|
|||
|
|||
|
Ulusal Kurtuluş ve Cumhuriyetin
kuruluşunda Kürt öğesinin kurucu özelliği ve birlikte olunmadığında
Türk ulusunun bir ayağından kopuk, topal kalacağı
açıktır. Bu tarihin de tüm önemli dönemlerde Malazgirt’te, Çaldıran’da
kendini açıkça kanıtlamıştır. Kader birliği
ve kardeşlik bu tarihin bir sonucudur. İsyanların tarihi
bu gerçeği göz ardı ettirmemelidir. Kaldı ki, isyanlar
daha çok, merkezi otoriteyle Kürt feodalitesinin otorite kavgasıdır.
Kürt feodalitesinin fazla milli endişelerle hareket etmediği,
kendi aşiret ve bölgesel otorite ve çıkarları peşinde
koştuğu iyi bilinmektedir. Kim bu çıkarları desteklerse,
ondan yana geçtiği de bir tarihi gerçekliktir. Kürt olgusu ise daha
çok etnik, yani aşiretsel, kültürel ve sosyo-ekonomik olarak geri
bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan sorun olarak karşımıza
çıkar. Özellikle, Cumhuriyet tarihinde her iki tarafın da bilimsel
yaklaşımdan uzak dar milliyetçi ve ayrılıkçı
ve bundan kaynaklanan çatışmacı yaklaşımı,
sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırmış,
çözümünü zorlamıştır. Ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin
kuruluş yıllarında, aslında, çözüme yakın yaklaşımlar
var. Atatürk’ün bu dönem yaklaşımları alıntılarda
görüldüğü gibi, bunu gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme,
yani, ortak savaş, ortak vatan ve Cumhuriyetin kurtarılışı
ve kuruluşu, TBMM’de milli giysi ve dillerini kullanmaları da
bunun pratik kanıtlarıdır. Koçgiri isyanı bile, bu
dönemde af ve uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Sertlik yaklaşımı
TBMM’de kabul görmemiştir. Nurettin Paşa olayında bu çok açıktır. Aslında, bu devam
ettirilseydi, sorun daha o dönemlerde ağırlaşmaz ve cumhuriyete
kan kaybettirmez, bu kadar pahalıya yol açmazdı. Burada sorunun can alıcı
özü, Cumhuriyetin kendini daha doğuya, Kürtlere kaldı ki tüm
Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve hilafetle bağ kurma ve mahalli
otoriteden vazgeçmeme, bu yılların isyan sonuçlarıdır
ki, bu da, sert çatışma ve ezilmeyle sonuçlanmadır. Bundan
çıkarılması gereken sonuç sorunların inkarı değil,
gerçekten doğru çözüm yollarıdır ki bu da, iki dünya savaşı
arası dönemde tam görülmezse de, ikinci dünya savışından
günümüze doğru, büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren
demokratikleşme gücüdür. Türkiye’nin en büyük sorunu, bu anlamda,
demokratik mücadelesini başarıyla vermemesi, demokratik ölçülerini
geliştirememesidir. Onca gelişmeye rağmen, hem kapitalist
hem sosyalist otoriter ve totaliter rejim yapılarının çözülüşü
de, bu demokratik gelişmeye zıt yapılarıdır.
Günümüzün ispatladığı katı sistem uygulamaları,
hem üst yapılarında büyük çözülüş ve dönüşümle, demokratik
evrimleşmeye doğru hızla kayıyor, tüm ulusal, kültürel,
etnik, dini, dil ve hatta bölgesel sorunlar en geniş demokratik ölçülerin
tanınması ve uygulanmasıyla çözümlenmektedir. Buna direnen
de zorlu devrilmektedir. Dünyanın her tarafında bunun örneklerini
günlük izlemekteyiz. Endonezya’dan, Ortadoğu, Kafkas, Balkan, Afrika,
Latin Amerika’da yaşanan çeşitli özellikleri olan tüm genel
toplumsal sorunları çözümü gelişmiş demokratik yöntemde
aramaktadırlar. Bu konuda özellikle birkaç hususu açmakta yarar var.
Birincisi ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesidir. Bu ilke daha
çok 19’cu yüzyıl ve 20’ci yüzyılın büyük bölümünde uygulandı.
Ulus devlet kurmayı amaçlıyordu. İdeolojisi milliyetçilikti.
Yöntemi çoğunlukla çatışma veya ulusal savaşlardı.
Sınırlı bir uygulama gücü olduğu, ama çok kan dökmeye
götürdüğü, aşırı milliyetçilikle uzun süreli düşmanlıklara
yol açtığı, ve dünyayı en gergin tutan ve halen etkisini
sürdüren bu yaklaşım, günümüzde hastalıkları oldukça
ortaya çıkmış bir yol yöntemdir. Halen özellikle canlı
Balkanlar’ da ki boğazlaşma gerçeği, bunun ne kadar hastalıklı
bir yöntem olduğu gayet açıktır. Tabi, bunun altında
yatan en temel neden toplumsal realiteden uzaklığı, dar
milliyetçi yaklaşımı toplumu ve onun çok iç içe geçmiş
coğrafyasını zorlayarak çözüm aramasıdır ki,
bu vahşet boyutlarında sonuçlarını beraberinde getiriyor.
Tarihte de örnekleri çoktur ve bunu deneyen, birçok topluluk, ulus kazansa
bile geriliğini aşmak şurada kalsın bu mirasın
ağır etkisi altında bir türlü sorundan kurtulamamıştır.
Ulusal sorun her çözümünde daha ağır sorunları ve yaklaşım
özelliği nedeniyle beraberinde getirmiştir. Bunun tarihi bir
benzeri ve halen kalıntılılarını yer yer gördüğümüz
Ortaçağ’da ki din ve mezhep savaşlarıdır. Milliyetçi
yaklaşım, her ne kadar din yaklaşımının
ağırlaştırdığı sorumlara çözüm diye
ortaya çıkmışsa da, onun yöntemlerine düşmekten, daha
da ağırlaştırmaktan kurtulamamıştır.
Eskinin ümmet, dini topluluklar ideolojileriyle aşırı milliyetçilik
ve bunun çeşitli sağ ve sol biçimleri, aralarında çelişki
de olsa oldukça birbirlerine benzeyen, etkileyen akımlardır.
20’ci yüzyıla gelindiğinde, yarattıkları savaş
bilançoları ve altındaki vahşetle birbirlerinden geri kalmadıklarını
göstermişlerdir. Özce hem aşırı dini, hem aşırı
milliyetçi yaklaşımların ve çok yönlü uygulamalarının
yarattığı ağır sorunlardır ki, genel demokratik
kuram ve uygulama büyük gelişme göstermiş, bunu uygulayan ülke
toplum ve yönetimleri sonuçta zafer kazanmış ve günümüzde 20.
yüzyılın sonlarında zafer, genelde giderek olgunlaşan
demokrasinindir. Gerçekten bu sistemi inançlı,
ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen toplumlar günümüzün
en gelişkin toplumlarıdır. Devletleri ,dünyada gücünü kabul
ettiren devletlerdir. ABD ve İngiltere’nin dünyaya nasıl yön
verdiği göz önüne getirilirse bu gayet açıktır. Demokratik sistemin bu gücünün
en temel nedeni, şüphesiz, toplumsal realiteyi bilimsel olduğu
kadar, ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla politik, hukuki
yapılarına doğru tanım getirmek kadar, çözümü de ileri,
geri ayrımı yapmadan, o dönem toplumsal güçlerin irade düzeylerine,
eşitlik ve özgürlük istemlerine açık çözüm kanalı üretmesidir.
Ne inkar var ne de ütopyalara zorlamadan, ne yüzyıl önce ne sonralarının
inanç ve hedeflerini, ütopyalarını program ilke diye dayatmadan,
pratik çözümün hem ilkeli hem uygulamalı örneklerini bolca sunarak,
yüksek çözüm gücünü kanıtladıkça, toplumun demokratik düzeyi
onun çözüm düzeyi oluyor, devletini ve moral değerlerini demokratikleşmeye
zorlayarak, çok zengin çözüm yol ve yöntemlerine sahip olduğunu ortaya
koyuyor. Burada çok önemli olan her soruna pratik çözüm gücüdür. Daha
da önemlisi, şiddete en az başvurması, veya bu süreçte
bile hemen barışçıl yöntemini devreye koyma gücünde olmasıdır.
Tabi bunun da altında yatan
tarihi nedenler var. Çok genel değinirsek, gerek din savaşları,
gerek milli ve toplumsal diye kendini ortaya koyan savaşlarda veya
devrim ve karşı-devrimlerde derya kadar kanın akması,
kanla halledilecek büyük meselelerin kalmaması ve çok az kalmasıdır.
Genelde demokrasinin yolu evrimin barışın yoludur derken,
bu tarihi gerçeği dayanarak söylüyoruz. Demokrasi yakın, uzak
geçmişin bu çok ağır acılarla dolu mirasın üzerinde
yol alıyor. İddiası devrim
ve karşı-devrimler yeter, onun yerine gerçekten daha çözümleyici,
geliştirici uygarca diyebileceğimiz yöntemde, onun toplumsal,
siyasal felsefi ölçütlerindedir. Demokrasinin, özellikle de olgunlaşan
20’ci yüzyıl iddiası budur ve kesinlikle doğrulanmıştır.
Bilimsel-teknik gelişmeyle sorunların daha da artması ve
ağırlaşması da tabi önemli bir etkendir. Her soruna
bir devrim ve şiddet dersek, bu tekniğin insanı rahatlıkla
bu gezegenden silebileceği boyutta olduğuna bakarsak, özellikle,
nükleer teknoloji ve tüm diğer silahlardaki teknik gelişmeye
bakarsak, bu şiddet veya eskinin devrim, karşı-devrim anlayışları
değil insanlığın, dünyanın bile sonunu getirebilecek
boyuttadır. Demokrasinin gelişmesinde
şüphesiz, bu bilimsel-teknik gelişmenin payı da büyüktür.
Bunda olumlu yön daha da belirleyicidir. Her ideoloji, inanç zora başvurmadan
da teknik basın-yayın başta olmak üzere olanaklarıyla,
doğruysa kendini uygulayabilir. Yani bu anlamda da zor gereksizleşmiştir.
Hatta, astarı yüzünden çok pahalı olan bir yöntemdir. Demokratik
sistemin kurum ve uygulama zenginliği bu tarihi, toplumsal ve bilimsel-teknik
gelişmenin üzerinde yükseliyor ve hangi soruna el atıyorsa,
belli bir çözümü ortaya koyuyor. Kendisi bizzat çözüm oluyor. Örnekleri
sırlarsak; en eskisinden din savaşlarına çözümü laikliktir.
Burada ilkesi ve uygulaması, herkesin dini veya dinsizliği kendisine,
ama, demokrasi ölçüleri herkesedir. Kesinlikli inanç özgürlüğü demokraside
vardır ve din savaşlarının panzehiridir. Yine düşünce
ve ideolojik alanda da aynı geçerlilik var. Düşünce ve kanaat
özgürlüğü. Diğerlerinin bu anlamdaki özgürlüğüyle çatışmadan
toplumsal temelde istediği gibi çalışır, uygulama
gücü olur. Bu siyasi düşünceler ve onun partisel ifadesi için de
geçerlidir. Demokratik sisteme veya onun devlet yapısına bağlı
olduktan sonra, her parti çözüm gücünü zora başvurmadan bulabilir.
Burada ne dini zorla benimsetme, ne devletin yapısını dağıtma
ve parçalama da söz konusu değil. Din, düşünce ve onlara dayalı
partiler devletin demokratik sistemini esas aldıkları için onun
ölçütlerine uymayı da bilirler. Bilmediler mi demokrasinin kendini
savunma hakkı doğar. Burada açık ki hangi inancı,
düşünce ve onların partisel ifadeleri hangi toplumsal gruba
dayanırsa dayansınlar bu ulus olabilir, etnik bir grup olabilir
veya dini bir topluluk da olabilir, bunları söz konusu ederek devleti
dayandığı sınırları zorlayamaz, buna gerek
yok, çünkü çözmek iddiasında oldukları sorunu daha da zora sokar,
dolayısıyla gereği de yoktur, sistemin içinde zaten çözüm
olanakları vardır. Bunlar o toplulukların demokratik haklarıdır.
İnanç ve düşünce özgürlükleridir. Partileridir. Her tür koalisyondur.
Dil ve kültür konusunda demokratik çözüm daha çarpıcıdır.
En başarılı olunan sahadır. Çünkü dil ve kültürün
içiçe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır
birlikte asimile ettiği bu değerler, ayrılarak zayıflamayı,
monotonluğa düşmeyi, değil birliktelikle zenginleşmeyi,
çeşitliliği, güçlenmeyi yaşamayı tercih edecekler
ki bunun okulu da, laboratuvarı da demokrasi ve onun inançlı
uygulanmasıdır. Demokrasi, adeta bir dil ve kültür bahçesidir.
Günümüzün en gelişkin güçlü ilkeleri yine bunun açık ifadeleridir.
Tüm Avrupa ülkeleri, Kuzey Amerika net ispatlarıdır. Geçmiş
yüzyılların din, dil, kültür, düşünce ve siyasal yeni gelişmeler
üzerindeki baskısı, tüm önemli savaşların nedenleri
olmak kadar, tabi ki, baskılara karşı durma da haklı
diyebileceğimiz savaşlara yol açmıştır. Özellikle,
Avrupa ülkelerinin deneyimi, tüm bu savaşların sonunda kararlı
demokratik sistemi geliştirmiş ve bu üstünlüğe yol açarken,
Batı uygarlığı bu anlamda, demokratik uygarlık
olarak da adlandırılabilir. Çünkü gücünün altında bu sistemi
geliştirmiş olması yatar. Demokratik sistem en az bilimsel-teknik
üstünlük kadar önemlidir. Karşılıklı etkilemeleri
güçlenmelerine yol açmış ve artık dünya uygarlığı
anlamını da yakalamışlardır. Dünyanın diğer birçok
bölgeleri, genel olarak geri kalmakla birlikte, sistemleri de buna paralel,
demokratik olmaktan uzaktır. Ortadoğu bu bölgelerin en önemlilerindendir. Ortaçağın
başlarından günümüze kadar, yaşadığı din ideolojili
savaşlar topluma hakim biçim verirken, üç büyük dinin de doğuş
yeri olması bu çelişkileri köklü yaşamasına yol açmış
ve başlangıçtaki dinlerin doğuş süreçlerindeki ileri
yanlarını da yitirmiş, bilimselliğin önünde engel
olmak kadar, demokratik bir ölçü ve gelenek yaratmayı başaramamışlardır.
Ağırlaşan feodalizm daha da tutuculaştırmış
ve aşiret doğalındaki demokratik özellikler de eriyip,
her tür otokratik yönetimlere uygun toplumsal zemin ortaya çıkmıştır.
Din-mezhep savaşları batıdaki kadar bile reforma yol açamamış,
daha da içe büzülmüş ve bu bireyin ve toplumun özgürlük mücadelesini
adeta ortadan kaldırmıştır. Özellikle düşünce
ve siyasal özgürlük adeta unutulmuştur. Bu bağlamda önde gelen
ve hakim Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerinde
devrimci tarzda ulusal kurtuluş temelinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti,
bu yapıdan ilk çıkış yapmasına karşın,
ilk yıllardaki iç ayaklanma ve dış tehditlerin önemli rol
oynaması nedeniyle, demokratikleşmeye güçlü bir eğilim
sergileyememiş, genel bir düşünce birikimi ve yeni sosyal yapıları
sınırlı olarak geliştirebilmiştir. 1950 yıllarına
kadar otokratik yönetim tarzında dünya çapındaki demokratik
gelişmenin etkisiyle ancak sınırlı oligarşiye
dönüşüm yapabilmiştir. 27 Mayıs, 70’lerin sağ-sol
çatışmaları ve 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle ancak yine
dünya çapında demokrasinin hakimiyet kazanmasıyla, Demokratik
Cumhuriyet karakterini bu nedenle birlikte, yoğun iç çatışma
ve sosyal-ekonomik gelişme karşısında yaşamak
zorunluluğunu duymuştur. Ve tüm göstergeler, Cumhuriyetin hem
toplumsal ölçülerinde, hem de, ideolojik değer yargılarında,
hızlı bir demokratik hareketlenmeyi yaşadığı
artık bunun hiç engellenemeyeceği bir aşamayı yakaladığını
göstermektedir. Bu uzun girişle birlikte;
artık demokratik sistem altında tüm sorunların nasıl
çözüm bulması gerektiğine dair bir çerçeve koymak istedik. Gerek
din ağırlıklı ve en çok korkutan Kürt sorunu da, dahil
olmak üzere, tüm toplumsal grup sorunlarının bu çerçeve dahilinde
çözümlerini nasıl bulmaları gerektiği üzerinde yoğun
durmamız gerekir. Sorunların ağırlaşmasının
en temel nedeni, bu çerçevenin sistem tarafından geliştirilmemesi
kadar, çözüm arayan sorun sahiplerinin de böyle bir çerçeveyi gündemlerine
koymamaları, büyük rol oynamıştır. 60- 70’li yıllarda
kurulması ve tutarlı temsilinin yapılması gereken
bu çerçeveye 90’lı yıllarda ulaşılabilinirdi. Kaçırılan
bu fırsatı hiç olmazsa 2000’li yıllarda kaçırmamak
ve kazanmak tüm demokratik güçlerin, yaşadıkları büyük
deneyimin arkasından adeta kaderleri olmalıdır. PKK ve
benim davamın bu temelde en belirleyici rollerden birini oynayacağı
açıktır. Türkiye’nin genel demokratik sistem ve uygulama sorunlarına
gelmeden önce, bu yargıların daha iyi anlaşılması
ve pratikte ağırlıklı olarak Avrupalı deneyimlerin
bir özetini sunmak yararlı olacaktır. Savunmamda daha önce yoğunlaştığım
ama, çözüm örnekleriyle kanımı güçlendiren 60’larda yayınlanmakla
birlikte Türkiye’de güncelliğini koruduğuna inandığım
Leslie LİPSON’un “Demokratik Uygarlık” adlı yapıttan
birçok alıntı almayı önemli bulmaktayım. İnceleme
hem bilimsel, hem de günümüzde adeta zafer niteliğinde doğruluğunun
kanıtlanması nedeniyle, değerini daha da yükseltmektedir.
Seçeceğim örnek Avrupa’nın da özünü teşkil eden çok mezhepli,
kültürlü ve dilli İsviçre
örneğidir. Yüzyıllara varan mezhep kavgalarından
sonra aldıkları tarihi ders şudur; “Sonuçta karşılıklı
olarak bitkin düşünce, hiçbir taraf
karşıtını ortadan kaldıramayınca
ve eğer yeniden birleşmezlerse, konfederasyonlarının
(birlik biçimi) dağılacağını açık fark edince,
İsviçreliler hoşgörünün hikmetine vardılar. Ölüp, öldürmektense,
yaşayıp yaşatmanın üzerinde zımnen anlaştılan.
Böylece çeşitliliğin hoşgörülmesi birliklerinin temeli haline geldi ve demokrasi de, farklılıkların uzlaşması
konusunda bir antlaşma olarak
gelişti” İsviçre’de dil konusundaki parçalanmışlık
ve bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişme
daha çarpıcıdır. “Böylece, Hristiyanlık
içindeki bölünmelerin zaten parçalamış olduğu bir topluma,
bir de dil açısından farklılıklar eklenmiştir. Almanca konuşan çoğunluğun
–ki bunlar sayısal açıdan
çok büyük çoğunluk oluşturular- lehine bir puan olarak, yurttaşlarının
duyarlılığına akıllı bir SAYGI göstermiş
ve dil konusunda birçok ÖDÜN vermiş
oldukları söylenebilir. 1848 anayasasında Fransızca, İtalyanca
ve Almanca ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit
olarak tanınmışlardır. Fakat İsviçreliler bundan
da bile öteye gitmişlerdir. Ülkenin güneydoğu köşesindeki
dağlık bölgede yer alan Grisons kantonunda (yerel yönetim) kabaca
Almanlaştırılmış İtalyanca’nın bir
biçimi denilebilecek bir biçimi olan Romanche dilini konuşan yaklaşık
elli bin kişilik bir azınlık grubu yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini
bir lehçe düzeyinden bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak
istemişlerdir. Böylece dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir.1938’de
yapılan referandum çoğunlukla –bire karşı on- kabul
edilmiştir. Bu gerçekten çoğunluk tarafından küçük bir
grubun duyarlılığına karşı gösterilen saygının
dikkate değer bir kanıtıdır.” Devamla; “Çağdaş insan İsviçre’de
dil açısından bölünmüş bir toplumu birleştirmek ve
sonra da onu demokratik olarak yönetmek sorunu çözülmüş bir sorun
olarak kabul edilebilir. Ancak bu çok dilliliğin hiçbir güçlük ve
karşıklık içermediği anlamına gelmemelidir. Tam
tersine İsivirelilerin çeşitliliğin yararlarının,
onun zararlarını karşıladığı,
hatta aştığı bir dengeye ulaşmış
olduklarını söylemek istiyorum. Onlar, demokratik teknikleri
kullanarak herbir toplumsal gruba kendi geleceğini belirleme hakkını
vererek, demokrasinin ideallerine katkıda bulunmuşlardır.
Bu sonuca yol açan ilke ve uygulamaların üzerinde biraz düşünmek
gerekir. Her şeyden önce, İsviçreliler kendilerini en azından
bir ikinci dil öğrenmeye zorlamaktadırlar. Fransızca, İtalyanca,
Romanch’ça konuşulan yerlerde Almanca, Almanca konuşulan yerlerde
ise Latince kökenli bir dil öğrenme zorunluluğu vardır.
İyi eğitim görmüş bir İsviçreli en az üç dil bilmektedir.” “Bu dil çeşitliliği
İsviçreliler için gerek komşu ülkelerle, gerek kendi aralarında
özel bir ilişki sağlamaktadır.
Dil aracalığıyla Avrupa’nın Fransızca,
Almanca ve İtayancaya dayalı üç büyük kültüründen pay alabilmektedirler.
İtalyan İsviçrenin İtalyaya belli bir bağlılık
duyması, Fransız İsviçrenin Paris’i gözlemesi, Alman İsviçrenin
de Almanya ve Avusturyaya yakınlık duyması son derece doğaldır.
Dolayısıyla, dilin merkezkaç etkisi İsviçrelileri komşularına
bağlamakta ve tasarılılığı yalnızlılığı
önlemektedir. Avrupa’nın bütün uluslar için de en Avrupalı olanı
İsviçreliler’dir. Fakat bunlar aynı zamanda İsviçrelilerdir.
Hem de en yurtsever biçimde. Komşularından siyasal olarak ayrı
olmaktan gurur duymakta , sahip oldukları barış ve refah
için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini
korumak için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini
korumak için diğer bölümlerin varlığına ihtiyaç duymaktadırlar.
Farklılıklarını birbirlerinin güçlendirmeye, dönüştürmeyi
başarmışladır. “Bu zıtlıkların
karşılıklı etkileri, kendini büyüleyici biçimlerde
ortaya çıkarmaktadır. İsviçre dolaşıp da, dil
çeşitliliğinden türeyen zenginliklerin farkına varmamak
olanaksızdır. Bu öbür ülkelere oranla, alan ve nüfus açısından
küçük bir ülkedir. Fakat tek düze standart ve belli özellikler taşıyan
bir ülke değildir.” “İsviçre devletinin kökenleri,
bağımsızlık kazanmaları ve keskin ayrılıklarına
karşın, oldukça uyumlu bir demokrasi üretebilmeleri, siyasal
bir zaferi temsil etmektedir. İsviçreliler, durumuna –içerideki büyük
farklılıklar ve dışarıdan gelen baskılar-
bakıldığında, İsviçreyi yaratmış, birliklerini
sürdürebilmiş ve bir demokrasi olarak evrilmeleri bir mucizedir,
üstelik ülkeleri birçok genellemeye aydınlatıcı bir istisna
getirdiğinden, siyaset bilimcilerinin incelemesi için olağan
dışı bir konu sunmuşlardır. İsviçre sadece
kuralı kanıtlamamakta, herkesçe doğru kabul edilen şeyde
düzeltme yapmaktadır” “Sonuç olarak İsviçrelilerin
bu konudaki –dil, kültür- deneyimi paradoksal bir belirleme ile özetlenebilir.
Dil çeşitlilikleri, birliklerini zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir,
ve bu farklılıkları hoşgörmeleri, bağımsızlıklarının
ve demokrasilerinin hem nedeni hem de sonucudur. (Demokratik Uygarlık., sayfa 125-128) Bu çarpıcı örnekler,
dil ve kültür farklılıklarının demokrasi içinde, bağımsızlık
içinde nasıl güçlendiğinin hem nedeni ve sonucu olduğunu
çarpıcı olarak ortaya koymaktadır. Herhalde Türkiye için
de, dil ve kültür mozaiği olması açısından alınacak
epey ders vardır. Kürt sorununun sonuçta bir dil ve kültür özgürlüğü
sorununa indirgenebileceği gözönüne getirildiğinde, alınacak
dersler gerçekten çarpıcıdır. Uzun bir alıntıyı
da demokratik anayasanın anlamına ilişkin alalım.
Çünkü bu konu da Türkiye için aktüeldir. “Demokratik bir anayasa için
ilk siyasal koşul, devletin yönetimine bağlı olan herkesin
yurttaş olarak eşit olması, ve bu çerçevede yetkililerin
seçim denetiminde eşit paylarının bulunmasıdır.
Bunun anlamı demokrasinin, bir anayasanın yurttaşlar ve
uyruklar arasında birinci, ikinci vatandaş ayırımı
yapmamasıdır. Temel hak ve yükümlülükler çerçevesinde ırk,
inanç, dil, cinsiyet, aile ve varlık nediniyle insanlar arasında
ayırım gütmemesidir. Bir demokrasi herkesi bu temel haklarda
eşit kapsar. Bütün bunlardan, anayasa tarafından bile bile dışlanan,
ya da alt dereceye sürülen kişilerin, anayasanın kendilerini
temsil edemeyeceği sonucu çıkar. Böyle bir kümenin varlığı
oranında anayasa demokratik olamaz. Eğer bu kümeler anayasaya
karşı gelirlerse, bağlı kalmazlarsa, bu anayasaları
reddettiği için ahlaksal ve siyasal açıdan haklı olurlar.
Demokrasi bu nedenle, birbirlerinin doğal insancıl varlığını
reddeden, ya da ortak özdeşliğe karşı çıkan kümeler
arasında ne anaysa ile, ne de başka yollarla uygulanamaz. Demokrasinin
anayasası her şeyden önce, herkesin benimsediği birliği
içermelidir. (Demokratik
Uygarlık, syf:348) Bir diğer örnek ülke İngiltere;
anayasa sistemini dünyada en iyi uygulama unvanına sahiptir. Sorunlarını
şiddete başvurmadan demokrasi içinde en uygar tartışmayla
çözmenin de seçkin ülkesidir. Buna nasıl geldiği de çarpıcıdır. “Yirminci yüzyıl İngilizleri
güvenlik içinde küçük kavgalarını yapabilirler çünkü, İngilizler
ve İskoçlar; Velşler ve İrlandalılar; Protestan ve
Katolikler, aristrokratlar ve avam, toprak sahipleri ve sanayiciler, kendi
tenkillerini sömürülerini ve cinayetlerini geçmiş dönemde yapıp
bitirmiş bulunuyorlar. Bugünün oydaşlığı, dünün
bunalımlarının meyvesidir.” Burada yüzyılın çok
yönlü kavgalarından nasıl mükemmel bir anayasal demokrasi çıkardıklarını,
en büyük erdemlerinin demokratik sistem yaratıcılıkları
oluyor. Demokrasinin dili evrimdir. Bunun ustası da İngiltere’dir. Bir diğer önemli alıntı,
bir dönem için ilke ve programlarının uygulama sürecinden sonra
gözden geçirilmesinin anlamına ilişkindir; “Fakat, eğer ilkeler olağan
olarak programlarda yer almadan önce konuyorsa, programların geliştirilmesi
sonunda ilkelerin yeniden ele alınmasının gerektiği
de bir gerçektir. İdealler bir eylemi uyarmak için kullanılabilir
ve kullanılmalıdır. Fakat, deneyim biriktikçe, neyin olanaklı
olduğunun ışığında ideallerin yeniden formüle
edilmesi gereği ortaya çıkabilir. Bu nedenle siyasal uygulama
ve felsefesi arasında sürekli bir karşılıklı
alışverişin yer alması gerekir. Sürekli olarak uygulanan
programlar halkta değişiklik yarattığı için,
toplum ve siyaset üzerinde etki yapar. Büyük babalar için heyecan verici
olan amaçlar, torunlar için anlamsız bir tekerleme durumuna gelir. Soyut ideallerin, değişen özel
durumlara uyarlanabilmesi gerekir” Demokrasilerde, bir bütün olarak
örgütlerin ilke, program ve devletlerin anayasalarını değişen
özel durumlarda veya ilke, pratiğe ters gelindiğinde nasıl
kendini yeni duruma uyarlaması gerektiği burada gayet açıktır.
Pratikte uzun süre çelişen ilke ve programların değeri
olmayacağı da ortada. Burada uzun alıntılardan
da anlaşılması gereken husus Türkiye’de de meşhur
bir söz haline gelen “ Demokrasi de çarenin tükenmezliğidir”. Ama
uygulamanın pek iç içe gelişmediği de ortadadır. Demokratik
hareketlenme açısından, hangi aşamada ve ne tür sorunlarla
karşı karşıya olduğunuzu, bir inanç ve karar
kesinliğiyle gündemimize koyduğumuzda, bir büyük çözüm şansını
yakaladığımız da görülecektir. Avrupa ülkelerinin ağırlıklı
olarak 20.yüzyıl başlarında en önemli ulusal, dil, din
vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü güçlü demokrasilerini
kurduklarını, çok yönlü gelişme ve üstünlüklerinde bu rejimin,
belirleyici payı bulunduğu açıktır.
Bu anlamda Avrupalılaşmak
daha cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedefti. Atatürk’ün
görev olarak bıraktığı “ çağdaş uygarlık
seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak” deyişi kadar, “
cumhuriyeti biz kurduk onu siz ilerleteceksiniz “ sözü de her halde ancak
cumhuriyetin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağı açıktır.
Bizzat cumhuriyet, ilk kuruluş yıllarında liberal eğilimli
Fethi Okyar kabinesi ve “Serbest Fırka” deneyimleri, bunun ilk girişimleri
ve Atatürk’ün demokrasiye özlemidir. Döneminde iki büyük iktidar biçimi
olan Hitler Almanyası’nın Nazi
totaliterizmiyle , Stalin’in Sovyet diktatörlüğünü görmesi
ve “bu sistemler çözülecektir “ öngörüsünde bulunması, demokrasinin
üstünlüğünün o günlerde bile görüldüğü, ama, gerçekleştirilemediği
açıktır. İkinci Dünya Savaşı sonrası DP’nin
dalgalandırdığı demokrasi bayrağı görüntüseldi
ve esasta oligarşiye yol açmadan öteye gidemedi. Batı tipi bir
demokrasiyle Türkiye ellilerden beri bu sözü çok söyledi, ama özünün gereğine
hiç inmedi. Bu beraberinde ağır sağ-sol çatışmaları
kadar üç önemli askeri darbe getirdi. Siyasi ortamın bu şiddetle
sürekli gergin ve dolu geçmesi demokrasinin gelişmediğinin açık
ifadesidir. Günümüzde de bunun sancılarının halen yoğun
yaşandığı, aktüel konuların başındadır. Kürtlerin yoğun yaşadığı
alanlarda ise, adı ne konulursa konulsun, bir isyan, bir büyük acı,
şiddet yaşandığı bunun altında ağır
ekonomik ve toplumsal sorunların yattığı çok sayıda
resmi yetkili ve kuruluş söz ve raporlarıyla sıkça dile
getirmektedirler. Ama, bunun yanında çok
büyük bir demokratik hareketlenmenin de olduğu, yirmiyi aşkın
her düşünce ve toplumsal gruptan partinin seçimlere katıldığı,
herkesin oy kullanabildiği de bir gerçektir ve demokrasi açısından
küçümsenemez bir gelişmedir. Demokrasinin şiddetle birlikte
yürüyemeyeceği, şiddete kaynaklık eden tüm sorunların
ancak barışçıl çözümünün demokrasiyle bağdaştığı
da bir o kadar açıktır. Demek ki, içinde bulunduğumuz aşama
ve altındaki güncel hem dini, hem etnik-kültürel vs. sorunlar ağır
bir demokratikleşmeyle yüz yüze bulunduğumuzu da ortaya koymakta,
ilerlemenin bu sorunların demokratik sistemle, çözüme girmesiyle
eş anlamlı olduğu da açığa çıkmış
bulunmaktadır. Şunu çok iyi görmek gerekir, çağdaş
Türkiye devleti 19.yüzyılın başlarında III.Selim’in
zorla saltanattan indirilmesi ve ayanlarla yapılan “Sened-i İttifak”
tan beri her türlü şiddeti, devrimi, karşı-devrimi, darbeleri
kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamaktadır
ve şiddetin artık çözümleyici değil zorlayıcı
engelleyici olduğu hatta kendini aşırı tekrarladığı
da bir tarihi gerçektir. Şiddet, artık cumhuriyetin gündeminden
kesin kalkmalıdır. Sanıyorum, Türkiye’de tüm kesimlerin
konsensus sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların
şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten
en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen,
bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye
yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK
konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla
da, kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik
görünen partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor.
Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı
için alabildiğine demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik
normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle
bağlantılıdır, ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin
bile, ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun
görülmesinin de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış
gereğidir. Bu açıdan da, aşamanın tarihi, demokratik nitelikte olduğunu görüyoruz.
Çözümün bizzat demokrasinin çare tükenmezliğinde görüldüğünü
anlıyoruz. Bu, zorunlu olarak anlaşılmasaydı, darbe
yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını da
biliyoruz. Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında
bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının
ve işlemesinin teminat gücü konumundadır. Bu neden böyledir?
Çünkü sorunların demokrasinin özüyle çok bağlantılı,
söz ve eylemi dışında çaresi kalmadığından
ötürü böyledir. Artık sorunları gücün halledemediği, daha
da zora soktuğu artık çözümün demokratik sistemin iç yaratıcılığında
görülmesi gerektiği için böyledir. Türkiye için demokrasi, bir ihtiyaçtan
öte, bir zorunluluk haline geldiğinden ötürü böyledir. Ordunun büyük
bir özlemle yönlendirmede oynadığı bu rolü, şahsım
adına doksanaltıdan beri olumlu taktir ettiğimi ve yardımcı
olmaktan başka çaremizin olmadığını da daha o
günlerde belirttiğimi, tek taraflı ama başarılı
yürüyemeyen ateşkes denemeleriyle ve giderek bu yönde çözüm arama
konumuna girdiğimi de, tarihi bir gelişme olarak hatırlatma
ihtiyacı duyuyorum. Aşağı-yukarı
diğer tüm ağırlıklı siyasal, ekonomik ve sivil
kuruluşların da açık ifade etmezlerse de, bir büyük demokrasi
arayışında oldukları, anlamlı bir demokratikleşmeden
kaçınan kesimin olmadığı da, aşamanın tarihi
değerini ortaya koyar. Çok sayıda rapor, konferans, panellerde
bunu görmek, basın-yayın kuruluşlarında bu yönlü bir bombardıman hareketi yaşandığının;
bu yılların tarihiliğini onun da demokratik özde olduğunun
diğer büyük bir göstergesi, kanıtıdır. Bütün bunlarla
birlikte,devletin en üst düzeyinden tutalım, sıradan vatandaşa
herkesin, uygulananın tam demokrasi olmadığında birleştiği
de bir hakikattir. Temel devlet kuruluşlarından anayasa, danıştay
başkanları en temel demokrasi ilkelerinin-dil, düşünce,
siyasal parti başta olmak üzere- önündeki engellerin kaldırılmasını
bugünlerde kuruluş günlerinde dile getirmektedirler. Parlamento yemin
sorunlarına bile düşmekte. Devletin en temel kurumlarının
da, demokrasi karşısındaki konumları, gerçekten aşamanın
hassasiyeti kadar tarihi özelliğini ortaya koymaktadır. Bu aşamaya
gelmiş bir çatışmalı ortama; demokrasinin nasıl
bir çözüm değeri oluşturduğuna dair, dünya deneyimlerinin
bir özeti olarak şu alıntılar büyük anlam ifade etmektedir; “Fakat çatışma bir
takım sınırlar gerektiren bir nitelik taşır.
Denetim altına alınmadığı taktirde, kendi kendini
ortadan kaldıracak kadar yıkıcı sonuçlara yol açabilir.
Yıkıcılık eğilimimizi sınırlandırmadığımız
taktirde, uygar insanlar olarak yaşamamız olanaksızdır.
Bu nedenle, çatışmalarımızı kurumsallaştırıp
yöntemsel güvencelere bağlamamız gerektiğini görürüz. Ayrıca,
gelecekte hangi ideallere ulaşmamız gerektiğini tartışırken,
bugünkü yaşamımızı düzenli bir çerçeve içinde yürütmek
zorundayız. Bugünkü çatışmalar nasıl yarın ki
DÜZENE yol açacaksa, bugünkü DÜZEN’de, geçmişteki çatışmaların
ürünüdür. Toplumun varlığını sürdürmesi, yönetimin
yurttaşları, kuralları, aygıtları, yetkileri
ve yetkilileri içerecek biçimde örgütlenmesini-tek kelimeyle devleti-gerektirir.
Fakat, yine bu toplumun yeniliklere uyup evrimlenebilmesi için, siyasal
tartışmalar devletin içinde, değişimlere karşılık
verebilmenin ve böylece gerçekliği ideale dana yakınlaştırmanın
bir yolunu bulabilmelidir. İyi işleyen ve varlıklarını
koruyabilen kurumlar, yeniliklere açık olmak ile sürekliliği
korumak arasında anlamlı bir dengeyi koruyabilenlerdir. Bu denge
kurulamadığı taktirde, yönetim aygıtı, siyasal
süreç içinde gelişen güçlere aykırı düşecektir, “Dolayısıyla siyaset
ile devlet arasında bir gerginlik vardır. Siyasetin dinamik
özellikleri, devletin durağan niteliğini zorlar, siyasetin akışkan
bir özelliği vardır. Yönetilmesi ve denetlenmesi zor güçlerin
çalkalandığı bir denize benzer. Buna karşılık,
devlet belirli bir yapıya sahiptir. Birlik ve sağlam arar, ölçütleri,yasa,
düzen ve otoritedir. Denizin sonsuza kadar karayı dövmesi gibi, siyasetin
dalgaları da devleti döver durur. Buluştukları nokta hükümettir.
Bu karşılaşma, karşı
konulmaz bir gücün yerinden oynatılmaz bir taşı
nasıl kaldıracağına ilişkin o metafizik bilmeceyi
andırır. Gerçekten de siyasal ayaklanma-örneğin devrim-anlarında
yer alan türden bir şeydir. Dolayısıyla bu tür bir GERGİNLİĞİ
giderecek bir sistem oluşturulmalıdır. Böyle bir sistem
ise DEMOKRASİ’dir. Demokrasi hükümet biçimleri içinde özü ve bu sorunlara
yaklaşım yöntemi açısından EŞSİZDİR. Amaçları açısından bir ölçüde
engelleyicidir. Çıkarlar, gruplar ve kişiler arasındaki
çatışmaların yıkıcılığa dönüşmesini
engeller. Fakat daha büyük ölçüde de YAPICIDIR. Farklı kesimlerin
siyasal enerjilerini kurumlar aracılığıyla derleyerek
kamunun çıkarına ulaşmaya çalışır. DEMOKRASİ,
siyasetin yaratıcı, devletin de duyarlı olabileceği
bir ilişkiyi oluşturmaya çalışır. Demokrasinin
amacı taşı yerinden oynatılabilir, gücü de dayanılır
kılmaktır.” (Demokratik Uygarlık, syf..235) Burada asıl vurgulamak
istediğim husus, siyasi ortamın gergin, zaman zaman şiddetle
-ayaklanma, isyan- sarsıldığı
dönemlerde, demokrasinin tam bir ilaç rolü oynadığıdır.
Çıkarların aşırılıklarını
engelleme kadar, haklı olan yanlarını da, devlet
kurumları aracılığıyla realize etmesidir. Müthiş
bir denge ile gerginliğin, çatışmanın üstesinden gelmesidir.
Siyaseti ve arkasındaki güçleri çatıştırmadan, demokratik
devlet kurumlarının elverişliği sayesinde, çözüm emekliğine
sahip olan, ideal hükümetlere sahip olmasıdır. Burada her sorun
çatışmaya uğramadan, duyarlı kılınmış
-demokrasiyle- devlet aracılığıyla yani hükümetiyle
dengeleniyor, hatta kamuya en yararlı hale getiriliyor. Başka
rejimlerde yıkıma gidebilecek, katliama, yıkıma yol
açabilecek gerginlik arkasındaki güçler, çatışma burada
ortak faydaya dönüştürülüyor. Demokrasinin muazzam yaratıcılığı
burada karşımıza çıkıyor. Bu aynı zamanda
batı toplumlarının üstünlük nedenlerinin de, esas neden
kaynaklandığını ortaya koyuyor. Yıkım enerjisini
yapıma dönüştüremeyen, tabi ki büyük kaybedecek, onun yarara
–mekanizma demokratik ölçülerdir- dönüştürenler ise kazanacaktır. Türkiye’de siyasal gerginlik
ve şiddetin, olumsuzluklarını engelleyici ve tersine o
enerjiyi –kişilerin, grupların çıkarlarının-
yarara dönüştürecek kadar demokratik sistemini oluşturamadığı
için son yarım yüzyılda kaybettikleri dev mislidir. Bir kuşak
kaybetmek kadar, sınırsız maddi ve moral değerlerde
kaynaklar muazzam ölçülerde kaybedildi. Yaşanılan acılar
sınırsız oldu. Gerçekten rahatlıkla üstesinden gelinebileceğine
kuşku duyulmayan demokratik sistemde, inançla uzlaşılsa
ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğini
de göz önüne getirdiğimizde büyük hayıflanmamak elde değil.
Özellikle son kırk yılın deneyimleri Türkiye’yi kesinlikle
içinde bulunduğu demokratik aşamayı en iyi başarıyla
kazanmayı şart kıldığı gibi, eşsiz
ve vazgeçilmez biricik çare kaynağı olduğunu da gösteriyor.
Türkiye Cumhuriyetini, tarihi
çıkış koşulları, içerisindeki ulus ve toplum
gerçekliği kadar, kısa tarih gelişmesi ve hatta uluslararası
demokratik sistemle karşılaştırmasını açık
ki yargılandığım dava, Kürt sorunu –ister güneydoğu,
ister terör deyin farketmiyor- için bir çerçeve oluşturayım
diye, dile getirmeye çalıştım. Kuruluşta ortak hareket,
ismiyle ve gönüllü birlik, demokratik bir gelişmenin, ayaklanmalar
ve altındaki toplumsal nedenlerle, gerçekleşememesi nedeniyle
acı bir soruna dönüşüyor. Her ayaklanma sorunu daha da ağırlaştırıyor.
Gerisindeki tarihi nedenlerle birlikte, üzerine yaklaşanı yakan
bir gerçeğe, yaralı, çok acılı, trajik bir gerçeğe
dönüşüyor. Dünyada benzer sorunular, hatta, Yüzyıllarca birbirin
boğazlamış, sorunlara yataklık etmiş ülke halklarının
çeşitli toplulukları, cumhuriyet Yüzyılında muazzam
çözüm gücüne kavuştukları, çok verimli güzel birliktelikler
–çarpıcı örnek İsviçre anlatıldı- tüm ayrılıkları,
farklı kültürlerini, dil ve dinlerini, bağımsızlıklarının
ve demokrasilerinin harcı haline getirdikleri halde, bunu etraflarındaki
en büyük ayırıcı güçlere rağmen başardıkları
halde, ortak tarih, din ve hatta dil, kültür yakınlıklarına birlikte kurtuluş savaşlarını
vermek kadar, devletini, cumhuriyetini de kurmalarına rağmen
neden isyanlar önlenemedi, bu niteliğini niye geliştiremedi,
halkın yönetimi olarak anlaşılması gereken demokratik
cumhuriyete bu sorunu çözecek gücü niye veremedik, daha da ve en önemlisi
nasıl vereceğiz? Dünya deneyimlerinin ışığında,
sorunun demokratik çözümünün sadece mümkün değil, ideale yakın
koşulları beraberinde yaşadığını görüyoruz.
İç içe geçmiş, coğrafya yani ortak vatan özelliği,
yüzyıllarca dil ve dinde doğal asimilasyonla kurulan kültür
yakınlığı ve en önemlisi sürekli ortak devlet çatısı
altında yaşama, aslında, demokratik çözümün objektif koşullarının
gelişkinliğini gösterir. Olan çelişkilerin altında
dünya ölçeğinde beraberliğe en yakın cinsten oldukları
da bilimsel bir gerçekliktir. Burada ayrılıkçılık
objektif temele ne kadar ters ise ortaklık o kadar uygundur. Bunun
nedenlerine ilgili bölümlerde değindim. Ama özce Kürt ağırlıklı
toplumdaki geleneksel hakim tabakanın, cumhuriyet karşıtlığı
–başına buyruk, hanedan, ağalık, şeyhlik, reislik-
yeni düzene gelmeyi çıkarlarına uygun bulmayışı
ve feodal, aşiretsel ve dini bağlarla kendilerine yüzyıllardır
bağlanmış oldukları halkı, rahatlıkla ayaklanmaya
kaldırmaları kadar, cumhuriyetin kendi demokratik temellerini
bu nedenle kuramaması, şüphesiz çatışmaların
yıkıcılığa, ayrılıkçılığa
kaçmasına yol açtı. Burada tarafları suçlama yerine, bilimsel
değerlendirmeye çalışıyorum. Elverişli kuruluş
zemini, kısa sürede bir tarafın doğal alarak cumhuriyeti
koruma endişe, diğer tarafın yüzyıllardan kalma vazgeçilmez
çıkarları, demokrasi köprüsünde dostça, kardeşçe geçmeyi
beceremediklerinden, sorun derinleşti diyorum. Aşırı
şiddet, korku, acı, yabancılık gelişti. Artık
sanki cumhuriyet tüm gücüyle bastıracak, inkar edecek, Kürtlere “varım
ama kaçıyorum, isyan ediyorum” diyecek. Trajedi, acı ikilem
böyle oluştu. Aslında bu kadar olmamalıydı. Doğal
asimilasyon yüzyıllardan beri Kürt-Türkü çok yakınlaştırmış
iken inkara, zoraki olana gerek yoktu. Kaldı ki resmi dil olarak
Türkçe’nin gelişimi ve kabulü doğaldı. Türkler, Türkiye
uluslaşmasının kökeniydi buna da itiraz olunamazdı
ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak başka türlüde
olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması Atatürk’ün
“Ne Mutlu Türküm” demesinin de tarihi anlamı buydu. En başta
Atatürk bunu Osmanlının “Etrak-ı bi idrak” dediği
Türkler için söylüyordu. Nasıl ki herkes çok kökenden gelmesine karşın,
ortak İngilizceyle ben “Amerikan ulusundanım” diyorsa ve hatta
İsviçre gibi dört ulusal dilli ve kültürlü bir “İsviçre milletindenim”
diyorsa, Türkiye’de de ortak bir ulustan bahsetmenin yadırganacak
bir yanı da yoktur. Burada ulusal bütünlük tartışılmıyor,
tartışılmalıdır. Aynı şey daha fazla
ülke ve devlet bütünlüğü için de geçerlidir. Bu hususlar açık
olmasına rağmen, sosyolojik ve siyaset bilimi açısından
anlamı üzerinde özlüce durulmuyor, şoven, aşırı
bir milliyetçilik gerekçesi yapılarak asıl sorun haline getirilmeye
başlanıyor. Atatürk milliyetçiliği
ırk, köken milliyetçiliği olmadığı, esasında
tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı
halde bu ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin
hazırlıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında,
fazla yüze vurmayan bu milliyetçi yaklaşımlar, Kürt toplumunun
hakim yanlarıyla birleşince tabi ki ayrılıkçılık
biraz daha derinlik kazandı. Avrupa türü bir demokratik kabullenme,
dil, kültür, din, etnik farklılıkları demokratik potada
hem çatışmalı yanlardan koruma, hem de, ortak kamu yararına
dönüştürme düşünülmedi. Hatta tümüyle demokrasi
bir yana itilince ve ellilerden itibaren sınıf farkları
büyüyüp, cumhuriyeti adeta yeniden ele geçirince, oluşan bir oligarşik
yapı demokrasinin önünde engeldi. Demokratik sistemin, giderek gelişecek
sınıf, dil, kültür ve hatta dini çelişkileri çözme imkanı
doğmayınca, sorunlar yetmişlerde yerini çatışmalara
bıraktı. Diğer sorunlarla birlikte Kürt sorunu rahatlıkla
bir demokrasi sorunu olarak çözüm bulmalıyken gerek tarihsel temeli,
gerek ele alınan dönemin dünya çapındaki çatışmalı
savaşlı karakteri, gençliğin elinde bir kıvılcıma
dönüştü. Daha devleti, toplumu, tarihi tanımadan dogmatik
ideolojik yaklaşımlarla, ütopik siyasi belirlemelerle
PKK adına bir isyan içinde kendimizi bulduk veya yarattık. Yılların
küllenmiş sorunu ateşlendi, bir isyan oldu. Toplum temeli olmayan
hiçbir şiddet bu kadar gelişemez. Bireysel terörünün çapının
sınırlılığını herkes bilir. Kaldı
ki toplumsal anlamı olmayan hiçbir şiddet olayı yoktur.
Amaçsız şiddet, en tehlikeli şiddet, dolayısıyla
suçtur. Ama bir savaş bilançosunu çoktan aşan, bazen günde yüzlerce
kaybın yaşandığı, milyonların bu kadar uzun
süre etkilendiği bir çatışma açık ki tarihi toplumsal
temeli derin olan bir sorundan ancak kaynaklanabilir. PKK olsa olsa fitil
rolünü oynayabilir. Burada göstermek istediğim, sorunun doğuş
karakteri kadar, dünya çapında nasıl çözümlere kavuştuğu
ve Türkiye’de gündeme benim sorumluluğum altında, PKK öncülüğünde
nasıl bir hal aldığıdır. Sayın savcıların
iddianamelerinde hiç değinmediği hususları, tarihi öneminden
ötürü çok yönlü olarak koymak ihtiyacı duydum. Hukuki açıdan
PKK’nin durumu belli ancak sorunu tarihi toplumsal boyuta ve dünya ölçeğinde
benzer sorunlar kadar çözüm bulmuş örnekleriyle kıyaslamasak
bu yargılamaya da yazık olacaktır. Tarihi bir yargılama
,tarihi bir çözümü beraberinde getirmelidir. Türkiye bizden şiddetle
bunu istiyor. Cumhuriyet bu sefer demokratik çözüm gücünü gösterecek,
yaratacak mı? Herkes bu soruyu soruyor. Bu son isyan, gerçekten öyle
olacağına inandığım tarihi demokratik uzlaşmanın
gücüyle, yaratıcılığıyla çözümlenerek son isyan
olacak mı? Bunu soruyor. Tekrarlayıcı ve uzun
uzadıya da olsa sorunun tarih ve toplum bağı kadar dünya
örnekleriyle mukayesesi bence çok önemlidir. Bu yargılamada ,bunu
cesurca ortaya koymam bu cumhuriyetin onun gelişen demokratik karakterinin
hem bir gereği ve onunla doğru tanışmamızın,
dolayısıyla barışmamızın gereğidir
hem de başka tür bilimsel olarak ta çaremizin olmadığı
ve gerekmediğidir de. Bundan sonra şu sorunlara net yanıt
vermeye çalışacağım. İddianamenin temel iddiası
olduğu için ve PKK programı ve benim bir çok beyanım bunu
ortaya koyduğu için gerçekten ayrı bir devleti gerekli mi, mümkün
mü, söylenilenle yapılan bunu doğruluyor mu? Hayat neyi kanıtladı?
Zorla birliktelik kadar ayrılık yine mümkün mü, çözüm gücü olabilirler
mi? Değilse, cumhuriyet ortak vatan ve devlet olarak demokratik çözüme,
bu sefer, bu tarihi fırsatı, şansı tanıyacak
mı ? |
|||