|
Kürdistan,
Ortadoğu’da 550.000 kilometrekare yüzölçümüne sahip, 1639 tarihli Kasr-ı
Şirin, 1923 Lozan Antlaşması’yla dört parçaya bölünmüş bir ülkedir. Eski
istatistiklere dayanılarak yapılan tahminlere göre Kuzey Kürdistan’da
(Türkiye parçasında) 20 milyon; Doğu Kürdistan’da (İran parçasında) 10
milyon; Güney Kürdistan’da (Irak parçasında) 5 milyon; Güney-Batı
Kürdistan’da (Suriye parçasında) 1,5-2 milyon kadar olmak üzere
toplam 35 milyonun üstünde bir Kürt nüfusu vardır. Bu rakamlarda, zorunlu
olarak egemen devletlerin nüfus sayımları esas alındığı için gerçek nufusun
bu rakamlardan daha yüksek olduğuna inanılmaktadır. Zira Kürtler için
bağımsız bir nufus sayımı yapmanın koşulları yoktur.
Kürtler,
Yunan ve diğer Batılı tarihçilerin anlatımlarına göre Medlerin varisleridirler.
Kürtlerin
ataları olan Medlerin siyasi olarak en belirgin biçimde tarih sahnesinde
görülmeleri yaklaşık olarak 3000 yıl önceye yani M.Ö. 1000 yıllarına rastlar.
Asur İmparatorluğu’nun egemenliği altında yaşamak zorunda kalan Mezopotamya
halklarından biri olan Medler, M.Ö. 700 yıllarından itibaren bu köleci
imparatorluğa karşı mücadeleye önderlik etmeye başlar ve diğer halkların
da desteklerini alıp köleci Asur İmparatorluğunu yıkmayı başarıp M:Ö.
612 yılında Med İmparatorluğu’nu kurarlar. Büyük
İskender’in istilasına kadarki dönemde Perslerle ortak egemenlik içinde
yaşayan Medler bu dönemden sonra sırasıyla , önce Makedon egemenliği,
M.S. 30 ile 476 yılları arasında ise Doğu Roma İmparatorluğu’nun egemenliği
altında dağınık, yarı fedaratif aşiretler biçiminde varlıklarını sürdürdüler. Orta Çağ’da ve özellikle İslam dininin Ortadoğu’ya egemen olmasıyla birlikte Kürtler sırasıyla İran Safevi, Emevi, Abbasilerin egemenliğine girdiler. Ancak tüm bu dönemlerde Kürtler, fiiliyatta bazen bağımsız bazen de otonom bir şekilde, bir yapılanma içerisindeydiler. Otonomi mi olacak, bağımsız bir ilişki mi olacak bunu, İşgalcilerle beyliklerin güç dengeleri belirledi. Birçok devlet ilan ettiler. Uzun süre varlıklarını sürdürmüş olan, 10. ve 11. yüzyıllarda kurulmuş olan Mervani ve Şeddadi devletlerini buna örnek olarak gösterebiliriz. Selçuklular ile Osmanlıların egemen oldukları dönemde Kürt egemenleri, Bey, Mir gibi ünvanlarla anılmışlardı. Selçuklu sultanları ile Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı padişahları Kürt beyleriyle çeşitli anlaşmalar imzalayıp onların coğrafik hudutlarını ve içişleriyle ilgili egemenlik haklarını tanımışlardı. Buna karşılık Kürt beylikleri de savaşlarda, Osmanlı padişahlarının emri altında ve ganimette de ortak bir şekilde savaşmayı kabul etmişlerdi. Bu durum 19. yüzyılın ilk yarısına kadar sürdü, Kürt beyleri kendi bölgelerinde iktidar sahibiydiler, Kendi içlerinde kamu düzeni için gerekli yasalarını koyup uygulayabildiler. İdari, hukuki ve ekonomik işlerini İstanbul’dan bağımsız olarak yürütmeye özen gösterdiler. Kürt beyleri veraset yoluyla ve geleneksel yöntemleriyle başa gelme kuralından taviz vermediler. Birçok yerde vergiler, bu beyler adına toplandı, kadılar bu beyler tarafından atandı. Ancak buna rağmen dışişlerinde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıydılar ve bu çerçevede ilişkilerini sürdürüyorlardı. 19. yüzyılın başlarında Osmanlı hükümdarları, İmparatorluğun dağılma sürecine girmesi ve pek çok ulusun bağımsızlığını kazanmasının yarattığı korkuyla eski sistemi terkedip merkezileşme politikasını izlemeye başladılar. Kürt beyliklerinin otoritelerini ortadan kaldırıp Kürdistan’a merkezi vali, kadı tayin etmek, kendi adlarına vergi almak istediler. Kürtler bunun anlamını iyi biliyorlardı. Hemen itiraz ettiler. Ancak Osmanlı sultanları, tek egemen olmak, iktidarı başkalarıyla paylaşmak istememeleri, Osmanlı topraklarının büyük bir kısmında olduğu gibi Kürdistan’da da tepkiyle karşılandı. Kürtler bu duruma isyan ettiler. Tüm
dünya çapında gelişen ulusçuluğun etkisiyle 19. yüzyılın sonlarına doğru,
Osmanlılık yerine Türklük ön plana çıkarılmıştı. Kürtler de bu dönemde
ulusal bir uyanış içerisindeydiler. Ancak Kürdistan’da görülen pek çok
dinsel ve mezhepsel çelişki, Kürt toplumunun feodal yapısı, Osmanlı idaresinin
pek çok sinsi politikasıyla birleşince, ulusal uyanış ve merkezi idareye
yönelik rahatsızlıklar sebebiyle çıkan isyanlar, aynı takvime denk gelemedi.
Mir Abdurrahman Baban, Bedirxan Bey, Yezdinşer, Şeyh Ubeydullah Nehri
ve 20.
yüzyıla gelindiğinde İttihat ve Terakki Partisi iktidarı ele aldı ve Türkçülüğe
doğru son hızla gidildi. 1. Dünya Savaşı fırsat bilinerek Ermenilerin
sonu getirildi. Artık Osmanlının egemenliğindeki topraklarda aykırı sesler
istenmiyordu. Hükümet, bir Kürt hareketinin örgütlenebileceği kuşkusu
içinde idi. İttihat ve Terakki iktidarı vakit kaybetmeden bir Göç Kanunu
çıkardı. Kürtler kitleler halinde batıya sürüldü. Savaştaki ölümler bu
göçlerle birleşince Kürtler yüzbinlerce insan kaybettiler ve derin bir
açlık ve sefaletle karşı karşıya kaldılar. I.
Dünya Savaşı, ardından imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun
sonunu getirdi. Mütareke ile birlikte Kürt illeri de işgale uğradı. Savaş,
aynı zamanda Kürtlerin örgütlenmelerini de hızlandırmıştı. ABD Başkanı
Wilson’un dünyaya duyurduğu 14 prensip, Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan
tüm halkları olduğu gibi Kürtleri de ilgilendiriyordu. Ezilen milletlere
ve milli azınlıklara bir takım hakların verilmesinin öngörüldüğü bu ilkeler,
Kürt toplumunu da yakından ilgilendiriyordu. Kürtler, birçok ilinde hızla
bir araya gelip örgütlenmeye başladılar.
Etkin Kürt aristokrat ailelerinin desteğinde ve bürokrat-asker kökenli
Kürt şahsiyetlerinin önderliğinde Kürdistan’ı hedefleyen pek çok örgüt
kuruldu. Ancak bunların geniş kapsamlı bir Kürdistan kurtuluş proğramları
yoktu. İstanbul’daki
İngiliz, Amerikan ve Fransız yetkilileri de Kürdistan sorunu ile ilgili
olarak bu örgütlerle ilişki içerisindeydiler ve görüş alışverişinde bulunuyorlardı.
Kürt örgütçüleri şu anda olduğu gibi o dönemde de Batılı devletlerin temsilcilerine
bir Kürt sorununun bulunduğunu ve çözülmesi gerektiğini anlatabilmek için
çaba harcıyorlardı. O yıllarda da Kürtler Batılı devletlere dertlerini
anlatabilmenin sıkıntılarını yaşamışlardı. Ancak Kürtlerin ve Kürt siyasetçilerinin
bu çabaları çelişkilerin sadece diplomasiyle çözülmediği, çoğu zaman güçle
çözüldüğü bu dünyada, doğal olarak bir sonuca ulaşamadı. Amerika ve batılı
devletler, sorunu çözebilecek yaklaşımı gösteremediler. |