendi rolümü yine en az tahribata yer veren ve kontrol da tutan bir durumda görüyorum. Bu konuda adeta bir ”iç savaş” yürüttüğümü dikkatli bir PKK gözlemcisi hemen fark eder. Kaldı ki son Bosna, Kosova, hatta çok uygar geçinen İngiltere-İRA, Afrika’da ki katliamlar yanında bizim sorumluluğumuz altında yaşanan gerçekten bir başarı olarak görülmelidir. Örgüt içinde hakimiyetin gelişmesi ile birlikte bu tür meşru savunmayı aşan eylemler en alt sıraya inmiştir. Eylem yapısından ötürü epey eleştirildiğim için ve sürekli “terörist başı” olarak lanse edildiğimden eylem anlayışımı çok net dile getirmek durumundayım.

 

PKK öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğum açıktır. Ama benim eylem anlayışımı izah etmeye yetmez. Yaşamımın en zor süreci, genelde isyan, özellikle de militanlık adına ortaya çıkan kişi ve yapıların tahribatını asgariye indirmek çabalarıydı. Bunu sık şu örnekle dile getirirdim: Çingeneye paşalık vermişler. “O da önce babasını asmış.” Yaşanan biraz buydu. Buna “avare, asi çetecilik” de diyordum. Askeri yasalardan siyasi temellerden yoksun, yüzyılların aile, aşiret kavgaları ortamında büyümüş, bir tavuk yüzünden birbirini vurmaya yatkın toplum yapısı, bu kişilik yapısında birleşince kontrolü zor bir durum yaratması anlaşılırdır. Bana göre bu düzeyde bile tutulması önemli bir başarı olarak görülmektedir.  

Baştan beri kabul edebileceğim şiddet anlayışı meşru savunma durumunu aşmamalıydı. Doğrudur. Birçok saldırı, intihar eylemini kahramanlık olarak değerlendirdim. Ama hiçbirisinin emrini vermediği gibi haberim de olmuyordu. Bu tip gelişmeleri de asgari düzeyde tutmak için çabam sürekli olmuştur. Bu benim için hem ahlaki hem de askeri bir anlayış gereğidir. Böyle olmadı çünkü kaybedilirdi. Meşru savunma amacımda bana anlaşabileceğim özgürlüğüm tanına kadardı. Diğer bir anlamda “Ya özgürlük, ya ölüm” “Ya özgürlüğümü verin ya öldürün” biçiminde formüldür. Dışarıya çıkışım, dağlara üstlenme, hep bu anlayış çerçevesinde olmamla bağlantılıydı. Bunun dışında şiddet anlayışı gerçekten bir çılgınlıktır. Bir devlet veya sınırlı özgürlük yolu açıksa orada şiddeti, hatta uygar düzeyi aşan her tür kavgacılık asla meşru olamaz.  

Başlangıçta her bakımdan kişi ve kültür, dil inkarına dek baskı ortamı nasıl ki şiddete götürdüyse, özellikle doksanlı yıllara kadar, daha sonra sınırlı özgürleşme olanağı belirince giderek bu benim için anlamını yitiriyordu. Siyasetin daha uygarlaştırıcı demokratik yöntemi etkili olmaya başladı. Doksan üçten itibaren daha sıkça dile getirdim. Şiddeti devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmak her geçen gün kendini daha fazla hissettiriyordu. Bunda imkan,olanak azlığından ziyade anlamsızlığı, kadar amaca demokratik siyasetle varılabileceği kanısı temel rol oynuyordu.

 

Bu konuda en temel eksikliğim ateşkes sürecini derinliğine ve devletin yaptığı hazırlıkları çok iyi görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi bir fırsatı kaçırma olarak değerlendiriyorum. Daha sonraki şiddet süreci hem çok acılı ve kayıp çok, hem de pek anlamı olmayan bir tekrarlama olarak ve her iki tarafta kontrol dışına taşıp çeteleşme biçimine kayıp ağır tahribatlara yol açması söz konusudur. Bunu fark etmek ve çok yoğun bir çaba harcamakla beraber ancak doksanaltılardan itibaren tekrar devletten gelen dolaylı mesajlarla kontrol altına almaya, ateşkesler biçiminde demokratik siyasi sürece hazırlık yapmaya çalıştım. Tam istenilen düzeyde olmasa da süreci daha kontrollü olarak demokratik çözüme yatkın hale getirdiğimi belirtmeliyim.

 

Kişisel düzeyde yine dikkate alınması gereken temel bir çalışmam, PKK’nin yetmişler dünyasından kalma program ve propaganda tarzını doksanlı yıllardan itibaren değiştirmeye ve aşmaya ilişkin çabalarımdır. Resmi olmasa da fiili olarak Türkiye genelinde demokratikleşmeyle bağlantılı, Kürt toplumunun artık feodal koşulları demokratik iradesiyle aşabileceği ve böylelikle demokratik birlik çözümüne yaptığım vurgulardır. Bunu ilgili devlet kuruluşları gayet iyi bilmektedir. Kürtler açısından en iyi özgür ve bağımsızlığın ancak demokratik cumhuriyet koşullarında söz konusu olabileceği çok kapsamlı dile getirilmiştir. İddianamede “Bağımsızlık ve özgürlük” kavramları ayrı devlet anlamında değerlendiriliyor ki buna katılmıyorum. Son dönem değerlendirmelerinde içeriğini de açarak bunda amacımın daha çok özgür birey ve toplum olduğu hatta Kürtler’ in  ayrılması halinde eskisinden daha ağır bir kölelik ve bağımlılık içine girebilecekleri, iç ve dış koşulların buna zorlayacağına dolayısıyla Türkiye ile ve demokratik cumhuriyet ile tıpkı 1920’lerdeki ulusal kurtuluş sürecinde olduğu gibi pratik olarak daha bağımsız ve özgür olmanın mümkün olduğunu açıklıyordum. Birçok yazılı değerlendirmelerimde bu hususlar mevcuttur. Ayrıca bağımsızlığı düşünce, irade boyutuyla daha çok kullandım. Bağımsızlığı ve özgürlüğü olanların birleşebileceği ve bundan güçlü birlikler doğabileceğini hep vurguladım. Zoraki kölece birliklerin her zaman zayıf düşüreceği ve ayrılık, isyanlara yol açacağı sayısız örneklerden bilinmektedir. Esas amacının Cumhuriyet’ in kuruluşundaki gönüllü birlikteliğin yani ana kurucu üye olmanın gereklerini, geçmiş ne kadar ağır sorunlara yol açmışsa da çağdaş çözümlerin ışığında gözden geçirip, demokratik cumhuriyet aşamasında yenilemek, demokratik birlik çözümüne götürmekti. Son dönem yoğunlaşmalarım hem dünya deneyimleri, hem Türkiye tarihi açısından bu yönlüydü. Bu savunmada, zor koşullarda ve fazla kendimi toparlayamasam da dile getirdiğim ve tarihi bir çözümü getireceğine inanarak ortaya koymaya çalıştığım gerçekler de bu çabalarımın sonucudur.

Tüm bu özlü gelişmelerden sonra gerek silahlı mücadelenin sona erme ve gerekse PKK’nin kendini bu sürecin demokratik cumhuriyet gereklerine göre gözden geçirme ve yeniden yapılanma önerilerimi de dile getirdim. Eğer devlet bünyesinde de direkt ve dolaylı bir yanıt gelinmesi halinde bu yönde hazırlıklı olma hatta bunu bir “Barış Kongresi”ne kadar taşırmanın göz önüne getirilmesinin ihmal edilmemesi gereğini belirttim. Bu aşamada kapsamlı bir barışı; tarihi gerçeklik kadar güncel dünya gelişmelerine bakarak en önemli görev olarak gördüğümü iki yüzyıla yakındır gerek devletin iç bünyesinde gerek Kürt isyancılığında yaşanan ağır çatışma, şiddet sürecinin artık büyük bir toplumsal konsensüs, yeniden düzenlemeyle en anlamlı siyaset olduğunu buna da ancak demokratik sistem altında ulaşacağına dair bilinç ve kanaatlerimi kesinleştirdim. 21. Yüzyılın bu anlamda bir barış yüzyılı olması gereğini ve dileğimi, umudu güçlü bir biçimde hep vurgulamaya çalıştım.  

Yine iddianamede belirtilen Marksist ideolojik yaklaşım açısından da vurgu yapmam gereken önemli hususlar vardır. Yetmişler dünyasına hakim reel-sosyalizme eleştirisel yaklaşmamla beraber, etkisi altında kalındığı, özellikle sosyalist demokrasiye ulaşmada eksik kalındığını giderek görüp eleştirdiğim bir husustu. Dogmatik yaklaşımla birleşince önümüzdeki sorunlara yaratıcı yaklaşımların şansı azalıyordu. Sovyetler’ in çözülüşünü buna bağladım. Hatta önce gördüm ve sosyalizmin yıkılışı değil, demokratikleşememesinin sonucu olarak değerlendirdim. Türkiye solunun çözülüşünü de bu geleneğe bağladım. Bu yönlü kapsamlı değerlendirmeleri yazılı olarak da gerçekleştirdim. Dolayısıyla PKK bünyesindeki etkilerini aşma çabalarını hep göz önünde bulundurdum. Programında ki klasik yaklaşımların tarih ve güncel gelişmelerle zorlandığını ve aşılması gereğini, ihtiyacını hep duydum.

 

Sosyalizmin kendi demokratik anlayış ve pratiğini sergilemekle tekrar temel toplum ve çağ sorunlarına yanıt olabileceğine inancımı koruyorum. Ama gerçekten bu köklü bir yenilenmeyi gerektirir. Reel-sosyalizmin ağır tahribatlarını aşmadan, ne Rusya’da olduğu gibi uç bir kopuş, ne de yüzeysel bir eleştiri demokratik sosyalizme ulaştıramaz. Kapitalizmin bile o kadar eskimesine rağmen kendini demokratik ölçülerde yenileyebilmesi, gelişme ve yaşayabilmesinin özüdür. Bunu sosyalizmin geliştirememesi çözülüşü kadar halen güçlü bir çıkışı sağlayamamasının da nedenidir. Türkiye’de bunu çok daha somut görmek mümkündür. Aslında toplum için vazgeçilmez bir ihtiyaç olan demokratik sosyalizmin gelişmemesinin Türkiye’nin toplumsal sorunlarının bu kadar ağırlaşmasında rolü çok önemlidir. Sağ yaklaşımların sorunları nasıl ağırlaştırdığı yine ortadadır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin temel sorunlarının bu ara Kürt sorununa demokratik bir yaklaşımı pratikle birlikte başarıyla yerine getirdiğinde sol ihtiyaç olma özelliğini kazanacak ve demokrasinin onsuz yürüyemeyeceğini kanıtlayabilecektir. Buna inancımı koruyorum ve özgür birliktelik bunu gerektirir.  

Yurt ve yurtseverlik yaklaşımımı dile getirmek durumundayım. İddianamede 125. Maddeyle yargılanmam, bunun da vatana ihanet, ayrı bir devlet kurma suçlaması olduğu göz önüne getirildiğinde önem taşır. Ya özgür vatan, ya ölüm sloganını anlamlı buluyorum. Burada özgün olan, ulusal kurtuluş ve cumhuriyetin kuruluşundaki ortak vatan ve devlet kavramını özgür yurttaş ve toplum bilinci haline gelememesidir. Özellikle Kürtler için en büyük eksiklik gerek kendi doğdukları ana coğrafya, gerekse bir parçası oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak görme duygu ve düşüncelerinin zayıflığıdır. Bu üzerinde oynanmaya müsait bir durum yaratıyor. Ayrı bir Kürdistan kavramı bunun sonucudur. Doğrusu ortaya konulmazsa tehlikelidir. Dolayısıyla geçirdiğim mücadele tecrübesinin bir sonucu olarak tıpkı çok milliyet kökenli ülkeler örneği ABD, İsviçre ve benzeri gibi ister tek bir resmi ulusal kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın milliyet ayrımına bakmaksızın tek ortak vatan ve ulus kavramına ulaşmak önemlidir. Türkiye için bu yaklaşımın demokratik çözüm için temel alınması gereği açıktır. Şimdiye kadar eksik olan demokrasi boyutuydu. Çağdaş vatan kavramı tüm birey, dil, kültürler için özgürlük gerektirdiği gibi, özgürlük olunca vatanın bağımsızlığı da o oranda güçlenir. İkisi Türkiye’de sanki çelişkiymiş gibi, birbirini zayıflatacakları sanılmıştır. Bu temel bir yanlışlıktır. Aşılması gereken en önemli bir demokratik sorundur. Buna kapsamlı bir çözümle ulaştığıma inanıyorum.

 

Aynı husus bağımsız devlet kavramı için de geçerlidir. Biz başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir düşüncesine ulaşmadan bir kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama yöneltmekle dogmatizme düştük. Bu siyasi düşünce ve eylemimizi de etkiledi. Daha bilimsel baktığımızda karşı çıkmamız gerekenin devlet değil, onun oligarşik temsili olduğu, bağımsızlık için  yıkmak değil, demokratikleşmesinin temel alınması gerektiği, yine parçalamanın değil özgür iradeyle birlikteliğe çalışmanın hem gerçekçi, hem demokratik bir görev olduğunu bu süreçte kapsamlı bilince çıkardığımı belirtebilirim. Türkiye’de solda zayıf olan, çok yanlışlık içeren vatan ve devlet kavramları ve somut gerçekliği konusunda önemli bir yoğunlaşmayı yaşadığımı, bunun pratikleşmesinin önemli sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Özellik gerek solun, gerekse Kürt milliyetçiliğinde mevcut bu yönlü yüzeysel ve yanlışlık içeren bu yaklaşımlar aşılmadığından sadece sorunları ağırlaştıracakları, dolayısıyla alternatif oluşturamayacakları kanısındayım. Zaten gittikçe marjinalleşmeleri de bunu göstermektedir. Sağ oportünistçe ve politik yararlanma anlamında daha çok devletçi ve vatancı geçindiği için güçlü olabilmiş, kalabilmiştir. Fakat bu kesiminde özgür vatan ve bağımsız devlet konusunda bütünleyici olmaktan uzak, ayrımcılığı körükleyen karşı yaklaşımlarında da ciddi tehlikeler mevcuttur. Bana göre Türkiye de doğru bir bütünleyici vatan, ulus devlet anlayışına ulaşmak önemli bir ideolojik sorun kadar, siyasi kültür sorunudur. Kendi payıma bütünleyici, demokratik, tüm siyasi anlayışlara temel teşkil edebilecek kavram gücüm ve siyasal yaklaşımım savunmamda esas itibarı ile konulmuştur. İleri bir aşamayı teşkil edeceğine ve önemli gelişmeleri doğuracağına inanıyorum.

 

Dış güçlerle bu çerçeveyi aşan ilişkiler  içinde  olmam yapım gereği mümkün değildir. En büyük ispatı dost geçinenlerin en aşağılık bir komployu benim için ortaya koymalarıdır. Bir kukla  olsaydım düşmanı çok olan Türkiye için herhalde beni kullanmayı dolayısıyla saklamayı bilecek güçteydiler. Tam tersine uzun vadeli, Türkiye aleyhinde kullanamayacaklarını bildikleri için uluslararasında hiçbir hukuk ve insani ölçü tanımadan ve daha çok da Türkiye ile çatışmamızı körüklemek için beni kabul etmeme ve teslim etme oyununun oynadılar .Tüm Türkiye dışı pratiğim dile getirdiğim “ özgür vatan ve demokratik cumhuriyet” amacımla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Her şeyini bu temelde ortaya koyan, kişiliğini özgür vatan ve demokratik birlik için katık eden biri olduğum tartışmasızdır. Ve tarih her geçen gün bunu kanıtlıyor ve kanıtlayacaktır.  

Kişilik çizgimi; olayların en önemli siyasal, eylemsel gelişmelerin görüntüsü altında ne anlama geldiğini sorguladığımda yaşananın tarihsellik kadar çözmeye çalıştığı toplumun bilince, iradeye ve eyleme katması olarak da değerlendirilebilir. Yüzyıllarca birikmiş sorunlar altında ne kendini yaşayabilen ne de dayatılanı özümseyebilen marjinal hasta bir toplumun çare arama gerçeğidir. Çağa ulaşmanın inanılması güç öyküsüdür. İsyandaki en büyük acıyı şahsımda yaşadığımı, tüm tarihin suçlarının günümüzün her düzeydeki sorunu olanların yapmaları gereken görevlerini sırtıma yıkılmasıdır. Büyük bir insafsızlıkla karşı karşıya bulunduğum açıktır. Şu soruları sormak hakkım; Tarihte tüm isyanların sorumlusu kim? Dünyayla ters, hep sorunlarını ağırlaştıran kim? Sorunların bastırılıp örtbas edilmesi nerede çözüm anlamına geliyor? Dilini bile konuşmaktan yasaklanmış eşi görülmemiş bu toplumsal gerçekten kim sorumlu? Devlete ve kardeş topluma tarihi olarak çok verip sonuçta kendini inkarla karşı karşıya bulan kim?  

Benim tüm yapmak istediğim bu sorunların yanıtını verebilmekti. Yaşanan isyan bu yanıtların bir kısmını vermiştir. Toplumsal sorunlar da zamanında çözümlenmezlerse irin kaplarlar. İrin patlamış, bünyesel olduğu için her kesime acı vermiştir. Hak etmezse bile vücudun sağlam parçaları irin bağlayan kısımdan ötürü acı duyarlar. İsyan patlatma bu işin yarısıdır. Şimdi yapılması gereken bundan sonraki yarayı ilaçlayıp bağlamadır. Bunun adı da toplumsal barıştır. Bunun en derinliğini farkında olan ve kendini sorumlu tutan da yine kişiliğimdir. Kişiliğimin derinliğinde; ihtiyacını duyduğum barış kişiliğini çok yönlü çözümlediğime inanıyorum. Teorik ve siyasi boyutları kadar kapsama ve amaçları üzerinde sürekli yoğunlaşıyorum. Devlet ve tüm toplumun kesimleriyle en çok paylaşmak istediğim barış yoğunlaşmamdır. Bu yönlü yapabileceklerimin tarihsel ve toplumsal boyutta olacağından kuşkum yoktur. Özgürlük temelinde devlet ve toplumla yeniden bağlanmanın, uzlaşmanın tarihi temeli doğmuştur. Demokratik cumhuriyet bunun çerçevesidir. Eğer fırsat bulabilirsem bundan sonra en büyük tutkuyla sarılacağım çaba temsil etmeye çalıştığım toplumun özgür yurttaş ve halk olarak cumhuriyetle demokratik birliği, barışı ve kardeşliği olacaktır.