|
||||
|
Öcalan’ın Kadın Konusundaki Düşünceleri Öcalan’ın, sosyal yaşamın tüm alanlarında oldukça detaylı değerlendirmelerinin olduğu biliniyor. Bu alanların başında da Kadın ve Kadın-Erkek ilişkileri üzerindeki düşüncelerini görüyoruz. Öcalan’ın çocukluğu anlatılırken değinildiği gibi, O daha küçük yaşlarda var olan kadın-erkek ilişkilerine bir anlam verememektedir, kadının getirildiği noktayı ve nasıl olması gerektiği konusunda ilk önce annesini eleştirmesi, Ona civcivlerini koruyup-kollayan tavuğu göstermesiyle kadının durumunu anlamaya ve anlatmaya başladığını görürüz. O gördüğü ve yaşadığı tüm ilişkilerinde çok iyi bir gözlemci ve gözlemlerinin de analizini titiz bir bilim adamı gibi yapan ve önemli gördüğü hiç bir şeyi unutmayan biridir. Bu özelliklerinin yanında onu sıradan insanlardan ayıran önemli bir özellik ise; yanlışlarla uzlaşmayan, doğruyu bulmak için de her yol ve yöntemi araştıran ve deneyen, bunu kendisine kural edinen bir insan oluşudur. Kadın konusundaki düşüncelerinin gelişimine bakıldığında da aynı duyarlılık ve kurallı olmayı görürüz. Annesi, kızkardeşleri, çocukluktaki kız arkadaşları ve daha sonra yaşadığı evlilikte de hep aynı titiz gözlemcilik, anlam verme ve çözümlemeye çalışma vardır. Öcalan dünyada kadının bugün içinde olduğu durumu Kürdistan’ın durumuna benzetir. Kürdistan bilindiği gibi insanlığın topluluk oluşturma ,üretime geçme, sosyalleşme kısacası insanlaşmasının merkezi olarak kabul edilir. |
|
|||
|
Kürdistan’ın isanın insanlaşmasındaki önemi bu iken, kadının insanın insanlaşmasında oynadığı rol da belirgindir. İnsanın doğuşu, oluşu kadınla olur. İlk toplulukları oluşturarak örgütlenmesi, giderek sosyalleşmesi, toprağa bağlı üreticilik ve üretimle bağlantılı olan hemen herşeyi ilk gerçekleştirenin kadın olduğu kabul edilir. Kadın doğuştan gerek biyolojik ve gerek ruhi yapısıyla üretken, örgütleyen, seven-dolayısıyla barıştan yana olan, bir kişiliktedir. Toplumların
tarihine bakıldığında, gerçekten her yeni toplumun biçimlenişi ile kadının
kendi doğal kişiliğinden biraz daha uzaklaştığına rastlanır. Kadın biraz
daha doğal özelliklerini yitirir. Biraz daha erkek egemenliğine bağlanır.
Feodal toplum ile birlikte giderek erkeksileşmeye, yani erkek gibi olmaya,
erkeğin kopyası, bir nevi erkeğe kendini benzetmeye çalışır, ya da buna
özendirilir. Ancak kadın bunu yapmaya çalışırken, her adımda kötü bir
erkek karikatürü halini alır. Kadının tarihi süreçteki bu değişiminin
sorumlusu olarak tabi ki kadın tek başına sorumlu tutulamaz. İlk toplumların
oluşumunda üretimde en büyük rolü oynayan kadının başta yönetim olmak
üzere, sosyal yaşamın tüm alanlarında önde olması olağandır. Yaşama damgasını
vuran kadın tarihin bu dönemlerinde tanrıçalaştırılır. Giderek fiziki
kaba gücünü kullanan erkek, yönetim başta olmak üzere toplumun tüm karar
mekanizmalarına hakim olmaya çalışır. Kadın giderek edilgenleştirilir.
Köleci topluma gelindiğinde kadın „tüm kötülüklerin kaynağı“ olarak gösterilir.
Bu yakıştırmanın erkekler, daha doğrusu erkek egemenliği anlayışından
doğduğu açıktır. Kadınların tarihin bu dönemlerinde yaşadığı aşagılanma
kendini, doğan kız çocuklarının diri diri mezara gömülmesiyle vahşi bir
ortadan kaldırmaya dönüşür. Gerçekten köleci toplumda kadınların erkek
egemenliğine hizmet etmeyen tüm doğallıkları her yönüyle ortadan kaldırılmaya
çalışılır. Kadına yaşama şansı verilmesi ancak erkeğe hizmet etme derecesine
göredir. Kadının fazla baskı ve şiddet görmemesi için erkek egemenliğini
tamamen kabul ettiği görülür. Ekonomik koşulların dayatmasıyla gelen feodalist toplumda, kadının rolünün de değişmek zorunda olduğu açıktır. Bu dönemde kadınlar üzerindeki çıplak şiddet azaltılsa da, kadınlara biçilen rol yine erkeğe ve erkek egemenliğine hizmetle neredeyse sınırlandırılır. Kadının yönetim düzeyinde rolünün olmadığı görülür. Bu dönemde kadınların biribirleriyle olan uzlaşmazlıkları arttırılıp, doğallıklarından biraz daha uzaklaştırılmaları sağlanır. Kadınlar birbirleri için mücadele edeceklerine, birbirlerine karşı mücadeleye girişirler. Bu mücadele erkek egemenliğini iyice oturtur, sağlamlaştırır. Kapitalist sistemde üretim koşullarının kadına bir önceki toplumsal düzenin biçtiği rolü kabul etmediğini görürüz. Kadınlara verilen haklarda, diğer toplumsal düzenler değişirken yapılan yeni düzenlemelerle tamamen paralel olduğu görülür. Bu dönemle birlikte kadınların daha fazla örgütlendiği, hak aradığı, belirli hakların da alındığı-yada verildiği- herkes tarafından biliniyor. Ancak kadının bu dönemde artık tamamen doğal kişilik özelliklerinin de neredeyse kaybedildiği ortadadır. „Erkek gibi kadın“ anlayışının kadını, erkeksileştirdiği, erkek karikatürü haline getirdiğini görmek zor değildir. Sosyalizmin teorisyenleri Marks, Engels ve Rus bolşevik devrimi önderi Lenin ile, bir çok diğer sosyalist önderin kadın sorunu konusunda önemli belirlemeleri olduğu, tarihi nedenleri ile oldukça yeterli ortaya konduğu doğrudur. Ancak uygulamaya bakıldığında; kapitalizmden tamamen değişik, kadının rolünün fazla değişmediğini görüyoruz. Yönetim ve karar organlarında kadını ya hiç görmüyoruz yada tamamen çeşni-garnitür olarak görüyoruz. Kürdistan’ın PKK’den önceki yapısı yarı feodaldır. Kürdistanda kadına „karı“ demeyen erkek horlanırdı. „Karı“ sözü aşağılanmış kadın ya da kadını aşağılama anlamı taşır. Öcalan „Kürdistan karılaştırılmıştır“ derken aslında, hem kadının içindeki durumu ve hem de Kürtlerin ülkesinin içinde bulunduğu durumu tarif ediyordu ve doğru tahlil edildiğinde kadın ve Kürdistan’ın hem tarihi gelişim ve değişimi ve hem de getirildikleri noktanın benzerlikleri şaşırtıcı bir biçimde aynılık arzeder. İlk
insan topluluklarının inançları araştırıldığında tanrıdan çok tanrıçaya
rastlanması, yine üretim ilişkilerinin araştırılmasında kadının daha etkin
oluşunun görülmesi ilk topluluklarda kadının daha çok söz sahibi olduğu
görülür. Öcalan kadınların içinde bulunduğu ve aşılması neredeyse mümkün sayılmayan bu durumunu gördüğü ve anladığı günden sonra zamanının ve gücünün büyük bir kısmını kadının kurtuluşu ve gelişmesine harcar. Diğer klasik önderler gibi „...kadının kurtuluşu da devrimle olur.“ söylemini tekrar etmekle kalmaz, bunun pratikte de uygulanabilmesi için olanak sağlamaya çalışır. Kadınların özgün örgütlülüklerini kurmaları, kendilerini her alanda geliştirmeleri için hem destek verir hem de var olan ve süreçle ortaya çıkan „erkek egemenliği“ yaklaşımların bu gelişmenin önüne çıkmaması için tüm gücünü kullanır. Kadınlara yönelik geliştirdiği eleştiriler, çözümlemeler ve verdiği perspektifler Kürdistan’da kadının gelişimi için adeta şok etkisi yapmıştır. Kürdistan gibi geri bırakılmış, feodal, tamamen erkek egemenliğinin hakim olduğu bir coğrafyada, kısa sürede kadında, dolayısıyla toplumda yaşanan büyük gelişmelerin kaynağı Öcalan’dır. Öcalan’ın yardım, destek ve korumasıyla gelişen Kürt kadını erkeğin gelişmesini de kamçılamıştır. Erkeğe kendini geliştirmekten başka yol bırakılmamıştır da denilebilir. Geliştirmeye çalıştığı Kürt kadınının gelmiş olduğu noktayı anlatabilmek için, YAJK ( Kürdistan Özgür Kadınlar Birliği ) II. Ortadoğu Konferans Belgeleri’nde dile getirilen YAJK’ın bazı belirlemelerini almak, Öcalan’ın kadınlarla ilgili düşüncesini anlamamızı pekiştirir düşüncesiyle, aşağıya alıyoruz: „Tarihimiz
daha biz doğmadan, biz yaşamı tanımadan elimizden alındı. Geriye kof bir
yaşam ve kadın gerçekliğinden başka hiç birşey bırakılmadı. Elimizden
tüm düşünce yetilerimiz alındı, sınırlandırıldı. İnsan olmanın haklarından
uzaklaştırıldık, hatta koparıldık. Özellikle kadının güzelliklerinin çalındığı
dönemlerden sonra tüm değerlerinden, yaratımlarından soyutlanan biz, zamanla
düşünemez, yaratamaz olduk. Öncesinde bir yaşam felsefesine sahip olan
biz, kendimizden yalıtıldık, kendimize yabancılaştırıldık, sadece cins
olarak ele alındık. Düşünce dünyamız dağıldı, üretim temellerimiz sarsıldı.
Siyasal mücadele ve yaşam sahnesinden geriye çakıldık. Köhnemiş, kof bir
duygusallığa mahkum olduk. Gözyaşlarımıza hapsolduk. Belki kadının ilk
gözyaşları çaresizlik gözyaşları değildi. Ama sonra bir yaşam felsefesi
oldu. Çaresizliğin, zavallılığın felsefesiydi bu. Bazı farklılıklarımız
egemenlerce hep önde tutuldu. Köleliğimiz, ikinci sınıf insan olmamız
böylece meşrulaştırıldı. |
||||