HALKININ TARİHİYLE BÜTÜNLEŞEN BİR YAŞAM

Çocukluk

Abdullah Öcalan, 2. Dünya Savaşından dört, Dersim İsyanından on ve Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından 26 yıl sonra yani 1949 yılında dünyaya gelir. 2.Dünya Savaşının bittiği, ancak yol açtığı yıkım ve yoksullukla etkisini halen sürdürdüğü bir dönem. Türkiye Cumhuriyeti nin kuruluşundan sonra Kürdün inkarına yönelik politikaların tüm ağırlığıyla ve tüm acımasızlığıyla sürdüğü bir dönem. Kürtlerin başkaldırı ve isyanları ile karşılaşan rejimin, isyanları kanla bastırdıktan sonra, İsyanlara katılan ve katılmayan Kürt ileri gelenlerini ve aşiret reislerini Türkiyenin batısına sürdüğü ve zorunlu iskana tabi tuttuğu bir dönem. Kürdistanın üzerinden geçen silindirin izlerinin belleklerde çok taze olduğu, giderek önünde bir engelin kalmadığına inanarak l946larda şekli de olsa çok partili bir yönetime geçen bir rejimin kendini güvende görmek için ABDye yaltaklandığı dönem. Nitekim Türkiye bir kaç yıl sonra 1949da kurulan NATOya da girdi.

İşte Abdullah Öcalan bu şartların hüküm sürdüğü bir zaman diliminde Kurdistanın Urfa iline bağlı Halfeti ilçesinin küçük bir köyü olan Amara (Ömerli)da l949 yılında dünyaya gelir. Yoksul sayılabilecek bir ailenin ilk çocuğudur. Halfeti ilçe merkezi Türk nüfusun ağırlıklı olduğu bir yer. Halfetinin köyleri ise, Kürt, Türk, Ermeni nufusunun bazen karışık, bazen ayrı olarak yaşadığı köylerdir. Abdullahın doğduğu köy olan Amara, Kürt - Türk köylerinin komşu olduğu ve bir de bir Ermeni köyü Cibinin komşu bulunduğu, karma kültürlerin egemen olduğu bir coğrafyada bulunuyordu. Ailesi çevre köylerde dağılmış olan Abdullahın babası Ömer Kürt, annesi Öveyş ise Türk kökenlidir.

Çocukluk yılları yoksulluk içinde geçen Abdullah, bu yıllarda değişik yaşam ve davranışları ile herkesin dikkatlerini üzerinde toplamıştır. Köyün gelenekçi ortamında, geleneklere aldırmayan, kendi bildiğinde direten, çocukları peşine takan, kurduğu grupla beraber hareket eden, değişik oyunlarla çocukları dağlara çıkararak avcılık yapan asi bir çocuk potresini çizmektedir. 

Çocuklarla olan bu ilişkisinin yanısıra yaşlılarla da iyi diyalog kuran Abdullah, bu yıllara ilişkin olarak daha sonra anılarını dile getirerek o yılları hiç unutmadığını ifade edecektir. ‘’anlattım ... anlattım... ihtiyar başını çeviriyordu Oğlum biz kurumuş tahtalar gibiyiz. Sen şimdi bunu yeşertebilecek misin ? diyordu.

Abdullah çocukluktan başlayarak yaşamdan sonuçlar çıkarmaya, çıkardığı sonuçlara göre davranmaya ve bunları kendi hayatında ilke haline getirerek kendi yolunu çizmeye başlar. Sürekli, araştırmacı-çatışmacı bir kişilik ekseninde gelişen Abdullah, kendi yolunda yürümek için yeri geldiğinde anne ve babası ile toplumu karşısına almaktan da geri durmaz. Özgürlük çocuklukta başlar. Eskiden beri hep beraber yürümek istedim. diyen Abdullah Öcalan kendi çocukluk arkadaşlarından da bir grup kurarak bunlarla birlikte hareket etmeye başlar. Bu grupta lider konumdadır ve çocukların güvenini kazanarak onları yönlendirir. Bu karekterinden dolayı aileler çocuklarını ondan sakınırdı.Bir konuşmasında Komşuların hepsi çocuklarını(benden) saklardı. -Buna teslim etmeyin- derlerdi.diyordu Abdullah, bu dönemi anlatırken.

İyi bir avcı olmasının yanında iyi bir yılan avcısı durumundadır. Köydeki yılanların öldürülmesiyle yetinmez ve çevredeki tüm yılanların öldürülmesi gerektiğine inanır. ve bunun için çalışır. Bu nedenle en iyi yılan avcısı durumundadır. yılanları öldürme tutkusu giderek bende gerçeğe dönüştüdiyordu çocukluğunu anlatırken. Güvercinleri ve kuşları avlama da öyledir ve burada avını arkadaşlarından başka kimseyle paylaşmaya yanaşmaz. bu güvercinleri kimseye vermeyeceğim, kendi istediğim gibi pişireceğim ve istediklerimle paylaşacağim diye düşünürdü.

Yine geleneksel yaklaşımları kabul etmez. Sorunlara karşı kendi çözüm yöntemlerini bulur ve bundan dolayı çocukların beğenisini kazanırken yetişkinler onu tehlikeli olarak değerlendirirler. Çocukluğundaki bu dik başlılığı, çocukluğuma ihanet edemezdim. diye açıklamaktadır. O yıllarda köy imamından cenk hikayeleri dinleyerek, dini dersler alarak ve Hz. Alinin savaş başarılarını dinliyerek büyülenmektedir.

Bu arada aileden anne ve babanın kendisine yönelik davranışlarından dersler çıkarmaktadır. ‘’Küçük bir çocuktum. Hergün kavga ediyorduk. Bu kavgalarda birisi benim kafamı kırdı. Tabi annem bana müthiş yöneldi, -yok- dedi, -eve gelmiyeceksin- dedi Bana anam verdi ilk dersi. İntikamımı aldıktan sonra beni eve alacağını söylüyordu. Ana haliyle hiç de acımıyor,-oğlumdur, bilmem neyimdir- diyerek kesinlikle düşünmüyordu.’’ Annesinin bu yöneliminden sonra kafasını kıran çocuklardan intikam alan Abdullah, annesinin bu yöneliminin kendi kişiliği üzerinde etkili olduğuna inanmakta ve bunu dile getirmektedir.

Annesinin kendisine isteklerde bulunmasına karşı tavuk ve civcivlerini göstererek; ‘’Sen anamsın, beni, nasıl bir dünyada, nasıl koşullarla yüz yüze getirdiğini biliyormusun?’’ diye sorar. Bu benzetmeyle varolan toplumsal duruma duyduğu tepkiyi dile getirir. Bir annenin çocuğundan neleri beklemesi gerektiği yönünde toplumsal gerçekliğe bir eleştiri olarak değerlendirir bu çıkışını.

Annesinin bu otoriter kişiliğine karşın babası Ömer dindar, fakir ve kendi halinde bir kişi olmasına rağmen ilkeli biri durumundadır. İlkeli olmasına ilkeli, fakat kendi güç sınırını da iyi bilen birisidir. Abdullah babasının bu aile içindeki silik durumuna, ailede önderlik yapamamasına karşılık kendisinin erkenden önderliğe soyunduğunu dile getirmektedir. Bu baba, bizi idare edemiyor, çok zor durumda, çok zavallı ve büyük yetmezlikler yaşıyor. diye düşünmektedir. Babası ile köylülerin köylüce kavgalarına şahit olan Abdullah o tür kavgalara girmemek için dikkat eder ve şu sonuca vardığını dile getirir; gücümün yetmeyeceği şeye niye ölümüne gireyim ki? herkesin illallah dediği Abdullah, babasından destek almaktadır. Baba da ondan umutludur. Bir keresinde çocuklara Abdullahı işaret ederek; Ona dokunmayın, onun anlında fetih işareti yazılıdır. diyerek umutlarını ve Abdullahtaki değişikliği göstermektedir.