|
|||||
|
|||||
|
Belli
başlı maddeleri bu olan talimatta daha kurtuluş savaşının
başında Mustafa Kemal Atatürk’ün hem Kürtleri, Kürdistan’ı
tanıması hem sorunlarının ancak o zaman Cumhuriyet
olmadığı ve yerinde TBMM olduğu için onun çatısı
altında, kendi kaderini idare etmesi gerektiğini söylüyor ki
bu şimdi bile yasallaşması istenen yerel yönetim olayıdır.
Bir nevi demokratik özyönetim olayıdır. İddianamede Kürtlerin
tanınmadığını söylemek gerçekten sorunu ağırlaştırmanın
esas nedenidir. Çözüm, sorunun tanınmasından geçer. Bir de Cumhuriyet
kurulduktan sonraki yaklaşımına bakalım. Bu ilk yaklaşıma
çok benzer ve daha çözümleyicidir. İzmit basın konferansında
Ahmet Emin Yalman’ın sorularına verdiği
yanıttır ve Eskişehir’de de tekrarlanmıştır.
M.K. Atatürk cevabında şöyle der: Burada
sorunun can alıcı özü, Cumhuriyetin kendini daha doğuya,
Kürtlere kaldı ki tüm Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve hilafetle
bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmeme, bu yılların
isyan sonuçlarıdır ki, bu da, sert çatışma ve ezilmeyle
sonuçlanmadır. Bundan çıkarılması gereken sonuç sorunların
inkarı değil, gerçekten doğru çözüm yollarıdır
ki bu da, iki dünya savaşı arası dönemde tam görülmezse
de, ikinci dünya savışından günümüze doğru, büyük
bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren demokratikleşme
gücüdür. Türkiye’nin en büyük sorunu, bu anlamda, demokratik mücadelesini
başarıyla vermemesi, demokratik ölçülerini geliştirememesidir.
Onca gelişmeye rağmen, hem kapitalist hem sosyalist otoriter
ve totaliter rejim yapılarının çözülüşü de, bu demokratik
gelişmeye zıt yapılarıdır. Günümüzün ispatladığı
katı sistem uygulamaları, hem üst yapılarında büyük
çözülüş ve dönüşümle, demokratik evrimleşmeye doğru
hızla kayıyor, tüm ulusal, kültürel, etnik, dini, dil ve hatta
bölgesel sorunlar en geniş demokratik ölçülerin tanınması
ve uygulanmasıyla çözümlenmektedir. Buna direnen de zorlu devrilmektedir.
Dünyanın her tarafında bunun örneklerini günlük izlemekteyiz.
Endonezya’dan, Ortadoğu, Kafkas, Balkan, Afrika, Latin Amerika’da
yaşanan çeşitli özellikleri olan tüm genel toplumsal sorunları
çözümü gelişmiş demokratik yöntemde aramaktadırlar. Bu
konuda özellikle birkaç hususu açmakta yarar var. Birincisi ulusların
kendi kaderlerini tayin ilkesidir. Bu ilke daha çok 19’cu yüzyıl
ve 20’ci yüzyılın büyük bölümünde uygulandı. Ulus devlet
kurmayı amaçlıyordu. İdeolojisi milliyetçilikti. Yöntemi
çoğunlukla çatışma veya ulusal savaşlardı. Sınırlı
bir uygulama gücü olduğu, ama çok kan dökmeye götürdüğü, aşırı
milliyetçilikle uzun süreli düşmanlıklara yol açtığı,
ve dünyayı en gergin tutan ve halen etkisini sürdüren bu yaklaşım,
günümüzde hastalıkları oldukça ortaya çıkmış
bir yol yöntemdir. Halen özellikle canlı Balkanlar’ da ki boğazlaşma
gerçeği, bunun ne kadar hastalıklı bir yöntem olduğu
gayet açıktır. Tabi, bunun altında yatan en temel neden
toplumsal realiteden uzaklığı, dar milliyetçi yaklaşımı
toplumu ve onun çok iç içe geçmiş coğrafyasını zorlayarak
çözüm aramasıdır ki, bu vahşet boyutlarında sonuçlarını
beraberinde getiriyor. Tarihte de örnekleri çoktur ve bunu deneyen, birçok
topluluk, ulus kazansa bile geriliğini aşmak şurada kalsın
bu mirasın ağır etkisi altında bir türlü sorundan
kurtulamamıştır. Ulusal sorun her çözümünde daha ağır
sorunları ve yaklaşım özelliği nedeniyle beraberinde
getirmiştir. Bunun tarihi bir benzeri ve halen kalıntılılarını
yer yer gördüğümüz Ortaçağ’da ki din ve mezhep savaşlarıdır.
Milliyetçi yaklaşım, her ne kadar din yaklaşımının
ağırlaştırdığı sorumlara çözüm diye
ortaya çıkmışsa da, onun yöntemlerine düşmekten, daha
da ağırlaştırmaktan kurtulamamıştır.
Eskinin ümmet, dini topluluklar ideolojileriyle aşırı milliyetçilik
ve bunun çeşitli sağ ve sol biçimleri, aralarında çelişki
de olsa oldukça birbirlerine benzeyen, etkileyen akımlardır.
20’ci yüzyıla gelindiğinde, yarattıkları savaş
bilançoları ve altındaki vahşetle birbirlerinden geri kalmadıklarını
göstermişlerdir. Özce hem aşırı dini, hem aşırı
milliyetçi yaklaşımların ve çok yönlü uygulamalarının
yarattığı ağır sorunlardır ki, genel demokratik
kuram ve uygulama büyük gelişme göstermiş, bunu uygulayan ülke
toplum ve yönetimleri sonuçta zafer kazanmış ve günümüzde 20.
yüzyılın sonlarında zafer, genelde giderek olgunlaşan
demokrasinindir. Gerçekten bu sistemi inançlı,
ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen toplumlar günümüzün
en gelişkin toplumlarıdır. Devletleri ,dünyada gücünü kabul
ettiren devletlerdir. ABD ve İngiltere’nin dünyaya nasıl yön
verdiği göz önüne getirilirse bu gayet açıktır. Demokratik
sistemin bu gücünün en temel nedeni, şüphesiz, toplumsal realiteyi
bilimsel olduğu kadar, ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla
politik, hukuki yapılarına doğru tanım getirmek kadar,
çözümü de ileri, geri ayrımı yapmadan, o dönem toplumsal güçlerin
irade düzeylerine, eşitlik ve özgürlük istemlerine açık çözüm
kanalı üretmesidir. Ne inkar var ne de ütopyalara zorlamadan, ne
yüzyıl önce ne sonralarının inanç ve hedeflerini, ütopyalarını
program ilke diye dayatmadan, pratik çözümün hem ilkeli hem uygulamalı
örneklerini bolca sunarak, yüksek çözüm gücünü kanıtladıkça,
toplumun demokratik düzeyi onun çözüm düzeyi oluyor, devletini ve moral
değerlerini demokratikleşmeye zorlayarak, çok zengin çözüm yol
ve yöntemlerine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Burada çok önemli
olan her soruna pratik çözüm gücüdür. Daha da önemlisi, şiddete en
az başvurması, veya bu süreçte bile hemen barışçıl
yöntemini devreye koyma gücünde olmasıdır. Tabi bunun
da altında yatan tarihi nedenler var. Çok genel değinirsek,
gerek din savaşları, gerek milli ve toplumsal diye kendini ortaya
koyan savaşlarda veya devrim ve karşı-devrimlerde derya
kadar kanın akması, kanla halledilecek büyük meselelerin kalmaması
ve çok az kalmasıdır. Genelde demokrasinin yolu evrimin barışın
yoludur derken, bu tarihi gerçeği dayanarak söylüyoruz. Demokrasi
yakın, uzak geçmişin bu çok ağır acılarla dolu
mirasın üzerinde yol alıyor. İddiası devrim ve karşı-devrimler yeter, onun
yerine gerçekten daha çözümleyici, geliştirici uygarca diyebileceğimiz
yöntemde, onun toplumsal, siyasal felsefi ölçütlerindedir. Demokrasinin,
özellikle de olgunlaşan 20’ci yüzyıl iddiası budur ve kesinlikle
doğrulanmıştır. Bilimsel-teknik gelişmeyle sorunların
daha da artması ve ağırlaşması da tabi önemli
bir etkendir. Her soruna bir devrim ve şiddet dersek, bu tekniğin
insanı rahatlıkla bu gezegenden silebileceği boyutta olduğuna
bakarsak, özellikle, nükleer teknoloji ve tüm diğer silahlardaki
teknik gelişmeye bakarsak, bu şiddet veya eskinin devrim, karşı-devrim
anlayışları değil insanlığın, dünyanın
bile sonunu getirebilecek boyuttadır. Demokrasinin
gelişmesinde şüphesiz, bu bilimsel-teknik gelişmenin payı
da büyüktür. Bunda olumlu yön daha da belirleyicidir. Her ideoloji, inanç
zora başvurmadan da teknik basın-yayın başta olmak
üzere olanaklarıyla, doğruysa kendini uygulayabilir. Yani bu
anlamda da zor gereksizleşmiştir. Hatta, astarı yüzünden
çok pahalı olan bir yöntemdir. Demokratik sistemin kurum ve uygulama
zenginliği bu tarihi, toplumsal ve bilimsel-teknik gelişmenin
üzerinde yükseliyor ve hangi soruna el atıyorsa, belli bir çözümü
ortaya koyuyor. Kendisi bizzat çözüm oluyor. Örnekleri sırlarsak;
en eskisinden din savaşlarına çözümü laikliktir. Burada ilkesi
ve uygulaması, herkesin dini veya dinsizliği kendisine, ama,
demokrasi ölçüleri herkesedir. Kesinlikli inanç özgürlüğü demokraside
vardır ve din savaşlarının panzehiridir. Yine düşünce
ve ideolojik alanda da aynı geçerlilik var. Düşünce ve kanaat
özgürlüğü. Diğerlerinin bu anlamdaki özgürlüğüyle çatışmadan
toplumsal temelde istediği gibi çalışır, uygulama
gücü olur. Bu siyasi düşünceler ve onun partisel ifadesi için de
geçerlidir. Demokratik sisteme veya onun devlet yapısına bağlı
olduktan sonra, her parti çözüm gücünü zora başvurmadan bulabilir.
Burada ne dini zorla benimsetme, ne devletin yapısını dağıtma
ve parçalama da söz konusu değil. Din, düşünce ve onlara dayalı
partiler devletin demokratik sistemini esas aldıkları için onun
ölçütlerine uymayı da bilirler. Bilmediler mi demokrasinin kendini
savunma hakkı doğar. Burada açık ki hangi inancı,
düşünce ve onların partisel ifadeleri hangi toplumsal gruba
dayanırsa dayansınlar bu ulus olabilir, etnik bir grup olabilir
veya dini bir topluluk da olabilir, bunları söz konusu ederek devleti
dayandığı sınırları zorlayamaz, buna gerek
yok, çünkü çözmek iddiasında oldukları sorunu daha da zora sokar,
dolayısıyla gereği de yoktur, sistemin içinde zaten çözüm
olanakları vardır. Bunlar o toplulukların demokratik haklarıdır.
İnanç ve düşünce özgürlükleridir. Partileridir. Her tür koalisyondur.
Dil ve kültür konusunda demokratik çözüm daha çarpıcıdır.
En başarılı olunan sahadır. Çünkü dil ve kültürün
içiçe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır
birlikte asimile ettiği bu değerler, ayrılarak zayıflamayı,
monotonluğa düşmeyi, değil birliktelikle zenginleşmeyi,
çeşitliliği, güçlenmeyi yaşamayı tercih edecekler
ki bunun okulu da, laboratuvarı da demokrasi ve onun inançlı
uygulanmasıdır. Demokrasi, adeta bir dil ve kültür bahçesidir.
Günümüzün en gelişkin güçlü ilkeleri yine bunun açık ifadeleridir.
Tüm Avrupa ülkeleri, Kuzey Amerika net ispatlarıdır. Geçmiş
yüzyılların din, dil, kültür, düşünce ve siyasal yeni gelişmeler
üzerindeki baskısı, tüm önemli savaşların nedenleri
olmak kadar, tabi ki, baskılara karşı durma da haklı
diyebileceğimiz savaşlara yol açmıştır. Özellikle,
Avrupa ülkelerinin deneyimi, tüm bu savaşların sonunda kararlı
demokratik sistemi geliştirmiş ve bu üstünlüğe yol açarken,
Batı uygarlığı bu anlamda, demokratik uygarlık
olarak da adlandırılabilir. Çünkü gücünün altında bu sistemi
geliştirmiş olması yatar. Demokratik sistem en az bilimsel-teknik
üstünlük kadar önemlidir. Karşılıklı etkilemeleri
güçlenmelerine yol açmış ve artık dünya uygarlığı
anlamını da yakalamışlardır. Dünyanın
diğer birçok bölgeleri, genel olarak geri kalmakla birlikte, sistemleri
de buna paralel, demokratik olmaktan uzaktır. Ortadoğu bu bölgelerin en önemlilerindendir. Ortaçağın
başlarından günümüze kadar, yaşadığı din ideolojili
savaşlar topluma hakim biçim verirken, üç büyük dinin de doğuş
yeri olması bu çelişkileri köklü yaşamasına yol açmış
ve başlangıçtaki dinlerin doğuş süreçlerindeki ileri
yanlarını da yitirmiş, bilimselliğin önünde engel
olmak kadar, demokratik bir ölçü ve gelenek yaratmayı başaramamışlardır.
Ağırlaşan feodalizm daha da tutuculaştırmış
ve aşiret doğalındaki demokratik özellikler de eriyip,
her tür otokratik yönetimlere uygun toplumsal zemin ortaya çıkmıştır.
Din-mezhep savaşları batıdaki kadar bile reforma yol açamamış,
daha da içe büzülmüş ve bu bireyin ve toplumun özgürlük mücadelesini
adeta ortadan kaldırmıştır. Özellikle düşünce
ve siyasal özgürlük adeta unutulmuştur. Bu bağlamda
önde gelen ve hakim Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası
üzerinde devrimci tarzda ulusal kurtuluş temelinde kurulan Türkiye
Cumhuriyeti, bu yapıdan ilk çıkış yapmasına karşın,
ilk yıllardaki iç ayaklanma ve dış tehditlerin önemli rol
oynaması nedeniyle, demokratikleşmeye güçlü bir eğilim
sergileyememiş, genel bir düşünce birikimi ve yeni sosyal yapıları
sınırlı olarak geliştirebilmiştir. 1950 yıllarına
kadar otokratik yönetim tarzında dünya çapındaki demokratik
gelişmenin etkisiyle ancak sınırlı oligarşiye
dönüşüm yapabilmiştir. 27 Mayıs, 70’lerin sağ-sol
çatışmaları ve 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle ancak yine
dünya çapında demokrasinin hakimiyet kazanmasıyla, Demokratik
Cumhuriyet karakterini bu nedenle birlikte, yoğun iç çatışma
ve sosyal-ekonomik gelişme karşısında yaşamak
zorunluluğunu duymuştur. Ve tüm göstergeler, Cumhuriyetin hem
toplumsal ölçülerinde, hem de, ideolojik değer yargılarında,
hızlı bir demokratik hareketlenmeyi yaşadığı
artık bunun hiç engellenemeyeceği bir aşamayı yakaladığını
göstermektedir. Bu uzun
girişle birlikte; artık demokratik sistem altında tüm sorunların
nasıl çözüm bulması gerektiğine dair bir çerçeve koymak
istedik. Gerek din ağırlıklı ve en çok korkutan Kürt
sorunu da, dahil olmak üzere, tüm toplumsal grup sorunlarının
bu çerçeve dahilinde çözümlerini nasıl bulmaları gerektiği
üzerinde yoğun durmamız gerekir. Sorunların ağırlaşmasının
en temel nedeni, bu çerçevenin sistem tarafından geliştirilmemesi
kadar, çözüm arayan sorun sahiplerinin de böyle bir çerçeveyi gündemlerine
koymamaları, büyük rol oynamıştır. 60- 70’li yıllarda
kurulması ve tutarlı temsilinin yapılması gereken
bu çerçeveye 90’lı yıllarda ulaşılabilinirdi. Kaçırılan
bu fırsatı hiç olmazsa 2000’li yıllarda kaçırmamak
ve kazanmak tüm demokratik güçlerin, yaşadıkları büyük
deneyimin arkasından adeta kaderleri olmalıdır. PKK ve
benim davamın bu temelde en belirleyici rollerden birini oynayacağı
açıktır. Türkiye’nin genel demokratik sistem ve uygulama sorunlarına gelmeden önce, bu yargıların daha
iyi anlaşılması ve pratikte ağırlıklı
olarak Avrupalı deneyimlerin bir özetini sunmak yararlı olacaktır.
Savunmamda daha önce yoğunlaştığım ama, çözüm
örnekleriyle kanımı güçlendiren 60’larda yayınlanmakla
birlikte Türkiye’de güncelliğini koruduğuna inandığım
Leslie LİPSON’un “Demokratik Uygarlık” adlı yapıttan
birçok alıntı almayı önemli bulmaktayım. İnceleme
hem bilimsel, hem de günümüzde adeta zafer niteliğinde doğruluğunun
kanıtlanması nedeniyle, değerini daha da yükseltmektedir.
Seçeceğim örnek Avrupa’nın da özünü teşkil eden çok mezhepli,
kültürlü ve dilli İsviçre
örneğidir. Yüzyıllara varan mezhep kavgalarından sonra aldıkları tarihi ders şudur;
“Sonuçta karşılıklı olarak bitkin düşünce,
hiçbir taraf karşıtını
ortadan kaldıramayınca ve eğer yeniden birleşmezlerse,
konfederasyonlarının (birlik biçimi) dağılacağını
açık fark edince, İsviçreliler hoşgörünün hikmetine vardılar.
Ölüp, öldürmektense, yaşayıp yaşatmanın üzerinde zımnen
anlaştılan. Böylece çeşitliliğin hoşgörülmesi
birliklerinin temeli haline geldi
ve demokrasi de, farklılıkların
uzlaşması konusunda bir antlaşma olarak gelişti” İsviçre’de dil konusundaki
parçalanmışlık ve bunun birliğin gücü haline nasıl
geldiğine dair gelişme daha çarpıcıdır. “Böylece,
Hristiyanlık içindeki bölünmelerin zaten parçalamış olduğu
bir topluma, bir de dil açısından farklılıklar eklenmiştir. Almanca konuşan çoğunluğun
–ki bunlar sayısal açıdan
çok büyük çoğunluk oluşturular- lehine bir puan olarak, yurttaşlarının
duyarlılığına akıllı bir SAYGI göstermiş
ve dil konusunda birçok ÖDÜN vermiş
oldukları söylenebilir. 1848 anayasasında Fransızca, İtalyanca
ve Almanca ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit
olarak tanınmışlardır. Fakat İsviçreliler bundan
da bile öteye gitmişlerdir. Ülkenin güneydoğu köşesindeki
dağlık bölgede yer alan Grisons kantonunda (yerel yönetim) kabaca
Almanlaştırılmış İtalyanca’nın bir
biçimi denilebilecek bir biçimi olan Romanche dilini konuşan yaklaşık
elli bin kişilik bir azınlık grubu
yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini bir lehçe düzeyinden
bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak istemişlerdir.
Böylece dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir.1938’de
yapılan referandum çoğunlukla –bire karşı on- kabul
edilmiştir. Bu gerçekten çoğunluk tarafından küçük bir
grubun duyarlılığına karşı gösterilen saygının
dikkate değer bir kanıtıdır.” Devamla;
“Çağdaş
insan İsviçre’de dil açısından bölünmüş bir toplumu
birleştirmek ve sonra da onu demokratik olarak yönetmek sorunu çözülmüş
bir sorun olarak kabul edilebilir. Ancak bu çok dilliliğin hiçbir
güçlük ve karşıklık içermediği anlamına gelmemelidir.
Tam tersine İsivirelilerin çeşitliliğin yararlarının,
onun zararlarını karşıladığı,
hatta aştığı bir dengeye ulaşmış
olduklarını söylemek istiyorum. Onlar, demokratik teknikleri
kullanarak herbir toplumsal gruba kendi geleceğini belirleme hakkını
vererek, demokrasinin ideallerine katkıda bulunmuşlardır.
Bu sonuca yol açan ilke ve uygulamaların üzerinde biraz düşünmek
gerekir. Her şeyden önce, İsviçreliler kendilerini en azından
bir ikinci dil öğrenmeye zorlamaktadırlar. Fransızca, İtalyanca,
Romanch’ça konuşulan yerlerde Almanca, Almanca konuşulan yerlerde
ise Latince kökenli bir dil öğrenme zorunluluğu vardır.
İyi eğitim görmüş bir İsviçreli en az üç dil bilmektedir.” “Bu
dil çeşitliliği İsviçreliler için gerek komşu ülkelerle,
gerek kendi aralarında özel bir ilişki sağlamaktadır. Dil aracalığıyla Avrupa’nın
Fransızca, Almanca ve İtayancaya dayalı üç büyük kültüründen
pay alabilmektedirler. İtalyan İsviçrenin İtalyaya belli
bir bağlılık duyması, Fransız İsviçrenin
Paris’i gözlemesi, Alman İsviçrenin de Almanya ve Avusturyaya yakınlık
duyması son derece doğaldır. Dolayısıyla, dilin
merkezkaç etkisi İsviçrelileri komşularına bağlamakta
ve tasarılılığı yalnızlılığı
önlemektedir. Avrupa’nın bütün uluslar için de en Avrupalı olanı
İsviçreliler’dir. Fakat bunlar aynı zamanda İsviçrelilerdir.
Hem de en yurtsever biçimde. Komşularından siyasal olarak ayrı
olmaktan gurur duymakta , sahip oldukları barış ve refah
için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini
korumak için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini
korumak için diğer bölümlerin varlığına ihtiyaç duymaktadırlar.
Farklılıklarını birbirlerinin güçlendirmeye, dönüştürmeyi
başarmışladır. “Bu
zıtlıkların karşılıklı etkileri, kendini
büyüleyici biçimlerde ortaya çıkarmaktadır. İsviçre dolaşıp
da, dil çeşitliliğinden türeyen zenginliklerin farkına
varmamak olanaksızdır. Bu öbür ülkelere oranla, alan ve nüfus
açısından küçük bir ülkedir. Fakat tek düze standart ve belli
özellikler taşıyan bir ülke değildir.” “İsviçre
devletinin kökenleri, bağımsızlık kazanmaları
ve keskin ayrılıklarına karşın, oldukça uyumlu
bir demokrasi üretebilmeleri, siyasal bir zaferi temsil etmektedir. İsviçreliler,
durumuna –içerideki büyük farklılıklar ve dışarıdan
gelen baskılar- bakıldığında, İsviçreyi
yaratmış, birliklerini sürdürebilmiş ve bir demokrasi olarak
evrilmeleri bir mucizedir, üstelik ülkeleri birçok genellemeye aydınlatıcı
bir istisna getirdiğinden, siyaset bilimcilerinin incelemesi için
olağan dışı bir konu sunmuşlardır. İsviçre
sadece kuralı kanıtlamamakta, herkesçe doğru kabul edilen
şeyde düzeltme yapmaktadır” “Sonuç
olarak İsviçrelilerin bu konudaki –dil, kültür- deneyimi paradoksal
bir belirleme ile özetlenebilir. Dil çeşitlilikleri, birliklerini
zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir, ve bu farklılıkları
hoşgörmeleri, bağımsızlıklarının
ve demokrasilerinin hem nedeni hem de sonucudur. (Demokratik Uygarlık.,
sayfa 125-128) Bu çarpıcı
örnekler, dil ve kültür farklılıklarının demokrasi
içinde, bağımsızlık içinde nasıl güçlendiğinin
hem nedeni ve sonucu olduğunu çarpıcı olarak ortaya koymaktadır.
Herhalde Türkiye için de, dil ve kültür mozaiği olması açısından
alınacak epey ders vardır. Kürt sorununun sonuçta bir dil ve
kültür özgürlüğü sorununa indirgenebileceği gözönüne getirildiğinde,
alınacak dersler gerçekten çarpıcıdır. Uzun bir
alıntıyı da demokratik anayasanın anlamına ilişkin
alalım. Çünkü bu konu da Türkiye için aktüeldir. “Demokratik
bir anayasa için ilk siyasal koşul, devletin yönetimine bağlı
olan herkesin yurttaş olarak eşit olması, ve bu çerçevede
yetkililerin seçim denetiminde eşit paylarının bulunmasıdır.
Bunun anlamı demokrasinin, bir anayasanın yurttaşlar ve
uyruklar arasında birinci, ikinci vatandaş ayırımı
yapmamasıdır. Temel hak ve yükümlülükler çerçevesinde ırk,
inanç, dil, cinsiyet, aile ve varlık nediniyle insanlar arasında
ayırım gütmemesidir. Bir demokrasi herkesi bu temel haklarda
eşit kapsar. Bütün bunlardan, anayasa tarafından bile bile dışlanan,
ya da alt dereceye sürülen kişilerin, anayasanın kendilerini
temsil edemeyeceği sonucu çıkar. Böyle bir kümenin varlığı
oranında anayasa demokratik olamaz. Eğer bu kümeler anayasaya
karşı gelirlerse, bağlı kalmazlarsa, bu anayasaları
reddettiği için ahlaksal ve siyasal açıdan haklı olurlar.
Demokrasi bu nedenle, birbirlerinin doğal insancıl varlığını
reddeden, ya da ortak özdeşliğe karşı çıkan kümeler
arasında ne anaysa ile, ne de başka yollarla uygulanamaz. Demokrasinin
anayasası her şeyden önce, herkesin benimsediği birliği
içermelidir. (Demokratik
Uygarlık, syf:348) Bir diğer
örnek ülke İngiltere; anayasa sistemini dünyada en iyi uygulama unvanına
sahiptir. Sorunlarını şiddete başvurmadan demokrasi
içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin ülkesidir. Buna
nasıl geldiği de çarpıcıdır. “Yirminci
yüzyıl İngilizleri güvenlik içinde küçük kavgalarını
yapabilirler çünkü, İngilizler ve İskoçlar; Velşler ve
İrlandalılar; Protestan ve Katolikler, aristrokratlar ve avam,
toprak sahipleri ve sanayiciler, kendi tenkillerini sömürülerini ve cinayetlerini
geçmiş dönemde yapıp bitirmiş bulunuyorlar. Bugünün oydaşlığı,
dünün bunalımlarının meyvesidir.” Burada
yüzyılın çok yönlü kavgalarından nasıl mükemmel bir
anayasal demokrasi çıkardıklarını, en büyük erdemlerinin
demokratik sistem yaratıcılıkları oluyor. Demokrasinin
dili evrimdir. Bunun ustası da İngiltere’dir. Bir diğer
önemli alıntı, bir dönem için ilke ve programlarının
uygulama sürecinden sonra gözden geçirilmesinin anlamına ilişkindir;
Demokrasilerde,
bir bütün olarak örgütlerin ilke, program ve devletlerin anayasalarını
değişen özel durumlarda veya ilke, pratiğe ters gelindiğinde
nasıl kendini yeni duruma uyarlaması gerektiği burada gayet
açıktır. Pratikte uzun süre çelişen ilke ve programların
değeri olmayacağı da ortada. Burada
uzun alıntılardan da anlaşılması gereken husus
Türkiye’de de meşhur bir söz haline gelen “ Demokrasi de çarenin
tükenmezliğidir”. Ama uygulamanın pek iç içe gelişmediği
de ortadadır. Demokratik hareketlenme açısından, hangi
aşamada ve ne tür sorunlarla karşı karşıya olduğunuzu,
bir inanç ve karar kesinliğiyle gündemimize koyduğumuzda, bir
büyük çözüm şansını yakaladığımız da
görülecektir. Avrupa
ülkelerinin ağırlıklı olarak 20.yüzyıl başlarında
en önemli ulusal, dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü
güçlü demokrasilerini kurduklarını, çok yönlü gelişme ve
üstünlüklerinde bu rejimin, belirleyici payı bulunduğu açıktır.
Bu anlamda Avrupalılaşmak
daha cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedefti. Atatürk’ün
görev olarak bıraktığı “ çağdaş uygarlık
seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak” deyişi kadar, “
cumhuriyeti biz kurduk onu siz ilerleteceksiniz “ sözü de her halde ancak
cumhuriyetin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağı açıktır.
Bizzat cumhuriyet, ilk kuruluş yıllarında liberal eğilimli
Fethi Okyar kabinesi ve “Serbest Fırka” deneyimleri, bunun ilk girişimleri
ve Atatürk’ün demokrasiye özlemidir. Döneminde iki büyük iktidar biçimi
olan Hitler Almanyası’nın Nazi totaliterizmiyle , Stalin’in Sovyet diktatörlüğünü
görmesi ve “bu sistemler çözülecektir “ öngörüsünde bulunması, demokrasinin
üstünlüğünün o günlerde bile görüldüğü, ama, gerçekleştirilemediği
açıktır. İkinci Dünya Savaşı sonrası DP’nin
dalgalandırdığı demokrasi bayrağı görüntüseldi
ve esasta oligarşiye yol açmadan öteye gidemedi. Batı tipi bir
demokrasiyle Türkiye ellilerden beri bu sözü çok söyledi, ama özünün gereğine
hiç inmedi. Bu beraberinde ağır sağ-sol çatışmaları
kadar üç önemli askeri darbe getirdi. Siyasi ortamın bu şiddetle
sürekli gergin ve dolu geçmesi demokrasinin gelişmediğinin açık
ifadesidir. Günümüzde de bunun sancılarının halen yoğun
yaşandığı, aktüel konuların başındadır. Kürtlerin
yoğun yaşadığı alanlarda ise, adı ne konulursa
konulsun, bir isyan, bir büyük acı, şiddet yaşandığı
bunun altında ağır ekonomik ve toplumsal sorunların
yattığı çok sayıda resmi yetkili ve kuruluş söz
ve raporlarıyla sıkça dile getirmektedirler. Ama, bunun
yanında çok büyük bir demokratik hareketlenmenin de olduğu,
yirmiyi aşkın her düşünce ve toplumsal gruptan partinin
seçimlere katıldığı, herkesin oy kullanabildiği
de bir gerçektir ve demokrasi açısından küçümsenemez bir gelişmedir.
Demokrasinin şiddetle birlikte yürüyemeyeceği, şiddete
kaynaklık eden tüm sorunların ancak barışçıl
çözümünün demokrasiyle bağdaştığı da bir o kadar
açıktır. Demek ki, içinde bulunduğumuz aşama ve altındaki
güncel hem dini, hem etnik-kültürel vs. sorunlar ağır bir demokratikleşmeyle
yüz yüze bulunduğumuzu da ortaya koymakta, ilerlemenin bu sorunların
demokratik sistemle, çözüme girmesiyle eş anlamlı olduğu
da açığa çıkmış bulunmaktadır.
Şunu çok iyi görmek gerekir, çağdaş Türkiye devleti
19.yüzyılın başlarında III.Selim’in zorla saltanattan
indirilmesi ve ayanlarla yapılan “Sened-i İttifak” tan beri
her türlü şiddeti, devrimi, karşı-devrimi, darbeleri kendi
içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamaktadır ve şiddetin
artık çözümleyici değil zorlayıcı engelleyici olduğu
hatta kendini aşırı tekrarladığı da bir
tarihi gerçektir. Şiddet, artık cumhuriyetin gündeminden kesin
kalkmalıdır. Sanıyorum, Türkiye’de tüm kesimlerin konsensus
sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların
şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten
en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen,
bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye
yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK
konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla
da, kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik
görünen partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor.
Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı
için alabildiğine demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik
normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle
bağlantılıdır, ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin
bile, ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun
görülmesinin de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış
gereğidir. Bu açıdan da, aşamanın
tarihi, demokratik nitelikte olduğunu görüyoruz. Çözümün bizzat
demokrasinin çare tükenmezliğinde görüldüğünü anlıyoruz.
Bu, zorunlu olarak anlaşılmasaydı, darbe yapmanın
önünde duracak bir güç olmadığını da biliyoruz. Ordu
bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit
değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının
ve işlemesinin teminat gücü konumundadır. Bu neden böyledir?
Çünkü sorunların demokrasinin özüyle çok bağlantılı,
söz ve eylemi dışında çaresi kalmadığından
ötürü böyledir. Artık sorunları gücün halledemediği, daha
da zora soktuğu artık çözümün demokratik sistemin iç yaratıcılığında
görülmesi gerektiği için böyledir. Türkiye için demokrasi, bir ihtiyaçtan
öte, bir zorunluluk haline geldiğinden ötürü böyledir. Ordunun büyük
bir özlemle yönlendirmede oynadığı bu rolü, şahsım
adına doksanaltıdan beri olumlu taktir ettiğimi ve yardımcı
olmaktan başka çaremizin olmadığını da daha o
günlerde belirttiğimi, tek taraflı ama başarılı
yürüyemeyen ateşkes denemeleriyle ve giderek bu yönde çözüm arama
konumuna girdiğimi de, tarihi bir gelişme olarak hatırlatma
ihtiyacı duyuyorum. Aşağı-yukarı
diğer tüm ağırlıklı siyasal, ekonomik ve sivil
kuruluşların da açık ifade etmezlerse de, bir büyük demokrasi
arayışında oldukları, anlamlı bir demokratikleşmeden
kaçınan kesimin olmadığı da, aşamanın tarihi
değerini ortaya koyar. Çok sayıda rapor, konferans, panellerde
bunu görmek, basın-yayın kuruluşlarında
bu yönlü bir bombardıman hareketi yaşandığının;
bu yılların tarihiliğini onun da demokratik özde olduğunun
diğer büyük bir göstergesi, kanıtıdır. Bütün bunlarla
birlikte,devletin en üst düzeyinden tutalım, sıradan vatandaşa
herkesin, uygulananın tam demokrasi olmadığında birleştiği
de bir hakikattir. Temel devlet kuruluşlarından anayasa, danıştay
başkanları en temel demokrasi ilkelerinin-dil, düşünce,
siyasal parti başta olmak üzere- önündeki engellerin kaldırılmasını
bugünlerde kuruluş günlerinde dile getirmektedirler. Parlamento yemin
sorunlarına bile düşmekte. Devletin en temel kurumlarının
da, demokrasi karşısındaki konumları, gerçekten aşamanın
hassasiyeti kadar tarihi özelliğini ortaya koymaktadır. Bu aşamaya
gelmiş bir çatışmalı ortama; demokrasinin nasıl
bir çözüm değeri oluşturduğuna dair, dünya deneyimlerinin
bir özeti olarak şu alıntılar büyük anlam ifade etmektedir; “Fakat
çatışma bir takım sınırlar gerektiren bir nitelik
taşır. Denetim altına alınmadığı taktirde,
kendi kendini ortadan kaldıracak kadar yıkıcı sonuçlara
yol açabilir. Yıkıcılık eğilimimizi sınırlandırmadığımız
taktirde, uygar insanlar olarak yaşamamız olanaksızdır.
Bu nedenle, çatışmalarımızı kurumsallaştırıp
yöntemsel güvencelere bağlamamız gerektiğini görürüz. Ayrıca,
gelecekte hangi ideallere ulaşmamız gerektiğini tartışırken,
bugünkü yaşamımızı düzenli bir çerçeve içinde yürütmek
zorundayız. Bugünkü çatışmalar nasıl yarın ki
DÜZENE yol açacaksa, bugünkü DÜZEN’de, geçmişteki çatışmaların
ürünüdür. Toplumun varlığını sürdürmesi, yönetimin
yurttaşları, kuralları, aygıtları, yetkileri
ve yetkilileri içerecek biçimde örgütlenmesini-tek kelimeyle devleti-gerektirir.
Fakat, yine bu toplumun yeniliklere uyup evrimlenebilmesi için, siyasal
tartışmalar devletin içinde, değişimlere karşılık
verebilmenin ve böylece gerçekliği ideale dana yakınlaştırmanın
bir yolunu bulabilmelidir. İyi işleyen ve varlıklarını
koruyabilen kurumlar, yeniliklere açık olmak ile sürekliliği
korumak arasında anlamlı bir dengeyi koruyabilenlerdir. Bu denge
kurulamadığı taktirde, yönetim aygıtı, siyasal
süreç içinde gelişen güçlere aykırı düşecektir, “Dolayısıyla
siyaset ile devlet arasında bir gerginlik vardır. Siyasetin
dinamik özellikleri, devletin durağan niteliğini zorlar, siyasetin
akışkan bir özelliği vardır. Yönetilmesi ve denetlenmesi
zor güçlerin çalkalandığı bir denize benzer. Buna karşılık,
devlet belirli bir yapıya sahiptir. Birlik ve sağlam arar, ölçütleri,yasa,
düzen ve otoritedir. Denizin sonsuza kadar karayı dövmesi gibi, siyasetin
dalgaları da devleti döver durur. Buluştukları nokta hükümettir.
Bu karşılaşma, karşı konulmaz bir gücün yerinden oynatılmaz
bir taşı nasıl kaldıracağına ilişkin
o metafizik bilmeceyi andırır. Gerçekten de siyasal ayaklanma-örneğin
devrim-anlarında yer alan türden bir şeydir. Dolayısıyla
bu tür bir GERGİNLİĞİ giderecek bir sistem oluşturulmalıdır.
Böyle bir sistem ise DEMOKRASİ’dir. Demokrasi hükümet biçimleri içinde
özü ve bu sorunlara yaklaşım yöntemi açısından EŞSİZDİR. Amaçları açısından bir ölçüde
engelleyicidir. Çıkarlar, gruplar ve kişiler arasındaki
çatışmaların yıkıcılığa dönüşmesini
engeller. Fakat daha büyük ölçüde de YAPICIDIR. Farklı kesimlerin
siyasal enerjilerini kurumlar aracılığıyla derleyerek
kamunun çıkarına ulaşmaya çalışır. DEMOKRASİ,
siyasetin yaratıcı, devletin de duyarlı olabileceği
bir ilişkiyi oluşturmaya çalışır. Demokrasinin
amacı taşı yerinden oynatılabilir, gücü de dayanılır
kılmaktır.” (Demokratik Uygarlık, syf..235) Burada
asıl vurgulamak istediğim husus, siyasi ortamın gergin,
zaman zaman şiddetle -ayaklanma, isyan-
sarsıldığı dönemlerde, demokrasinin tam bir
ilaç rolü oynadığıdır. Çıkarların aşırılıklarını
engelleme kadar, haklı olan yanlarını da, devlet
kurumları aracılığıyla realize etmesidir. Müthiş
bir denge ile gerginliğin, çatışmanın üstesinden gelmesidir.
Siyaseti ve arkasındaki güçleri çatıştırmadan, demokratik
devlet kurumlarının elverişliği sayesinde, çözüm emekliğine
sahip olan, ideal hükümetlere sahip olmasıdır. Burada her sorun
çatışmaya uğramadan, duyarlı kılınmış
-demokrasiyle- devlet aracılığıyla yani hükümetiyle
dengeleniyor, hatta kamuya en yararlı hale getiriliyor. Başka
rejimlerde yıkıma gidebilecek, katliama, yıkıma yol
açabilecek gerginlik arkasındaki güçler, çatışma burada
ortak faydaya dönüştürülüyor. Demokrasinin muazzam yaratıcılığı
burada karşımıza çıkıyor. Bu aynı zamanda
batı toplumlarının üstünlük nedenlerinin de, esas neden
kaynaklandığını ortaya koyuyor. Yıkım enerjisini
yapıma dönüştüremeyen, tabi ki büyük kaybedecek, onun yarara
–mekanizma demokratik ölçülerdir- dönüştürenler ise kazanacaktır. Türkiye’de
siyasal gerginlik ve şiddetin, olumsuzluklarını engelleyici
ve tersine o enerjiyi –kişilerin, grupların çıkarlarının-
yarara dönüştürecek kadar demokratik sistemini oluşturamadığı
için son yarım yüzyılda kaybettikleri dev mislidir. Bir kuşak
kaybetmek kadar, sınırsız maddi ve moral değerlerde
kaynaklar muazzam ölçülerde kaybedildi. Yaşanılan acılar
sınırsız oldu. Gerçekten rahatlıkla üstesinden gelinebileceğine
kuşku duyulmayan demokratik sistemde, inançla uzlaşılsa
ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğini
de göz önüne getirdiğimizde büyük hayıflanmamak elde değil.
Özellikle son kırk yılın deneyimleri Türkiye’yi kesinlikle
içinde bulunduğu demokratik aşamayı en iyi başarıyla
kazanmayı şart kıldığı gibi, eşsiz
ve vazgeçilmez biricik çare kaynağı olduğunu da gösteriyor.
Türkiye
Cumhuriyetini, tarihi çıkış koşulları, içerisindeki
ulus ve toplum gerçekliği kadar, kısa tarih gelişmesi ve
hatta uluslararası demokratik sistemle karşılaştırmasını
açık ki yargılandığım dava, Kürt sorunu –ister
güneydoğu, ister terör deyin farketmiyor- için bir çerçeve oluşturayım
diye, dile getirmeye çalıştım. Kuruluşta ortak hareket,
ismiyle ve gönüllü birlik, demokratik bir gelişmenin, ayaklanmalar
ve altındaki toplumsal nedenlerle, gerçekleşememesi nedeniyle
acı bir soruna dönüşüyor. Her ayaklanma sorunu daha da ağırlaştırıyor.
Gerisindeki tarihi nedenlerle birlikte, üzerine yaklaşanı yakan
bir gerçeğe, yaralı, çok acılı, trajik bir gerçeğe
dönüşüyor. Dünyada benzer sorunular, hatta, Yüzyıllarca birbirin
boğazlamış, sorunlara yataklık etmiş ülke halklarının
çeşitli toplulukları, cumhuriyet Yüzyılında muazzam
çözüm gücüne kavuştukları, çok verimli güzel birliktelikler
–çarpıcı örnek İsviçre anlatıldı- tüm ayrılıkları,
farklı kültürlerini, dil ve dinlerini, bağımsızlıklarının
ve demokrasilerinin harcı haline getirdikleri halde, bunu etraflarındaki
en büyük ayırıcı güçlere rağmen başardıkları
halde, ortak tarih, din ve hatta dil, kültür yakınlıklarına birlikte kurtuluş savaşlarını
vermek kadar, devletini, cumhuriyetini de kurmalarına rağmen
neden isyanlar önlenemedi, bu niteliğini niye geliştiremedi,
halkın yönetimi olarak anlaşılması gereken demokratik
cumhuriyete bu sorunu çözecek gücü niye veremedik, daha da ve en önemlisi
nasıl vereceğiz? Dünya
deneyimlerinin ışığında, sorunun demokratik çözümünün
sadece mümkün değil, ideale yakın koşulları beraberinde
yaşadığını görüyoruz. İç içe geçmiş,
coğrafya yani ortak vatan özelliği, yüzyıllarca dil ve
dinde doğal asimilasyonla kurulan kültür yakınlığı
ve en önemlisi sürekli ortak devlet çatısı altında yaşama,
aslında, demokratik çözümün objektif koşullarının
gelişkinliğini gösterir. Olan çelişkilerin altında
dünya ölçeğinde beraberliğe en yakın cinsten oldukları
da bilimsel bir gerçekliktir. Burada ayrılıkçılık
objektif temele ne kadar ters ise ortaklık o kadar uygundur. Bunun
nedenlerine ilgili bölümlerde değindim. Ama özce Kürt ağırlıklı
toplumdaki geleneksel hakim tabakanın, cumhuriyet karşıtlığı
–başına buyruk, hanedan, ağalık, şeyhlik, reislik-
yeni düzene gelmeyi çıkarlarına uygun bulmayışı
ve feodal, aşiretsel ve dini bağlarla kendilerine yüzyıllardır
bağlanmış oldukları halkı, rahatlıkla ayaklanmaya
kaldırmaları kadar, cumhuriyetin kendi demokratik temellerini
bu nedenle kuramaması, şüphesiz çatışmaların
yıkıcılığa, ayrılıkçılığa
kaçmasına yol açtı. Burada tarafları suçlama yerine, bilimsel
değerlendirmeye çalışıyorum. Elverişli kuruluş
zemini, kısa sürede bir tarafın doğal alarak cumhuriyeti
koruma endişe, diğer tarafın yüzyıllardan kalma vazgeçilmez
çıkarları, demokrasi köprüsünde dostça, kardeşçe geçmeyi
beceremediklerinden, sorun derinleşti diyorum. Aşırı
şiddet, korku, acı, yabancılık gelişti. Artık
sanki cumhuriyet tüm gücüyle bastıracak, inkar edecek, Kürtlere “varım
ama kaçıyorum, isyan ediyorum” diyecek. Trajedi, acı ikilem
böyle oluştu. Aslında bu kadar olmamalıydı. Doğal
asimilasyon yüzyıllardan beri Kürt-Türkü çok yakınlaştırmış
iken inkara, zoraki olana gerek yoktu. Kaldı ki resmi dil olarak
Türkçe’nin gelişimi ve kabulü doğaldı. Türkler, Türkiye
uluslaşmasının kökeniydi buna da itiraz olunamazdı
ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak başka türlüde
olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması Atatürk’ün
“Ne Mutlu Türküm” demesinin de tarihi anlamı buydu. En başta
Atatürk bunu Osmanlının “Etrak-ı bi idrak” dediği
Türkler için söylüyordu. Nasıl ki herkes çok kökenden gelmesine karşın,
ortak İngilizceyle ben “Amerikan ulusundanım” diyorsa ve hatta
İsviçre gibi dört ulusal dilli ve kültürlü bir “İsviçre milletindenim”
diyorsa, Türkiye’de de ortak bir ulustan bahsetmenin yadırganacak
bir yanı da yoktur. Burada ulusal bütünlük tartışılmıyor,
tartışılmalıdır. Aynı şey daha fazla
ülke ve devlet bütünlüğü için de geçerlidir. Bu hususlar açık
olmasına rağmen, sosyolojik ve siyaset bilimi açısından
anlamı üzerinde özlüce durulmuyor, şoven, aşırı
bir milliyetçilik gerekçesi yapılarak asıl sorun haline getirilmeye
başlanıyor. Atatürk milliyetçiliği
ırk, köken milliyetçiliği olmadığı, esasında
tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı
halde bu ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin
hazırlıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında,
fazla yüze vurmayan bu milliyetçi yaklaşımlar, Kürt toplumunun
hakim yanlarıyla birleşince tabi ki ayrılıkçılık
biraz daha derinlik kazandı. Avrupa türü bir demokratik kabullenme,
dil, kültür, din, etnik farklılıkları demokratik potada
hem çatışmalı yanlardan koruma, hem de, ortak kamu yararına
dönüştürme düşünülmedi. Hatta tümüyle demokrasi
bir yana itilince ve ellilerden itibaren sınıf farkları
büyüyüp, cumhuriyeti adeta yeniden ele geçirince, oluşan bir oligarşik
yapı demokrasinin önünde engeldi. Demokratik sistemin, giderek gelişecek
sınıf, dil, kültür ve hatta dini çelişkileri çözme imkanı
doğmayınca, sorunlar yetmişlerde yerini çatışmalara
bıraktı. Diğer sorunlarla birlikte Kürt sorunu rahatlıkla
bir demokrasi sorunu olarak çözüm bulmalıyken gerek tarihsel temeli,
gerek ele alınan dönemin dünya çapındaki çatışmalı
savaşlı karakteri, gençliğin elinde bir kıvılcıma
dönüştü. Daha devleti, toplumu, tarihi tanımadan dogmatik
ideolojik yaklaşımlarla, ütopik siyasi belirlemelerle
PKK adına bir isyan içinde kendimizi bulduk veya yarattık. Yılların
küllenmiş sorunu ateşlendi, bir isyan oldu. Toplum temeli olmayan
hiçbir şiddet bu kadar gelişemez. Bireysel terörünün çapının
sınırlılığını herkes bilir. Kaldı
ki toplumsal anlamı olmayan hiçbir şiddet olayı yoktur.
Amaçsız şiddet, en tehlikeli şiddet, dolayısıyla
suçtur. Ama bir savaş bilançosunu çoktan aşan, bazen günde yüzlerce
kaybın yaşandığı, milyonların bu kadar uzun
süre etkilendiği bir çatışma açık ki tarihi toplumsal
temeli derin olan bir sorundan ancak kaynaklanabilir. PKK olsa olsa fitil
rolünü oynayabilir. Burada göstermek istediğim, sorunun doğuş
karakteri kadar, dünya çapında nasıl çözümlere kavuştuğu
ve Türkiye’de gündeme benim sorumluluğum altında, PKK öncülüğünde
nasıl bir hal aldığıdır. Sayın savcıların
iddianamelerinde hiç değinmediği hususları, tarihi öneminden
ötürü çok yönlü olarak koymak ihtiyacı duydum. Hukuki açıdan
PKK’nin durumu belli ancak sorunu tarihi toplumsal boyuta ve dünya ölçeğinde
benzer sorunlar kadar çözüm bulmuş örnekleriyle kıyaslamasak
bu yargılamaya da yazık olacaktır. Tarihi bir yargılama
,tarihi bir çözümü beraberinde getirmelidir. Türkiye bizden şiddetle
bunu istiyor. Cumhuriyet bu sefer demokratik çözüm gücünü gösterecek,
yaratacak mı? Herkes bu soruyu soruyor. Bu son isyan, gerçekten öyle
olacağına inandığım tarihi demokratik uzlaşmanın
gücüyle, yaratıcılığıyla çözümlenerek son isyan
olacak mı? Bunu soruyor. Tekrarlayıcı
ve uzun uzadıya da olsa sorunun tarih ve toplum bağı kadar
dünya örnekleriyle mukayesesi bence çok önemlidir. Bu yargılamada
,bunu cesurca ortaya koymam bu cumhuriyetin onun gelişen demokratik
karakterinin hem bir gereği ve onunla doğru tanışmamızın,
dolayısıyla barışmamızın gereğidir
hem de başka tür bilimsel olarak ta çaremizin olmadığı
ve gerekmediğidir de. Bundan sonra şu sorunlara net yanıt
vermeye çalışacağım. İddianamenin temel iddiası
olduğu için ve PKK programı ve benim bir çok beyanım bunu
ortaya koyduğu için gerçekten ayrı bir devleti gerekli mi, mümkün
mü, söylenilenle yapılan bunu doğruluyor mu? Hayat neyi kanıtladı?
Zorla birliktelik kadar ayrılık yine mümkün mü, çözüm gücü olabilirler
mi? Değilse, cumhuriyet ortak vatan ve devlet olarak demokratik çözüme,
bu sefer, bu tarihi fırsatı, şansı tanıyacak
mı ? |
|||||