TBMM Reisi Mustafa Kemal

Belli başlı maddeleri bu olan talimatta daha kurtuluş savaşının başında Mustafa Kemal Atatürk’ün hem Kürtleri, Kürdistan’ı tanıması hem sorunlarının ancak o zaman Cumhuriyet olmadığı ve yerinde TBMM olduğu için onun çatısı altında, kendi kaderini idare etmesi gerektiğini söylüyor ki bu şimdi bile yasallaşması istenen yerel yönetim olayıdır. Bir nevi demokratik özyönetim olayıdır. İddianamede Kürtlerin tanınmadığını söylemek gerçekten sorunu ağırlaştırmanın esas nedenidir. Çözüm, sorunun tanınmasından geçer. Bir de Cumhuriyet kurulduktan sonraki yaklaşımına bakalım. Bu ilk yaklaşıma çok benzer ve daha çözümleyicidir. İzmit basın konferansında Ahmet  Emin Yalman’ın sorularına verdiği yanıttır ve Eskişehir’de de tekrarlanmıştır. M.K. Atatürk cevabında şöyle der:

“Kürt meselesi; bizim yerli Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü malumu aliniz  bizim Milli sınırlarımız içinde bulunan Kürtler öylesine yerleşmişlerdir ki, pek az sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede ede Türk öğenin içine gire gire, öyle bir sınır oluşmuş ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelişi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da birlikte ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima beklenir. Şimdi TBMM, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetkili vekillerinden oluşur ve hem Kürtler ve hem Türkler ,bu iki unsur, bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkmak doğru olmaz”
Buna benzer birçok alıntıyı bulmak mümkün. Bu asla yadsınamaz. Ama daha
sonraki isyanlar nedeniyle sorun tehlikeli bir gelişme gösterince bu tarz yaklaşım geride kalır. Daima akılda tutulması gereken Kürtlerle Türklerin iç içeliği, kader birlikteliği ayrı sınır çizmenin mahfa sebep olacağıdır. Ama çözüm gelişememiştir. Burada inkar yok, fakat sorunun karmaşıklığı içte saltanat ve hilafet dışarıda özellikle İngiltere ilgisi kuşku yaratır ve sorun, olumlu çözme şansını yitirir. Daha çok ideolojik ve önderlik nedeniyle Cumhuriyetle birlik olunamayınca, ayrılıkçı yaklaşım bastırma

PKK Genel Başkani Abdullah Öcalan'in Asrin Davasi'na Sunduğu Savunma

GİRİŞ

Demokratik Uygarlıga Doğru

20. Yüzyıl Sonunda Zafer Kazanan Demokrasi

Türkiye'nin 2000'li Yıllar Gündemi

Türk-Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özellikler

Ulusal Kurtuluş Savaşı Ve Türk- Kürt İlişkilerinde Yeni Aşama

PKK' nin Ortaya Çıkışı ve Kürt Sorununda Yeni Aşama

Cumhuriyet Tarihinde Kürtlerin Rolü , Sorunu ve Çözümü

PKK de Dönüşüm Sorunları

PKK Eylem Yapısı

TBMM Reisi Mustafa Kemal

Kürt Sorunu, Ayrılma Değil, Cumhuriyetle Demokratik Birlik Sorunudur

Ya ayrilik, isyan, buna karsi ya bastirma ve inkar!

Demokratik Birlik Çözümü Türkiye'nin Gelecegidir

Demokratik Birlik Çözümü Için Tezler

Kisisel Durumum

SONUÇ: Demokratik Birlik Cumhuriyetin yeni tarihsel adimidir

zorunluluğunu getirir. Başlangıçtaki birlik ruhu zedelenir. Birbirisiz edemeyecek iki öğe Kürt- Türk arasında yabancılık, kuşku gelişir. Dış güçlerin kullanma tehlikesi sorunu daha da çözümsüzlüğe iter. Dönem böyle kapanır, ama sorun kendini açığa vurmaya hep devam edecektir.

Ulusal Kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluşunda Kürt öğesinin kurucu özelliği ve birlikte olunmadığında Türk ulusunun bir ayağından kopuk, topal kalacağı açıktır. Bu tarihin de tüm önemli dönemlerde Malazgirt’te, Çaldıran’da kendini açıkça  kanıtlamıştır. Kader birliği ve kardeşlik bu tarihin bir sonucudur. İsyanların tarihi bu gerçeği göz ardı ettirmemelidir. Kaldı ki, isyanlar daha çok, merkezi otoriteyle Kürt feodalitesinin otorite kavgasıdır. Kürt feodalitesinin fazla milli endişelerle hareket etmediği, kendi aşiret ve bölgesel otorite ve çıkarları peşinde koştuğu iyi bilinmektedir. Kim bu çıkarları desteklerse, ondan yana geçtiği de bir tarihi gerçekliktir. Kürt olgusu ise daha çok etnik, yani aşiretsel, kültürel ve sosyo-ekonomik olarak geri bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan sorun olarak karşımıza çıkar. Özellikle, Cumhuriyet tarihinde her iki tarafın da bilimsel yaklaşımdan uzak dar milliyetçi ve ayrılıkçı ve bundan kaynaklanan çatışmacı yaklaşımı, sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırmış, çözümünü zorlamıştır.

Ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, aslında, çözüme yakın yaklaşımlar var. Atatürk’ün bu dönem yaklaşımları alıntılarda görüldüğü gibi, bunu gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme, yani, ortak savaş, ortak vatan ve Cumhuriyetin kurtarılışı ve kuruluşu, TBMM’de milli giysi ve dillerini kullanmaları da bunun pratik kanıtlarıdır. Koçgiri isyanı bile, bu dönemde af ve uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Sertlik yaklaşımı TBMM’de kabul görmemiştir. Nurettin Paşa olayında  bu çok açıktır. Aslında, bu devam ettirilseydi, sorun daha o dönemlerde ağırlaşmaz ve cumhuriyete kan kaybettirmez, bu kadar pahalıya yol açmazdı.

Burada sorunun can alıcı özü, Cumhuriyetin kendini daha doğuya, Kürtlere kaldı ki tüm Türkiye’ye yansıtmadan saltanat ve hilafetle bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmeme, bu yılların isyan sonuçlarıdır ki, bu da, sert çatışma ve ezilmeyle sonuçlanmadır. Bundan çıkarılması gereken sonuç sorunların inkarı değil, gerçekten doğru çözüm yollarıdır ki bu da, iki dünya savaşı arası dönemde tam görülmezse de, ikinci dünya savışından günümüze doğru, büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren demokratikleşme gücüdür. Türkiye’nin en büyük sorunu, bu anlamda, demokratik mücadelesini başarıyla vermemesi, demokratik ölçülerini geliştirememesidir. Onca gelişmeye rağmen, hem kapitalist hem sosyalist otoriter ve totaliter rejim yapılarının çözülüşü de, bu demokratik gelişmeye zıt yapılarıdır. Günümüzün ispatladığı katı sistem uygulamaları, hem üst yapılarında büyük çözülüş ve dönüşümle, demokratik evrimleşmeye doğru hızla kayıyor, tüm ulusal, kültürel, etnik, dini, dil ve hatta bölgesel sorunlar en geniş demokratik ölçülerin tanınması ve uygulanmasıyla çözümlenmektedir. Buna direnen de zorlu devrilmektedir. Dünyanın her tarafında bunun örneklerini günlük izlemekteyiz. Endonezya’dan, Ortadoğu, Kafkas, Balkan, Afrika, Latin Amerika’da yaşanan çeşitli özellikleri olan tüm genel toplumsal sorunları çözümü gelişmiş demokratik yöntemde aramaktadırlar. Bu konuda özellikle birkaç hususu açmakta yarar var. Birincisi ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesidir. Bu ilke daha çok 19’cu yüzyıl ve 20’ci yüzyılın büyük bölümünde uygulandı. Ulus devlet kurmayı amaçlıyordu. İdeolojisi milliyetçilikti. Yöntemi çoğunlukla çatışma veya ulusal savaşlardı. Sınırlı bir uygulama gücü olduğu, ama çok kan dökmeye götürdüğü, aşırı milliyetçilikle uzun süreli düşmanlıklara yol açtığı, ve dünyayı en gergin tutan ve halen etkisini sürdüren bu yaklaşım, günümüzde hastalıkları oldukça ortaya çıkmış bir yol yöntemdir. Halen özellikle canlı Balkanlar’ da ki boğazlaşma gerçeği, bunun ne kadar hastalıklı bir yöntem olduğu gayet açıktır. Tabi, bunun altında yatan en temel neden toplumsal realiteden uzaklığı, dar milliyetçi yaklaşımı toplumu ve onun çok iç içe geçmiş coğrafyasını zorlayarak çözüm aramasıdır ki, bu vahşet boyutlarında sonuçlarını beraberinde getiriyor. Tarihte de örnekleri çoktur ve bunu deneyen, birçok topluluk, ulus kazansa bile geriliğini aşmak şurada kalsın bu mirasın ağır etkisi altında bir türlü sorundan kurtulamamıştır. Ulusal sorun her çözümünde daha ağır sorunları ve yaklaşım özelliği nedeniyle beraberinde getirmiştir. Bunun tarihi bir benzeri ve halen kalıntılılarını yer yer gördüğümüz Ortaçağ’da ki din ve mezhep savaşlarıdır. Milliyetçi yaklaşım, her ne kadar din yaklaşımının ağırlaştırdığı sorumlara çözüm diye ortaya çıkmışsa da, onun yöntemlerine düşmekten, daha da ağırlaştırmaktan kurtulamamıştır. Eskinin ümmet, dini topluluklar ideolojileriyle aşırı milliyetçilik ve bunun çeşitli sağ ve sol biçimleri, aralarında çelişki de olsa oldukça birbirlerine benzeyen, etkileyen akımlardır. 20’ci yüzyıla gelindiğinde, yarattıkları savaş bilançoları ve altındaki vahşetle birbirlerinden geri kalmadıklarını göstermişlerdir. Özce hem aşırı dini, hem aşırı milliyetçi yaklaşımların ve çok yönlü uygulamalarının yarattığı ağır sorunlardır ki, genel demokratik kuram ve uygulama büyük gelişme göstermiş, bunu uygulayan ülke toplum ve yönetimleri sonuçta zafer kazanmış ve günümüzde 20. yüzyılın sonlarında zafer, genelde giderek olgunlaşan demokrasinindir.

Gerçekten bu sistemi inançlı, ölçülü ve nasıl uyguladıklarını bilen toplumlar günümüzün en gelişkin toplumlarıdır. Devletleri ,dünyada gücünü kabul ettiren devletlerdir. ABD ve İngiltere’nin dünyaya nasıl yön verdiği göz önüne getirilirse bu gayet açıktır.

Demokratik sistemin bu gücünün en temel nedeni, şüphesiz, toplumsal realiteyi bilimsel olduğu kadar, ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla politik, hukuki yapılarına doğru tanım getirmek kadar, çözümü de ileri, geri ayrımı yapmadan, o dönem toplumsal güçlerin irade düzeylerine, eşitlik ve özgürlük istemlerine açık çözüm kanalı üretmesidir. Ne inkar var ne de ütopyalara zorlamadan, ne yüzyıl önce ne sonralarının inanç ve hedeflerini, ütopyalarını program ilke diye dayatmadan, pratik çözümün hem ilkeli hem uygulamalı örneklerini bolca sunarak, yüksek çözüm gücünü kanıtladıkça, toplumun demokratik düzeyi onun çözüm düzeyi oluyor, devletini ve moral değerlerini demokratikleşmeye zorlayarak, çok zengin çözüm yol ve yöntemlerine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Burada çok önemli olan her soruna pratik çözüm gücüdür. Daha da önemlisi, şiddete en az başvurması, veya bu süreçte bile hemen barışçıl yöntemini devreye koyma gücünde olmasıdır.

Tabi bunun da altında yatan tarihi nedenler var. Çok genel değinirsek, gerek din savaşları, gerek milli ve toplumsal diye kendini ortaya koyan savaşlarda veya devrim ve karşı-devrimlerde derya kadar kanın akması, kanla halledilecek büyük meselelerin kalmaması ve çok az kalmasıdır. Genelde demokrasinin yolu evrimin barışın yoludur derken, bu tarihi gerçeği dayanarak söylüyoruz. Demokrasi yakın, uzak geçmişin bu çok ağır acılarla dolu mirasın üzerinde yol alıyor. İddiası  devrim ve karşı-devrimler yeter, onun yerine gerçekten daha çözümleyici, geliştirici uygarca diyebileceğimiz yöntemde, onun toplumsal, siyasal felsefi ölçütlerindedir. Demokrasinin, özellikle de olgunlaşan 20’ci yüzyıl iddiası budur ve kesinlikle doğrulanmıştır. Bilimsel-teknik gelişmeyle sorunların daha da artması ve ağırlaşması da tabi önemli bir etkendir. Her soruna bir devrim ve şiddet dersek, bu tekniğin insanı rahatlıkla bu gezegenden silebileceği boyutta olduğuna bakarsak, özellikle, nükleer teknoloji ve tüm diğer silahlardaki teknik gelişmeye bakarsak, bu şiddet veya eskinin devrim, karşı-devrim anlayışları değil insanlığın, dünyanın bile sonunu getirebilecek boyuttadır.

Demokrasinin gelişmesinde şüphesiz, bu bilimsel-teknik gelişmenin payı da büyüktür. Bunda olumlu yön daha da belirleyicidir. Her ideoloji, inanç zora başvurmadan da teknik basın-yayın başta olmak üzere olanaklarıyla, doğruysa kendini uygulayabilir. Yani bu anlamda da zor gereksizleşmiştir. Hatta, astarı yüzünden çok pahalı olan bir yöntemdir. Demokratik sistemin kurum ve uygulama zenginliği bu tarihi, toplumsal ve bilimsel-teknik gelişmenin üzerinde yükseliyor ve hangi soruna el atıyorsa, belli bir çözümü ortaya koyuyor. Kendisi bizzat çözüm oluyor. Örnekleri sırlarsak; en eskisinden din savaşlarına çözümü laikliktir. Burada ilkesi ve uygulaması, herkesin dini veya dinsizliği kendisine, ama, demokrasi ölçüleri herkesedir. Kesinlikli inanç özgürlüğü demokraside vardır ve din savaşlarının panzehiridir. Yine düşünce ve ideolojik alanda da aynı geçerlilik var. Düşünce ve kanaat özgürlüğü. Diğerlerinin bu anlamdaki özgürlüğüyle çatışmadan toplumsal temelde istediği gibi çalışır, uygulama gücü olur. Bu siyasi düşünceler ve onun partisel ifadesi için de geçerlidir. Demokratik sisteme veya onun devlet yapısına bağlı olduktan sonra, her parti çözüm gücünü zora başvurmadan bulabilir. Burada ne dini zorla benimsetme, ne devletin yapısını dağıtma ve parçalama da söz konusu değil. Din, düşünce ve onlara dayalı partiler devletin demokratik sistemini esas aldıkları için onun ölçütlerine uymayı da bilirler. Bilmediler mi demokrasinin kendini savunma hakkı doğar. Burada açık ki hangi inancı, düşünce ve onların partisel ifadeleri hangi toplumsal gruba dayanırsa dayansınlar bu ulus olabilir, etnik bir grup olabilir veya dini bir topluluk da olabilir, bunları söz konusu ederek devleti dayandığı sınırları zorlayamaz, buna gerek yok, çünkü çözmek iddiasında oldukları sorunu daha da zora sokar, dolayısıyla gereği de yoktur, sistemin içinde zaten çözüm olanakları vardır. Bunlar o toplulukların demokratik haklarıdır. İnanç ve düşünce özgürlükleridir. Partileridir. Her tür koalisyondur. Dil ve kültür konusunda demokratik çözüm daha çarpıcıdır. En başarılı olunan sahadır. Çünkü dil ve kültürün içiçe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır birlikte asimile ettiği bu  değerler, ayrılarak zayıflamayı, monotonluğa düşmeyi, değil birliktelikle zenginleşmeyi, çeşitliliği, güçlenmeyi yaşamayı tercih edecekler ki bunun okulu da, laboratuvarı da demokrasi ve onun inançlı uygulanmasıdır. Demokrasi, adeta bir dil ve kültür bahçesidir. Günümüzün en gelişkin güçlü ilkeleri yine bunun açık ifadeleridir. Tüm Avrupa ülkeleri, Kuzey Amerika net ispatlarıdır. Geçmiş yüzyılların din, dil, kültür, düşünce ve siyasal yeni gelişmeler üzerindeki baskısı, tüm önemli savaşların nedenleri olmak kadar, tabi ki, baskılara karşı durma da haklı diyebileceğimiz savaşlara yol açmıştır. Özellikle, Avrupa ülkelerinin deneyimi, tüm bu savaşların sonunda kararlı demokratik sistemi geliştirmiş ve bu üstünlüğe yol açarken, Batı uygarlığı bu anlamda, demokratik uygarlık olarak da adlandırılabilir. Çünkü gücünün altında bu sistemi geliştirmiş olması yatar. Demokratik sistem en az bilimsel-teknik üstünlük kadar önemlidir. Karşılıklı etkilemeleri güçlenmelerine yol açmış ve artık dünya uygarlığı anlamını da yakalamışlardır.

Dünyanın diğer birçok bölgeleri, genel olarak geri kalmakla birlikte, sistemleri de buna paralel, demokratik olmaktan uzaktır. Ortadoğu  bu bölgelerin en önemlilerindendir. Ortaçağın başlarından günümüze kadar,  yaşadığı din ideolojili savaşlar topluma hakim biçim verirken, üç büyük dinin de doğuş yeri olması bu çelişkileri köklü yaşamasına yol açmış ve başlangıçtaki dinlerin doğuş süreçlerindeki ileri yanlarını da yitirmiş, bilimselliğin önünde engel olmak kadar, demokratik bir ölçü ve gelenek yaratmayı başaramamışlardır. Ağırlaşan feodalizm daha da tutuculaştırmış ve aşiret doğalındaki demokratik özellikler de eriyip, her tür otokratik yönetimlere uygun toplumsal zemin ortaya çıkmıştır. Din-mezhep savaşları batıdaki kadar bile reforma yol açamamış, daha da içe büzülmüş ve bu bireyin ve toplumun özgürlük mücadelesini adeta ortadan kaldırmıştır. Özellikle düşünce ve siyasal özgürlük adeta unutulmuştur.  

Bu bağlamda önde gelen ve hakim Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerinde devrimci tarzda ulusal kurtuluş temelinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu yapıdan ilk çıkış yapmasına karşın, ilk yıllardaki iç ayaklanma ve dış tehditlerin önemli rol oynaması nedeniyle, demokratikleşmeye güçlü bir eğilim sergileyememiş, genel bir düşünce birikimi ve yeni sosyal yapıları sınırlı olarak geliştirebilmiştir. 1950 yıllarına kadar otokratik yönetim tarzında dünya çapındaki demokratik gelişmenin etkisiyle ancak sınırlı oligarşiye dönüşüm yapabilmiştir. 27 Mayıs, 70’lerin sağ-sol çatışmaları ve 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle ancak yine dünya çapında demokrasinin hakimiyet kazanmasıyla, Demokratik Cumhuriyet karakterini bu nedenle birlikte, yoğun iç çatışma ve sosyal-ekonomik gelişme karşısında yaşamak zorunluluğunu duymuştur. Ve tüm göstergeler, Cumhuriyetin hem toplumsal ölçülerinde, hem de, ideolojik değer yargılarında, hızlı bir demokratik hareketlenmeyi yaşadığı artık bunun hiç engellenemeyeceği bir aşamayı yakaladığını göstermektedir.

Bu uzun girişle birlikte; artık demokratik sistem altında tüm sorunların nasıl çözüm bulması gerektiğine dair bir çerçeve koymak istedik. Gerek din ağırlıklı ve en çok korkutan Kürt sorunu da, dahil olmak üzere, tüm toplumsal grup sorunlarının bu çerçeve dahilinde çözümlerini nasıl bulmaları gerektiği üzerinde yoğun durmamız gerekir. Sorunların ağırlaşmasının en temel nedeni, bu çerçevenin sistem tarafından geliştirilmemesi kadar, çözüm arayan sorun sahiplerinin de böyle bir çerçeveyi gündemlerine koymamaları, büyük rol oynamıştır. 60- 70’li yıllarda kurulması ve tutarlı temsilinin yapılması gereken bu çerçeveye 90’lı yıllarda ulaşılabilinirdi. Kaçırılan bu fırsatı hiç olmazsa 2000’li yıllarda kaçırmamak ve kazanmak tüm demokratik güçlerin, yaşadıkları büyük deneyimin arkasından adeta kaderleri olmalıdır. PKK ve benim davamın bu temelde en belirleyici rollerden birini oynayacağı açıktır. Türkiye’nin genel demokratik sistem ve uygulama sorunlarına  gelmeden önce, bu yargıların daha iyi anlaşılması ve pratikte ağırlıklı olarak Avrupalı deneyimlerin bir özetini sunmak yararlı olacaktır. Savunmamda daha önce yoğunlaştığım ama, çözüm örnekleriyle kanımı güçlendiren 60’larda yayınlanmakla birlikte Türkiye’de güncelliğini koruduğuna inandığım Leslie LİPSON’un “Demokratik Uygarlık” adlı yapıttan birçok alıntı almayı önemli bulmaktayım. İnceleme hem bilimsel, hem de günümüzde adeta zafer niteliğinde doğruluğunun kanıtlanması nedeniyle, değerini daha da yükseltmektedir. Seçeceğim örnek Avrupa’nın da özünü teşkil eden çok mezhepli, kültürlü  ve dilli İsviçre örneğidir. Yüzyıllara varan mezhep kavgalarından  sonra aldıkları tarihi ders şudur; “Sonuçta karşılıklı olarak bitkin düşünce, hiçbir taraf  karşıtını ortadan kaldıramayınca ve eğer yeniden birleşmezlerse, konfederasyonlarının (birlik biçimi) dağılacağını açık fark edince, İsviçreliler hoşgörünün hikmetine vardılar. Ölüp, öldürmektense, yaşayıp yaşatmanın üzerinde zımnen anlaştılan. Böylece çeşitliliğin hoşgörülmesi birliklerinin temeli  haline geldi ve demokrasi de,  farklılıkların uzlaşması konusunda  bir antlaşma olarak  gelişti” İsviçre’de dil konusundaki parçalanmışlık ve bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişme daha çarpıcıdır.  

“Böylece, Hristiyanlık içindeki bölünmelerin zaten parçalamış olduğu bir topluma, bir de dil açısından farklılıklar  eklenmiştir. Almanca konuşan çoğunluğun –ki bunlar  sayısal açıdan çok büyük çoğunluk oluşturular- lehine bir puan olarak, yurttaşlarının duyarlılığına akıllı bir SAYGI göstermiş ve dil konusunda  birçok ÖDÜN vermiş oldukları söylenebilir. 1848 anayasasında Fransızca, İtalyanca ve Almanca ulusal diller olarak ve resmi kullanım içinde eşit olarak tanınmışlardır. Fakat İsviçreliler bundan da bile öteye gitmişlerdir. Ülkenin güneydoğu köşesindeki dağlık bölgede yer alan Grisons kantonunda (yerel yönetim) kabaca Almanlaştırılmış İtalyanca’nın bir biçimi denilebilecek bir biçimi olan Romanche dilini konuşan yaklaşık elli bin kişilik bir azınlık grubu  yaşamaktadır. Bu grup kendi dillerini bir lehçe düzeyinden bağımsız bir dil düzeyine çıkarmak istemişlerdir. Böylece dördüncü ulusal dil olarak tanınmak istemişlerdir.1938’de yapılan referandum çoğunlukla –bire karşı on- kabul edilmiştir. Bu gerçekten çoğunluk tarafından küçük bir grubun duyarlılığına karşı gösterilen saygının dikkate değer bir kanıtıdır.” Devamla;  

“Çağdaş insan İsviçre’de dil açısından bölünmüş bir toplumu birleştirmek ve sonra da onu demokratik olarak yönetmek sorunu çözülmüş bir sorun olarak kabul edilebilir. Ancak bu çok dilliliğin hiçbir güçlük ve karşıklık içermediği anlamına gelmemelidir. Tam tersine İsivirelilerin çeşitliliğin yararlarının, onun zararlarını  karşıladığı, hatta aştığı bir dengeye ulaşmış olduklarını söylemek istiyorum. Onlar, demokratik teknikleri kullanarak herbir toplumsal gruba kendi geleceğini belirleme hakkını vererek, demokrasinin ideallerine katkıda bulunmuşlardır. Bu sonuca yol açan ilke ve uygulamaların üzerinde biraz düşünmek gerekir. Her şeyden önce, İsviçreliler kendilerini en azından bir ikinci dil öğrenmeye zorlamaktadırlar. Fransızca, İtalyanca, Romanch’ça konuşulan yerlerde Almanca, Almanca konuşulan yerlerde ise Latince kökenli bir dil öğrenme zorunluluğu vardır. İyi eğitim görmüş bir İsviçreli en az üç dil bilmektedir.” 

“Bu dil çeşitliliği İsviçreliler için gerek komşu ülkelerle, gerek kendi aralarında özel bir ilişki sağlamaktadır.  Dil aracalığıyla Avrupa’nın Fransızca, Almanca ve İtayancaya dayalı üç büyük kültüründen pay alabilmektedirler. İtalyan İsviçrenin İtalyaya belli bir bağlılık duyması, Fransız İsviçrenin Paris’i gözlemesi, Alman İsviçrenin de Almanya ve Avusturyaya yakınlık duyması son derece doğaldır. Dolayısıyla, dilin merkezkaç etkisi İsviçrelileri komşularına bağlamakta ve tasarılılığı yalnızlılığı önlemektedir. Avrupa’nın bütün uluslar için de en Avrupalı olanı İsviçreliler’dir. Fakat bunlar aynı zamanda İsviçrelilerdir. Hem de en yurtsever biçimde. Komşularından siyasal olarak ayrı olmaktan gurur duymakta , sahip oldukları barış ve refah için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini korumak için şükretmektedirler. Her bölümden İsviçreliler kimliklerini korumak için diğer bölümlerin varlığına ihtiyaç duymaktadırlar. Farklılıklarını birbirlerinin güçlendirmeye, dönüştürmeyi başarmışladır. 

“Bu zıtlıkların karşılıklı etkileri, kendini büyüleyici biçimlerde ortaya çıkarmaktadır. İsviçre dolaşıp da, dil çeşitliliğinden türeyen zenginliklerin farkına varmamak olanaksızdır. Bu öbür ülkelere oranla, alan ve nüfus açısından küçük bir ülkedir. Fakat tek düze standart ve belli özellikler taşıyan bir ülke değildir.”

“İsviçre devletinin kökenleri, bağımsızlık kazanmaları ve keskin ayrılıklarına karşın, oldukça uyumlu bir demokrasi üretebilmeleri, siyasal bir zaferi temsil etmektedir. İsviçreliler, durumuna –içerideki büyük farklılıklar ve dışarıdan gelen baskılar- bakıldığında, İsviçreyi yaratmış, birliklerini sürdürebilmiş ve bir demokrasi olarak evrilmeleri bir mucizedir, üstelik ülkeleri birçok genellemeye aydınlatıcı bir istisna getirdiğinden, siyaset bilimcilerinin incelemesi için olağan dışı bir konu sunmuşlardır. İsviçre sadece kuralı kanıtlamamakta, herkesçe doğru kabul edilen şeyde düzeltme yapmaktadır”

“Sonuç olarak İsviçrelilerin bu konudaki –dil, kültür- deneyimi paradoksal bir belirleme ile özetlenebilir. Dil çeşitlilikleri, birliklerini zayıflatmaktan çok güçlendirmiştir, ve bu farklılıkları hoşgörmeleri, bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin hem nedeni hem de sonucudur. (Demokratik Uygarlık., sayfa 125-128) 

Bu çarpıcı örnekler, dil ve kültür farklılıklarının demokrasi içinde, bağımsızlık içinde nasıl güçlendiğinin hem nedeni ve sonucu olduğunu çarpıcı olarak ortaya koymaktadır. Herhalde Türkiye için de, dil ve kültür mozaiği olması açısından alınacak epey ders vardır. Kürt sorununun sonuçta bir dil ve kültür özgürlüğü sorununa indirgenebileceği gözönüne getirildiğinde, alınacak dersler gerçekten çarpıcıdır. 

Uzun bir alıntıyı da demokratik anayasanın anlamına ilişkin alalım. Çünkü bu konu da Türkiye için aktüeldir.

“Demokratik bir anayasa için ilk siyasal koşul, devletin yönetimine bağlı olan herkesin yurttaş olarak eşit olması, ve bu çerçevede yetkililerin seçim denetiminde eşit paylarının bulunmasıdır. Bunun anlamı demokrasinin, bir anayasanın yurttaşlar ve uyruklar arasında birinci, ikinci vatandaş ayırımı yapmamasıdır. Temel hak ve yükümlülükler çerçevesinde ırk, inanç, dil, cinsiyet, aile ve varlık nediniyle insanlar arasında ayırım gütmemesidir. Bir demokrasi herkesi bu temel haklarda eşit kapsar. Bütün bunlardan, anayasa tarafından bile bile dışlanan, ya da alt dereceye sürülen kişilerin, anayasanın kendilerini temsil edemeyeceği sonucu çıkar. Böyle bir kümenin varlığı oranında anayasa demokratik olamaz. Eğer bu kümeler anayasaya karşı gelirlerse, bağlı kalmazlarsa, bu anayasaları reddettiği için ahlaksal ve siyasal açıdan haklı olurlar. Demokrasi bu nedenle, birbirlerinin doğal insancıl varlığını reddeden, ya da ortak özdeşliğe karşı çıkan kümeler arasında ne anaysa ile, ne de başka yollarla uygulanamaz. Demokrasinin anayasası her şeyden önce, herkesin benimsediği birliği içermelidir. (Demokratik Uygarlık, syf:348)

Bir diğer örnek ülke İngiltere; anayasa sistemini dünyada en iyi uygulama unvanına sahiptir. Sorunlarını şiddete başvurmadan demokrasi içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin ülkesidir. Buna nasıl geldiği de çarpıcıdır.

“Yirminci yüzyıl İngilizleri güvenlik içinde küçük kavgalarını yapabilirler çünkü, İngilizler ve İskoçlar; Velşler ve İrlandalılar; Protestan ve Katolikler, aristrokratlar ve avam, toprak sahipleri ve sanayiciler, kendi tenkillerini sömürülerini ve cinayetlerini geçmiş dönemde yapıp bitirmiş bulunuyorlar. Bugünün oydaşlığı, dünün bunalımlarının meyvesidir.” 

Burada yüzyılın çok yönlü kavgalarından nasıl mükemmel bir anayasal demokrasi çıkardıklarını, en büyük erdemlerinin demokratik sistem yaratıcılıkları oluyor. Demokrasinin dili evrimdir. Bunun ustası da İngiltere’dir. 

Bir diğer önemli alıntı, bir dönem için ilke ve programlarının uygulama sürecinden sonra gözden geçirilmesinin anlamına ilişkindir;  

“Fakat, eğer ilkeler olağan olarak programlarda yer almadan önce konuyorsa, programların geliştirilmesi sonunda ilkelerin yeniden ele alınmasının gerektiği de bir gerçektir. İdealler bir eylemi uyarmak için kullanılabilir ve kullanılmalıdır. Fakat, deneyim biriktikçe, neyin olanaklı olduğunun ışığında ideallerin yeniden formüle edilmesi gereği ortaya çıkabilir. Bu nedenle siyasal uygulama ve felsefesi arasında sürekli bir karşılıklı alışverişin yer alması gerekir. Sürekli olarak uygulanan programlar halkta değişiklik yarattığı için, toplum ve siyaset üzerinde etki yapar. Büyük babalar için heyecan verici olan amaçlar, torunlar için anlamsız bir tekerleme durumuna  gelir. Soyut ideallerin, değişen özel durumlara uyarlanabilmesi  gerekir” 

Demokrasilerde, bir bütün olarak örgütlerin ilke, program ve devletlerin anayasalarını değişen özel durumlarda veya ilke, pratiğe ters gelindiğinde nasıl kendini yeni duruma uyarlaması gerektiği burada gayet açıktır. Pratikte uzun süre çelişen ilke ve programların değeri olmayacağı da ortada. 

Burada uzun alıntılardan da anlaşılması gereken husus Türkiye’de de meşhur bir söz haline gelen “ Demokrasi de çarenin tükenmezliğidir”. Ama uygulamanın pek iç içe gelişmediği de ortadadır. Demokratik hareketlenme açısından, hangi aşamada ve ne tür sorunlarla karşı karşıya olduğunuzu, bir inanç ve karar kesinliğiyle gündemimize koyduğumuzda, bir büyük çözüm şansını yakaladığımız da görülecektir.  

Avrupa ülkelerinin ağırlıklı olarak 20.yüzyıl başlarında en önemli ulusal, dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü güçlü demokrasilerini kurduklarını, çok yönlü gelişme ve üstünlüklerinde bu rejimin, belirleyici payı bulunduğu açıktır.  Bu anlamda Avrupalılaşmak  daha cumhuriyetin ilk yıllarında da bir hedefti. Atatürk’ün görev olarak bıraktığı “ çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak” deyişi kadar, “ cumhuriyeti biz kurduk onu siz ilerleteceksiniz “ sözü de her halde ancak cumhuriyetin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağı açıktır. Bizzat cumhuriyet, ilk kuruluş yıllarında liberal eğilimli Fethi Okyar kabinesi ve “Serbest Fırka” deneyimleri, bunun ilk girişimleri ve Atatürk’ün demokrasiye özlemidir. Döneminde iki büyük iktidar biçimi olan Hitler Almanyası’nın Nazi  totaliterizmiyle , Stalin’in Sovyet diktatörlüğünü görmesi ve “bu sistemler çözülecektir “ öngörüsünde bulunması, demokrasinin üstünlüğünün o günlerde bile görüldüğü, ama, gerçekleştirilemediği açıktır. İkinci Dünya Savaşı sonrası DP’nin dalgalandırdığı demokrasi bayrağı görüntüseldi ve esasta oligarşiye yol açmadan öteye gidemedi. Batı tipi bir demokrasiyle Türkiye ellilerden beri bu sözü çok söyledi, ama özünün gereğine hiç inmedi. Bu beraberinde ağır sağ-sol çatışmaları kadar üç önemli askeri darbe getirdi. Siyasi ortamın bu şiddetle sürekli gergin ve dolu geçmesi demokrasinin gelişmediğinin açık ifadesidir. Günümüzde de bunun sancılarının halen yoğun yaşandığı, aktüel konuların başındadır.   

Kürtlerin yoğun yaşadığı alanlarda ise, adı ne konulursa konulsun, bir isyan, bir büyük acı, şiddet yaşandığı bunun altında ağır ekonomik ve toplumsal sorunların yattığı çok sayıda resmi yetkili ve kuruluş söz ve raporlarıyla sıkça dile getirmektedirler. 

Ama, bunun yanında çok büyük bir demokratik hareketlenmenin de olduğu, yirmiyi aşkın her düşünce ve toplumsal gruptan partinin seçimlere katıldığı, herkesin oy kullanabildiği de bir gerçektir ve demokrasi açısından küçümsenemez bir gelişmedir. Demokrasinin şiddetle birlikte yürüyemeyeceği, şiddete kaynaklık eden tüm sorunların ancak barışçıl çözümünün demokrasiyle bağdaştığı da bir o kadar açıktır. Demek ki, içinde bulunduğumuz aşama ve altındaki güncel hem dini, hem etnik-kültürel vs. sorunlar ağır bir demokratikleşmeyle yüz yüze bulunduğumuzu da ortaya koymakta, ilerlemenin bu sorunların demokratik sistemle, çözüme girmesiyle eş anlamlı olduğu da açığa çıkmış bulunmaktadır.  Şunu çok iyi görmek gerekir, çağdaş Türkiye devleti 19.yüzyılın başlarında III.Selim’in zorla saltanattan indirilmesi ve ayanlarla yapılan “Sened-i İttifak” tan beri her türlü şiddeti, devrimi, karşı-devrimi, darbeleri kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamaktadır ve şiddetin artık çözümleyici değil zorlayıcı engelleyici olduğu hatta kendini aşırı tekrarladığı da bir tarihi gerçektir. Şiddet, artık cumhuriyetin gündeminden kesin kalkmalıdır. Sanıyorum, Türkiye’de tüm kesimlerin konsensus sağladıkları en temel bir konu budur. Kimse sorunların şiddetle çözüleceğine inanmıyor. Bunun, açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış görünen ve büyük zor gücüne rağmen, bu gücün etkisini ancak, yaratıcı çağdaş bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça doksan ortalarından beri MGK konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da, kanıtlanmaktadır. Ordu darbe yapmıyor. Ordu en demokratik görünen partilerden bile daha duyarlı, demokrasinin ölçütlerini hatırlatıyor. Günümüzde ordu ve demokrasi ilişkisi irdelenirken, herkes şahsı için alabildiğine demokrasi isterken ordunun gerçekten demokratik normların takipçiliğini üstlenmesi, şüphesiz ülkenin güvenliğiyle bağlantılıdır, ama, sorumlu olduğu bu güvenliğin bile, ne kadar yakından demokrasiyle bağlantılı olduğunun görülmesinin de yüksek ve saygı duyulması gereken bir anlayış gereğidir. Bu açıdan da, aşamanın  tarihi, demokratik nitelikte olduğunu görüyoruz. Çözümün bizzat demokrasinin çare tükenmezliğinde görüldüğünü anlıyoruz. Bu, zorunlu olarak anlaşılmasaydı, darbe yapmanın önünde duracak bir güç olmadığını da biliyoruz. Ordu bugün demokratik aşamanın karşısında bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat gücü konumundadır. Bu neden böyledir? Çünkü sorunların demokrasinin özüyle çok bağlantılı, söz ve eylemi dışında çaresi kalmadığından ötürü böyledir. Artık sorunları gücün halledemediği, daha da zora soktuğu artık çözümün demokratik sistemin iç yaratıcılığında görülmesi gerektiği için böyledir. Türkiye için demokrasi, bir ihtiyaçtan öte, bir zorunluluk haline geldiğinden ötürü böyledir. Ordunun büyük bir özlemle yönlendirmede oynadığı bu rolü, şahsım adına doksanaltıdan beri olumlu taktir ettiğimi ve yardımcı olmaktan başka çaremizin olmadığını da daha o günlerde belirttiğimi, tek taraflı ama başarılı yürüyemeyen ateşkes denemeleriyle ve giderek bu yönde çözüm arama konumuna girdiğimi de, tarihi bir gelişme olarak hatırlatma ihtiyacı  duyuyorum.

 

Aşağı-yukarı diğer tüm ağırlıklı siyasal, ekonomik ve sivil kuruluşların da açık ifade etmezlerse de, bir büyük demokrasi arayışında oldukları, anlamlı bir demokratikleşmeden kaçınan kesimin olmadığı da, aşamanın tarihi değerini ortaya koyar. Çok sayıda rapor, konferans, panellerde bunu görmek, basın-yayın kuruluşlarında  bu yönlü bir bombardıman hareketi yaşandığının; bu yılların tarihiliğini onun da demokratik özde olduğunun diğer büyük bir göstergesi, kanıtıdır. Bütün bunlarla birlikte,devletin en üst düzeyinden tutalım, sıradan vatandaşa herkesin, uygulananın tam demokrasi olmadığında birleştiği de bir hakikattir. Temel devlet kuruluşlarından anayasa, danıştay başkanları en temel demokrasi ilkelerinin-dil, düşünce, siyasal parti başta olmak üzere- önündeki engellerin kaldırılmasını bugünlerde kuruluş günlerinde dile getirmektedirler. Parlamento yemin sorunlarına bile düşmekte. Devletin en temel kurumlarının da, demokrasi karşısındaki konumları, gerçekten aşamanın hassasiyeti kadar tarihi özelliğini ortaya koymaktadır. Bu aşamaya gelmiş bir çatışmalı ortama; demokrasinin nasıl bir çözüm değeri oluşturduğuna dair, dünya deneyimlerinin bir özeti olarak şu alıntılar büyük anlam ifade etmektedir;

 

“Fakat çatışma bir takım sınırlar gerektiren bir nitelik taşır. Denetim altına alınmadığı taktirde, kendi kendini ortadan kaldıracak kadar yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Yıkıcılık eğilimimizi sınırlandırmadığımız taktirde, uygar insanlar olarak yaşamamız olanaksızdır. Bu nedenle, çatışmalarımızı kurumsallaştırıp yöntemsel güvencelere bağlamamız gerektiğini görürüz. Ayrıca, gelecekte hangi ideallere ulaşmamız gerektiğini tartışırken, bugünkü yaşamımızı düzenli bir çerçeve içinde yürütmek zorundayız. Bugünkü çatışmalar nasıl yarın ki DÜZENE yol açacaksa, bugünkü DÜZEN’de, geçmişteki çatışmaların ürünüdür. Toplumun varlığını sürdürmesi, yönetimin yurttaşları, kuralları, aygıtları, yetkileri ve yetkilileri içerecek biçimde örgütlenmesini-tek kelimeyle devleti-gerektirir. Fakat, yine bu toplumun yeniliklere uyup evrimlenebilmesi için, siyasal tartışmalar devletin içinde, değişimlere karşılık verebilmenin ve böylece gerçekliği ideale dana yakınlaştırmanın bir yolunu bulabilmelidir. İyi işleyen ve varlıklarını koruyabilen kurumlar, yeniliklere açık olmak ile sürekliliği korumak arasında anlamlı bir dengeyi koruyabilenlerdir. Bu denge kurulamadığı taktirde, yönetim aygıtı, siyasal süreç içinde gelişen güçlere aykırı düşecektir,

 

“Dolayısıyla siyaset ile devlet arasında bir gerginlik vardır. Siyasetin dinamik özellikleri, devletin durağan niteliğini zorlar, siyasetin akışkan bir özelliği vardır. Yönetilmesi ve denetlenmesi zor güçlerin çalkalandığı bir denize benzer. Buna karşılık, devlet belirli bir yapıya sahiptir. Birlik ve sağlam arar, ölçütleri,yasa, düzen ve otoritedir. Denizin sonsuza kadar karayı dövmesi gibi, siyasetin dalgaları da devleti döver durur. Buluştukları nokta hükümettir. Bu karşılaşma, karşı  konulmaz bir gücün yerinden oynatılmaz bir taşı nasıl kaldıracağına ilişkin o metafizik bilmeceyi andırır. Gerçekten de siyasal ayaklanma-örneğin devrim-anlarında yer alan türden bir şeydir. Dolayısıyla bu tür bir GERGİNLİĞİ giderecek bir sistem oluşturulmalıdır. Böyle bir sistem ise DEMOKRASİ’dir. Demokrasi hükümet biçimleri içinde özü ve bu sorunlara yaklaşım yöntemi açısından EŞSİZDİR.  Amaçları açısından bir ölçüde engelleyicidir. Çıkarlar, gruplar ve kişiler arasındaki çatışmaların yıkıcılığa dönüşmesini engeller. Fakat daha büyük ölçüde de YAPICIDIR. Farklı kesimlerin siyasal enerjilerini kurumlar aracılığıyla derleyerek kamunun çıkarına ulaşmaya çalışır. DEMOKRASİ, siyasetin yaratıcı, devletin de duyarlı olabileceği bir ilişkiyi oluşturmaya çalışır. Demokrasinin amacı taşı yerinden oynatılabilir, gücü de dayanılır kılmaktır.” (Demokratik Uygarlık, syf..235)

 

Burada asıl vurgulamak istediğim husus, siyasi ortamın gergin, zaman zaman şiddetle -ayaklanma, isyan-  sarsıldığı dönemlerde, demokrasinin tam bir ilaç rolü oynadığıdır. Çıkarların aşırılıklarını  engelleme kadar, haklı olan yanlarını da, devlet kurumları aracılığıyla realize etmesidir. Müthiş bir denge ile gerginliğin, çatışmanın üstesinden gelmesidir. Siyaseti ve arkasındaki güçleri çatıştırmadan, demokratik devlet kurumlarının elverişliği sayesinde, çözüm emekliğine sahip olan, ideal hükümetlere sahip olmasıdır. Burada her sorun çatışmaya uğramadan, duyarlı kılınmış -demokrasiyle- devlet aracılığıyla yani hükümetiyle dengeleniyor, hatta kamuya en yararlı hale getiriliyor. Başka rejimlerde yıkıma gidebilecek, katliama, yıkıma yol açabilecek gerginlik arkasındaki güçler, çatışma burada ortak faydaya dönüştürülüyor. Demokrasinin muazzam yaratıcılığı burada karşımıza çıkıyor. Bu aynı zamanda batı toplumlarının üstünlük nedenlerinin de, esas neden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Yıkım enerjisini yapıma dönüştüremeyen, tabi ki büyük kaybedecek, onun yarara –mekanizma demokratik ölçülerdir- dönüştürenler ise kazanacaktır.

 

Türkiye’de siyasal gerginlik ve şiddetin, olumsuzluklarını engelleyici ve tersine o enerjiyi –kişilerin, grupların çıkarlarının- yarara dönüştürecek kadar demokratik sistemini oluşturamadığı için son yarım yüzyılda kaybettikleri dev mislidir. Bir kuşak kaybetmek kadar, sınırsız maddi ve moral değerlerde kaynaklar muazzam ölçülerde kaybedildi. Yaşanılan acılar sınırsız oldu. Gerçekten rahatlıkla üstesinden gelinebileceğine kuşku duyulmayan demokratik sistemde, inançla uzlaşılsa ve herkes gereklerine uysa, tersine nelerin kazanılabileceğini de göz önüne getirdiğimizde büyük hayıflanmamak elde değil. Özellikle son kırk yılın deneyimleri Türkiye’yi kesinlikle içinde bulunduğu demokratik aşamayı en iyi başarıyla kazanmayı şart kıldığı gibi, eşsiz ve vazgeçilmez biricik çare kaynağı olduğunu da gösteriyor.

 

Türkiye Cumhuriyetini, tarihi çıkış koşulları, içerisindeki ulus ve toplum gerçekliği kadar, kısa tarih gelişmesi ve hatta uluslararası demokratik sistemle karşılaştırmasını açık ki yargılandığım dava, Kürt sorunu –ister güneydoğu, ister terör deyin farketmiyor- için bir çerçeve oluşturayım diye, dile getirmeye çalıştım. Kuruluşta ortak hareket, ismiyle ve gönüllü birlik, demokratik bir gelişmenin, ayaklanmalar ve altındaki toplumsal nedenlerle, gerçekleşememesi nedeniyle acı bir soruna dönüşüyor. Her ayaklanma sorunu daha da ağırlaştırıyor. Gerisindeki tarihi nedenlerle birlikte, üzerine yaklaşanı yakan bir gerçeğe, yaralı, çok acılı, trajik bir gerçeğe dönüşüyor. Dünyada benzer sorunular, hatta, Yüzyıllarca birbirin boğazlamış, sorunlara yataklık etmiş ülke halklarının çeşitli toplulukları, cumhuriyet Yüzyılında muazzam çözüm gücüne kavuştukları, çok verimli güzel birliktelikler –çarpıcı örnek İsviçre anlatıldı- tüm ayrılıkları, farklı kültürlerini, dil ve dinlerini, bağımsızlıklarının ve demokrasilerinin harcı haline getirdikleri halde, bunu etraflarındaki en büyük ayırıcı güçlere rağmen başardıkları halde, ortak tarih, din ve hatta dil, kültür yakınlıklarına  birlikte kurtuluş savaşlarını vermek kadar, devletini, cumhuriyetini de kurmalarına rağmen neden isyanlar önlenemedi, bu niteliğini niye geliştiremedi, halkın yönetimi olarak anlaşılması gereken demokratik cumhuriyete bu sorunu çözecek gücü niye veremedik, daha da ve en önemlisi nasıl vereceğiz?

 

Dünya deneyimlerinin ışığında, sorunun demokratik çözümünün sadece mümkün değil, ideale yakın koşulları beraberinde yaşadığını görüyoruz. İç içe geçmiş, coğrafya yani ortak vatan özelliği, yüzyıllarca dil ve dinde doğal asimilasyonla kurulan kültür yakınlığı ve en önemlisi sürekli ortak devlet çatısı altında yaşama, aslında, demokratik çözümün objektif koşullarının gelişkinliğini gösterir. Olan çelişkilerin altında dünya ölçeğinde beraberliğe en yakın cinsten oldukları da bilimsel bir gerçekliktir. Burada ayrılıkçılık objektif temele ne kadar ters ise ortaklık o kadar uygundur. Bunun nedenlerine ilgili bölümlerde değindim. Ama özce Kürt ağırlıklı toplumdaki geleneksel hakim tabakanın, cumhuriyet karşıtlığı –başına buyruk, hanedan, ağalık, şeyhlik, reislik- yeni düzene gelmeyi çıkarlarına uygun bulmayışı ve feodal, aşiretsel ve dini bağlarla kendilerine yüzyıllardır bağlanmış oldukları halkı, rahatlıkla ayaklanmaya kaldırmaları kadar, cumhuriyetin kendi demokratik temellerini bu nedenle kuramaması, şüphesiz çatışmaların yıkıcılığa, ayrılıkçılığa kaçmasına yol açtı. Burada tarafları suçlama yerine, bilimsel değerlendirmeye çalışıyorum. Elverişli kuruluş zemini, kısa sürede bir tarafın doğal alarak cumhuriyeti koruma endişe, diğer tarafın yüzyıllardan kalma vazgeçilmez çıkarları, demokrasi köprüsünde dostça, kardeşçe geçmeyi beceremediklerinden, sorun derinleşti diyorum. Aşırı şiddet, korku, acı, yabancılık gelişti. Artık sanki cumhuriyet tüm gücüyle bastıracak, inkar edecek, Kürtlere “varım ama kaçıyorum, isyan ediyorum” diyecek. Trajedi, acı ikilem böyle oluştu. Aslında bu kadar olmamalıydı. Doğal asimilasyon yüzyıllardan beri Kürt-Türkü çok yakınlaştırmış iken inkara, zoraki olana gerek yoktu. Kaldı ki resmi dil olarak Türkçe’nin gelişimi ve kabulü doğaldı. Türkler, Türkiye uluslaşmasının kökeniydi buna da itiraz olunamazdı ve doğaldı. Devletin temel kurucu gücü olarak başka türlüde olunamazdı. Herkesin bu uluslaşmada yerini alması Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm” demesinin de tarihi anlamı buydu. En başta Atatürk bunu Osmanlının “Etrak-ı bi idrak” dediği Türkler için söylüyordu. Nasıl ki herkes çok kökenden gelmesine karşın, ortak İngilizceyle ben “Amerikan ulusundanım” diyorsa ve hatta İsviçre gibi dört ulusal dilli ve kültürlü bir “İsviçre milletindenim” diyorsa, Türkiye’de de ortak bir ulustan bahsetmenin yadırganacak bir yanı da yoktur. Burada ulusal bütünlük tartışılmıyor, tartışılmalıdır. Aynı şey daha fazla ülke ve devlet bütünlüğü için de geçerlidir. Bu hususlar açık olmasına rağmen, sosyolojik ve siyaset bilimi açısından anlamı üzerinde özlüce durulmuyor, şoven, aşırı bir milliyetçilik gerekçesi yapılarak asıl sorun haline getirilmeye başlanıyor.  Atatürk milliyetçiliği ırk, köken milliyetçiliği olmadığı, esasında tarihten süzülen bir kültür ulusçuluğunu esas aldığı halde bu ulusçuluktan sapma, karşı bir milliyetçiliğe zemin hazırlıyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, fazla yüze vurmayan bu milliyetçi yaklaşımlar, Kürt toplumunun hakim yanlarıyla birleşince tabi ki ayrılıkçılık biraz daha derinlik kazandı. Avrupa türü bir demokratik kabullenme, dil, kültür, din, etnik farklılıkları demokratik potada hem çatışmalı yanlardan koruma, hem de, ortak kamu yararına dönüştürme düşünülmedi. Hatta tümüyle demokrasi  bir yana itilince ve ellilerden itibaren sınıf farkları büyüyüp, cumhuriyeti adeta yeniden ele geçirince, oluşan bir oligarşik yapı demokrasinin önünde engeldi. Demokratik sistemin, giderek gelişecek sınıf, dil, kültür ve hatta dini çelişkileri çözme imkanı doğmayınca, sorunlar yetmişlerde yerini çatışmalara bıraktı. Diğer sorunlarla birlikte Kürt sorunu rahatlıkla bir demokrasi sorunu olarak çözüm bulmalıyken gerek tarihsel temeli, gerek ele alınan dönemin dünya çapındaki çatışmalı savaşlı karakteri, gençliğin elinde bir kıvılcıma dönüştü. Daha devleti, toplumu, tarihi tanımadan dogmatik  ideolojik yaklaşımlarla, ütopik siyasi belirlemelerle PKK adına bir isyan içinde kendimizi bulduk veya yarattık. Yılların küllenmiş sorunu ateşlendi, bir isyan oldu. Toplum temeli olmayan hiçbir şiddet bu kadar gelişemez. Bireysel terörünün çapının sınırlılığını herkes bilir. Kaldı ki toplumsal anlamı olmayan hiçbir şiddet olayı yoktur. Amaçsız şiddet, en tehlikeli şiddet, dolayısıyla suçtur. Ama bir savaş bilançosunu çoktan aşan, bazen günde yüzlerce kaybın yaşandığı, milyonların bu kadar uzun süre etkilendiği bir çatışma açık ki tarihi toplumsal temeli derin olan bir sorundan ancak kaynaklanabilir. PKK olsa olsa fitil rolünü oynayabilir. Burada göstermek istediğim, sorunun doğuş karakteri kadar, dünya çapında nasıl çözümlere kavuştuğu ve Türkiye’de gündeme benim sorumluluğum altında, PKK öncülüğünde nasıl bir hal aldığıdır. Sayın savcıların iddianamelerinde hiç değinmediği hususları, tarihi öneminden ötürü çok yönlü olarak koymak ihtiyacı duydum. Hukuki açıdan PKK’nin durumu belli ancak sorunu tarihi toplumsal boyuta ve dünya ölçeğinde benzer sorunlar kadar çözüm bulmuş örnekleriyle kıyaslamasak bu yargılamaya da yazık olacaktır. Tarihi bir yargılama ,tarihi bir çözümü beraberinde getirmelidir. Türkiye bizden şiddetle bunu istiyor. Cumhuriyet bu sefer demokratik çözüm gücünü gösterecek, yaratacak mı? Herkes bu soruyu soruyor. Bu son isyan, gerçekten öyle olacağına inandığım tarihi demokratik uzlaşmanın gücüyle, yaratıcılığıyla çözümlenerek son isyan olacak mı? Bunu soruyor.  

Tekrarlayıcı ve uzun uzadıya da olsa sorunun tarih ve toplum bağı kadar dünya örnekleriyle mukayesesi bence çok önemlidir. Bu yargılamada ,bunu cesurca ortaya koymam bu cumhuriyetin onun gelişen demokratik karakterinin hem bir gereği ve onunla doğru tanışmamızın, dolayısıyla barışmamızın gereğidir hem de başka tür bilimsel olarak ta çaremizin olmadığı ve gerekmediğidir de. Bundan sonra şu sorunlara net yanıt vermeye çalışacağım. İddianamenin temel iddiası olduğu için ve PKK programı ve benim bir çok beyanım bunu ortaya koyduğu için gerçekten ayrı bir devleti gerekli mi, mümkün mü, söylenilenle yapılan bunu doğruluyor mu? Hayat neyi kanıtladı? Zorla birliktelik kadar ayrılık yine mümkün mü, çözüm gücü olabilirler mi? Değilse, cumhuriyet ortak vatan ve devlet olarak demokratik çözüme, bu sefer, bu tarihi fırsatı, şansı tanıyacak mı ?