DEĞERLİ
BASIN MENSUPLARI
İki ayı aşkın
bir süreden beridir Abdullah Öcalan'la ilgili yargı sürecinde
savunma görevini üstlenmiş bulunuyoruz. Bugüne kadar görülen
davalardan farklı bir ilgi ve uygulama gören bu dava, haklı
olarak asrın davası olarak nitelendirilmektedir.
Bu dava sadece Abdullah Öcalan'ın konumu, karşı
karşıya kaldığı uygulamalar bakımından
değil, bu davada savunma görevini üstlenen avukatların
karşı karşıya kaldıkları uygulamalar
bakımından da oldukça farklı bir özellik arz
etmektedir.
Abdullah Öcalan'ın
savunmasını üstlenen avukatlar olarak ilk günden itibaren,
müvekkil aleyhinde yürütülen yargı süreci bakımından
karşı karşıya gelinen sorunlar, müvekkilin
fizik ve psikolojik sağlığını etkileyen
vahim uygulamalar ve onun müdafileri olarak savunma görevimizi
yerine getirmemizi engelleyen fiili ve yasal engeller konusundaki
sıkıntılarımızı bası aracılığıyla
ve şikayetlerimizi başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti
Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, DGM ve
Savcılık nezdinde pek çok defa dile getirdik. Resmi
makamlar nezdinde yaptığımız ilişikte
sunduğumuz yazılı başvurulara bugüne kadar
hiçbir cevap alamadık.
Abdullah Öcalan'ın
avukatları olarak hemen her gün savunma hakkının
ihlali anlamında sorunlar yaşıyoruz. Bugüne kadar
hep bir gün yakınmalarımıza cevap verileceği
beklentisi içinde olduk. Ancak 30 Nisan'da Ankara'da DGM binasının
önünde ve duruşma bekleme salonu ile duruşma salonunda
ve duruşmadan sonra polis tarafından bir arabaya bindirilerek
götürüldüğümüz Ankara'nın merkezindeki Yenişehir
semtinde polisin on sekiz avukata saldırarak darp etmesi
bizi bu konuda köklü bir karar arifesine getirdi.
Ankara DGM'sinde Avukatlara
yapılan saldırılar kadar yaşanan vahim bir
başka durum da bizzat duruşmanın baştan
sona kadar dürüst hakkı ilkesine aykırı yürütülmesidir.
Bu anlamda Ankara'da 24 mart ve 30 Nisan tarihlerinde yapılan
duruşmalarla ilgili tarafımızdan düzenlenen tutanaklar
ilişiktedir.
İzninizle pek çok
defa dile getirdiğimiz ve yetkililerce bugüne kadar dikkate
alınmayan Abdullah Öcalan davasının dürüst yargı
kuralına uygun yürütülmesinin vazgeçilmez koşullarını
ve bu konudaki taleplerimizi bir kez de bu vesileyle size açıklamak
istiyoruz:
Hazırlık Soruşturmasındaki
Hukuka Aykırılıklar
Hazırlık soruşturmasının
gizliliği hukukun temel bir kuralıdır. Bu hem
soruşturmanın selameti, hem de sanığı
şahsi haklarının güvence altına alınması
bakımından zorunludur. Öcalan davasında bu temel
hukuk kuralı bütünüyle ihlal edilmiştir. Bu süreç
Öcalan Türkiye'ye getirilirken uçakta başlatılmıştır.
Uçakta hazırlık soruşturması kapsamındaki
sorgulama ertesi gün Türk medyasında görüntülü olarak yayınlanmıştır.
Daha sonra bu yasa dışı uygulama, hazırlık
soruşturması kapsamındaki tüm bilgilerin günü
gününe basına verilmesi biçiminde DGM savcıları
tarafından alanen sürdürülmüştür. Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcısı Volkan Vural birkaç gün
önce, İddanamenin basına sızdırılması
ile ilgili olarak, soruşturmayı yürüten savcı
arkadaşlarını tutumunu Basın Kanunu'nun
30. maddesini ihlal etmek ve meslek ahlak kurallarına
uymamakla suçlamıştır. İddianameyi basın
toplantısıyla kamuoyuna açıklamakla kendisi de
aynı biçimde meslem ahlak kurallarını ihlal
eden Vural Volkan'ın, iddia makamını zan altında
bırakan bu suçlaması ile ilgili bugüne kadar bir işlem
yapılmaması, Türkiye'de adalet sisteminin içine girdiği
çürümenin bir kanıtıdır. Buı durumda artık
şu soruyu sormak kaçınılmaz olmaktadır:
Meslek ahlak kurallarını ihlal eden bu savcılar
acaba bu bilgileri basına menfafat karşılığında
mı sızdırmışlardır?
Savcıların hazırlık
soruşturması konusundaki bu yasa dışı
tutumuna ne yazık ki medyanın büyük bir bölümü çanak
tutmuştur. Aynı soruyu bir kez daha soruyoruz: Türk
medyası kendilerine traj ve raiting rekorları kırdıran
her gün çarşaf çarşaf yayınladıkları
bu bilgilerini aldıkları savcılara ne gibi bir
menfaat sağlamışlardır?
Yürürlükteki ceza yargılama
sistemi sanık hakkında tutuklama kararı bulunması
halinde sanığın yakalanır yakalanmaz hakim
huzuruna çıkarılarak, hakkındaki tutuklama kararı
yüzüne karşı okunduktan sonra cezaevine konmasını
öngörmektedir. Abdullah Öcalan aleyhindeki gıyabi tutuklama
kararına rağmen dava dosyasından anlaşıldığına
göre toplam yedi gün süreyle gözaltında tutularak Jandarmada
sorgulanmıştır. A. Öcalan'la ilgili bu yasaya
aykırı uygulama, ilgililer bakımından cezai
sorumluluk doğurmakla kalmamakta, yasal olmayan bu soruşturma
evrakının dava dosyasından çıkarılmasını
da zorunlu kılmaktadır.
Suçsuzluk Karinesine Aykırılıklar
Aleyhinde verilen hüküm
kesinleşinceye kadar sanık suçsuzdur. Bu hukukun temel
prensiplerinden biridir. Abdullah Öcalan'la ilgili bu temel
hukuk kuralına başından itibaren uyulmamıştır.
Başta önde gelen devlet yöneticileri, medya ve bunların
yönlendirmesiyle Türk kamuoyu bu temel hukuk ilkesini ayaklar
altına alarak Abdullah Öcalan'ı bebek kartili, cani,
bölücübaşı gibi sıfatlarla karalayarak hakkında
yürüyen yargı sürecini geri dönülmesi mümkün olmayan bir
mecraya sokmuşlardır. Devlet yöneticileri, medya ve
kamuoyu bununla da kalmayarak Öcalan hakkında idam cezası
vermiş ve bu cezanın mutlaka infaz edileceğini
ilan etmiştir. Mahkemeden, önceden verilen bu hükme aykırı
bir sonuç beklenemez. Bunu yapacak hakim aponun uşağı
damgasını yer ve o andan itibaren de can güvenliğini
tümden yitirir.
Abdullah Öcalan Yasal
Bir Tutukevine Konmamıştır
Abdullah Öcalan yedi günlük
gözaltı süresini İmralı adasında geçirmiştir
ve aynı adada tutuklanarak, tutukevine konmuştur.
25.2.1999 tarihinde ilk defa gördüğümüzde Öcalan hala gözaltında
bulunduğu binada ve kendisini sorgulayan Genelkurmay'a
bağlı Özel Harp Dairesi' mensubu askeri personelin
elinde bulunuyordu. Bu husus Ankara 2 nolu DGM'sinin kararıyla
görüşme esnasında yanımızda bulunan Mudanya
Sulh Ceza mahkemesi Hakimi'nin düzenlediği tutanakla da
sabittir. Söz konusu tutanakta, iki kar maskeli askerin görüşme
mahalinde bizi dinledikleri ve benim talebim üzerine görüşme
mahalini terk etmeleri hususunun kendilerine bildirilmesi üzerine,
Alay komutanından talimat gelmedikçe görüşme mahalini
terk edemeyecekleri sözleriyle, askeri personel olduklarını
ikrar etmişlerdir. Bu da Abdullah Öcalan'ın tutuklandıktan
sonra Adalet Bakanlığı'na ait tutukevinde, Genel
Kurmay'a ait bir sorgu evinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu yasa dışı uygulamayı ve belgesini açıklamamızdan
sonra yapılan tek değişiklik bu görevlilerin
kar maskelerini ve askeri elbiselerini çıkarmak ve gardiyan
elbisesi giydirmek olmuştur. Her gittiğimize sözde
tutuk evinde askeri teçhizatla karşılaşıyoruz.
Abdullah Öcalan halen Soruşturma Komisyonu adı altında
oluşturulan gizli servis mensupları tarafından
hemen her gün sorgulanmaktadır.
Tutuklu olmasına
rağmen Abdullah Öcalan'ın Adalet bakanlığı'na
bağlı bir tutuk evine konmaması suştur ve
aleyhinde yürütülen yargılamayı geçersiz kılar.
Diğer Savunma Hakkı
İhlalleri
İki ayı aşkın
bir süreden beridir vekaletname ile aramızda tesis etilen
müvekkil-avukat ilişkisine rağmen bugüne kadar Abdullah
Öcalan'la Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun CMUK) ve Devlet
Güvenlik Mahkemesi mevzuatının öngördüğü anlamda
bir avukat görüşü aramızda gerçekleştirilememiştir.
Yasalar avukat-müvekkil
görüşmelerinin hiç kimsenin duyamayacağı bir
mahalde gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Oysa Abdullah
Öcalan'la 25 Şubat'ta yaptığımız ilk
görüşmede Ankara 2 nolu DGM tarafından tayin edilen
bir hakimle bir zabıt katibi ve iki kar maskeli askeri
personel bulunmuştur. Bu husus yukarda da sözünü ettiğimiz,
hakim tarafından düzenlenen görüşme tutanağında
da belirtilmiştir. Görüşmelerin bir ya da iki görevli
tarafından dinlenmesi uygulaması daha sonra tüm görüşmelerde
sürdürülmüştür.
Diğer yandan görüşme
mahaline kalem ve boş kağıt da dahil olmak üzere
herhengi bir şey götürmemize izin verilmemekte ve görüşmelerimizde
ancak kendilerinin verdiği kalem ve kağıtları
kullanmamız mümkün olmaktadır. Bu da Onlarca klasörden
oluşan dava dosyası üzerinde müvekkille verimli bir
görüşme yapmamıza imkan bırakmamaktadır.
Savunma olarak karşı karşıya kaldığımız
Resmi makamlar ve basın
aracılığı ile kamu oyu nezdinde dile getirdiğimiz
savunma hakkı ihlali niteliğindeki pek çok uygulamadan
sözedilebilir:
Çantalarımız
ve resmi ve özel evraklarımız ve defterlerimiz de
dahli olmak üzere tüm eşyamızın ve üstümüzün
zaman zaman ayakkabı ve çorap çıkartma da dahil) kaba
bir biçimde didik didik aranması; adaya dış dünya
ile tüm bağlantımız kesilerek, tutuklu statüsünde
götürülmemiz (motorda tıkıldığımız
kamaradan tuvalete ancak izin alarak çıkmak mümkün olmaktadır);
suçlular gibi parmak izlerimizin alınması, sözde askeri
bölge olduğu gerekçesiyle onur kırıcı belgelerin
imzalatılması.
Müvekkilin dış
dünya ile tüm irtibatının kesilmesi ruhsal sağlığı
yanında savunma hakkı ihlali niteliğindeki bir
uygulamadır. Tüm başvurularımıza rağmen
dava ile ilgili hiçbir evrak, gazete, radyo, televizyon (son
zamanlarda resmi ideolojiyi yansıyan birkaç kitap dışında)
hiçbir şey Abdullah Öcalan'a verilmemektedir. Bu da onun
tasaya aykırı olarak tecrit edilmesine neden olduğu
gibi, savunmasını hazırlaması bakımından
engelleyici bir durumdur.
Görüşmelere yasaya
aykırı olarak gün ve saat sınırlaması
getirilmesi, zaman zaman görüşleri yaptırılmaması
karşı karşıya kaldığımız
diğer önemli savunma hakkını sınırlayıcı
uygulamalardır.
Savunma hakkının
yerine getirilmesi anlamında en vahim savunma hakkı
ihlali ise, bu davada Abdullah Öcalan'ın müdafii görevini
üstlenen Avukatların can güvenliklerinin olmamasıdır.
İlk günden itibaren
duruşmaya ve İmralı adasına gidiş gelişlerimizde
bizlere karşı linç gösterileri düzenlenmektedir. Sokakta
tedirgin olarak yürüyebiliyoruz.
30 Nisan'da Ankara Devlet
Güvenlik Mahkemesi'nde yaşadıklarımız bunun
son ve iğrenç bir uygulamasıdır. Vahim olanı
ise bunun bizzat devlet tarafından yapılmasıdır.
Ankara'da resmi polis Abdullah Öcalan'ın avukatlarını
Devlet Güvenlik mahkemesi'nin içinde ve Ankara'nın göbeğinde
meydan dayağına çekmiştir. Abdullah Öcalan'ın
avukatları olarak bizlere karşı girişilen
saldırılar gibi bu korkunç saldırının
görüntüleri de çekilmiştir. Buna rağmen suç failleri
hakkında bugüne kadar hiçbir eylem yapılmaması
bu eylemlerin kendiliğinden gerçekleşmediğini,
devlet yönetimi tarafından planlanarak sahnelendiğini
göstermektedir.
Sayın Basın
Mensupları,
Açıkça ifade etmek
istiyoruz ki İstiklal Mahkemelerinde, Örfi idare Mahkemelerinde,
12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri sonrası hiçbir sıkıyönetim
mahkemesinde savunma avukatları bu kadar aşağılanmamış,
saldırıya uğramamıştır.
Savunma hakkının
her türlü etkiden uzak olarak kullanılması, demokratik
hukuk düzeninin gereğidir.
21. yüzyıla gireceğimiz
şu günlerde hukukun üstünlüğünü esas aldığını
söyleyen Türkiye'nin uluslar arası yargı tarafı
olmasına AİHM'nin Öcalan davasıyla ilgili tedbir
kararına 29 Nisan tarihli savunma istemine rağmen
avukatlara yönelen saldırılar karşısında
savunma görevimizi yerine getirmemiz mümkün değildir. 3
mayıs 1999 tarihinde İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar
Birliği'ne durumu bildirdik.
Hukukta kin, intikam ve
öfkeye yer yoktur. Türkiye'de onbeş yıldan beridir
bir iç savaş yaşanıyor ve tarafların acıları
ve kayıpları büyüktür. Yaşanan bu acılar
intikamla değil, barış ve kardeşlikle çözülebilir.
Devlet yetkililerinin, mahkemenin halkın kaderini etkileyecek
bu davada tahrikten uzak durmaları gerekir. Medya'nın
da buna yardımcı olması gerekir. Başından
beri söylediğimiz gibi bu davanın, iki toplum arasında
kine, intikama ve savaşa değil, barışın
ve kardeşliğin yeniden tesisine hizmet etmesini diliyoruz.
Daha demokratik, müreffeh Türkiye özleminin gerçekleştirilmesinin
bundan başka yolu bulunmamaktadır.
Müvekkil Abdullah Öcalan'ın
1993'ten bu yana barış ve kardeşlik konumunda
biliyoruz. Biz sadece Abdullah Öcalan'ın değil, barışın
ve kardeşliğin avukatlığını yapmak
istiyoruz. Aynı duyarlılığı müdahil
avukatlarından da bekliyoruz.
Yukarda da belirttiğimiz
gibi bu konuda medyaya büyük görev güşmektedir. Medya toplumun
sadece bir kesimini değil, etnik, din, inanç ayırımı
göstermeden tüm toplumun medyası olmalıdır.
Yukarda ve siz değerli
basın mensuplarına sunduğumuz dosya içeriğinden
de açıkça anlaşıldığı gibi savunma
hakkına ve bu kapsamda avukat olarak bizlere karşı
yaşanan bu saldırılardan sonra normal olarak
bizlerin burada müvekkile, bizlere ve davaya ilişkin yasa
dışı uygulamalar nedeniyle vekalet avukatlık
görevini bırakmamız gerekiyordu. Ancak bizim bunun
bu aşamada böyle bir karar almanın, davanın ve
yakından etkilediği barış ve kardeşlik
çabalarını olumsuz etkileyeceği sonucuna vararak,
öne sürdüğümüz koşulların duruşma tarihi
de göz önünde bulundurularak, makul bir sürede yerine getirilmemesi
halinde, müvekkil aleyhinde yürütülen yargının ulusal
süreci ile sınırlı olarak davadan çekilmek ya
da görevimizi askıya almak yoluna başvurmanın
dışında bir seçeneğimizin kalmayacağını
duyururuz.
Savunma olarak koşullarımız
Şunlardır:
1. Müvekkilin tecrit ortamından
çıkarılarak, yasal bir tutuk evine konması, Mahkemenin
dışında hiçbir kurumun ya da kişinin soruşturma
yapmasına izin verilmemesi ve onun ruhsal ve varlığını
etkileyen uygulamalara son verilmesi, bugüne kadar yapılan
her türlü sağlık işlemi konusunda tarafımıza
bilgi verilmesini ve bundan sonra yapılacak sağlık
işlemlerinin bilgimiz dahilinde yapılmalı ve
bu konuda CPT'nin (Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi)
bu konudaki görüş ve önerileri dikkate alınmalıdır
ve müvekkilin savunmasını hazırlaması için
dosya fotokopileri, kitap, gazete, radyo, televizyon kendisine
verilmelidir.
2. Avukat görüşüne
getirilen gün ve saat sınırının kaldırılmalı,
görüşmeler yasal koşullarda yapılmalı, görüşme
mahalinde görevli ve dinleme cihazı bulundurulması
uygulamasından vaz geçilmelidir.
3. Avukatların dosyalarına,
çantalarına, kalemlerine, saatlerine, kitaplarına
ve mesleki sair defter ve evraklarına el konulması
uygulamasından ve meslek vekarını rencide edecek
arama uygulamasından vaz geçilmelidir.
4. Duruşmaların
linç gösterisine dönüştürülmeden yasalara uygun ve gerekli
tedbirler alınmalıdır.
5. AİHM'nin 4 Mart
1999 tarihli tedbir kararı uyarınca dürüst yargılanma
ve savunma hakkı sağlanmalıdır.
6. Savunma avukatlarına
bugüne kadar yapılan saldırılarda suç işleyenler
hakkında yasal soruşturma yapılmalı ve yönetim,
medya tarafından yapılan kışkırtmalara
son verilmelidir.