İMRALI
DOSYASI
ASRIN HUKUK BÜROSU
Türkiye’nin
son yirmi yıllık tarihi ağır bir şiddet dalgasının etkisinde geçti, trajedi
derinliğinde acılar yaşandı. Yaralı bir toplum gerçeği ortaya çıktı. Cumhuriyetin
kuruluşunda omuz omuza veren halklardan olan Kürtlerin yok sayılması, dil yasağına
varan yasaklamanın ve reddin derinleştirdiği çözümsüzlüğün sonuçta Türkiye’yi
büyütmediği anlaşıldı. Yaralar sarılmadı, sorunlara kalıcı çözümler üretilmedi,
her şeye geleneksel siyasetin soğuk ve bürokratik bakış açısından yaklaşıldı
ve işler belirsizliğe terk edildi. Belirsizlik yaraların kendiliğinden kapanmasını
daha doğrusu çürüyerek ortadan kalkmasını arzuluyordu ancak bu hayatın ve siyasetin
doğasına ters bir yaklaşımdı. Ortadoğu’nun toplumsal yapısı ve siyasal panoraması
en küçük bir yaranın bile sürekli sıcak kalmasını sağlayacak düzeydeydi. En
önemlisi 21.yüzyılın gerçekleri, insanlığın ulaştığı düzey kimlik ve kültür
sorunlarının artık bastırılarak çözülemeyeceğini ortaya koyuyordu. Statükonun
siyasetteki işlevi sona ermişti. Değişim, zamanın ruhunu temsil ediyordu artık.
Bu görülmedi, görülmeyince barış ve demokrasi umuduna en yakın olduğumuz bir
süreçte, barış umudunun elimizin altından kayarak uzaklaşma riskini beraberinde
getirdi. Bugün, bunun görülmesi ve anlaşılması her zamankinden daha fazla önem
taşıyor.
Kısaca şuna vurgu yapmak ta gerekiyor. 1999 yılı Türkiye tarihi açısından bir milat sayılır. Uluslar arası komplo ile Türkiye’ye getirilen Abdullah ÖCALAN’ın savaş ve barış denklemi içinde barışı tercih eden yaklaşımı, ülkenin ruhsal ve siyasal gidişatını etkiledi, demokrasiye, barışa ve özgürlüklere umutlu bir kapı açıldı. 1999 Şubat’ında başlayan kaosun, kanlı çatışmaların sona ermesi, silahlı güçlerin ülke sınırlarının dışına çıkarılması, barış gruplarının sembolik bir jest olarak Türkiye’ye gönderilmesi gibi tarihi sayılabilecek adımlar bu umudun arka planını oluşturuyordu.
Bu çalışmanın tümünde görüleceği gibi sayın ÖCALAN’ın barışa ve uzlaşmaya dayalı çabaları hep İmralı’nın olağanüstü koşullarında gerçekleşti. Barışa yönelik çabaları artıkça, tecrit daha da derinleştirildi. Barış çabaları ve bunun sonucunda ülkeye açılan yeni ve tarihi ufuklar görmezden gelindi, yok sayıldı. İmralı sürecinin siyasal arka planı grileştirilerek sıradan bir tutum izlendi.
Kuşkusuz Türkiye tarihi açısından pek çok açıdan irdelenmesi gereken İmralı sürecinin halen tüm yakıcılığıyla devam ettiği bir dönemdeyiz. Sayın ÖCALAN’ın bulunduğu koşullar, uygulanan tecrit siyasal sürecin olumlu gidişatını etkiler düzeye varmış bulunmaktadır.
Demokrasiye ve Kürt sorununa geleneksel yaklaşan siyaset mantığı ve Türkiye’nin antik kurumlaşmaları gerilimden ve çatışmadan medet ummaya devam ediyorlar. Daha doğrusu siyaset kültürünü bunun üzerine inşa etmiş durumdadırlar. En fazla da toplumun ve yurttaşların bilinci ve gelecek umutlarının üzerinde hegemonya kurmuşlar ve bunun üzerinde yükselmeye devam ediyorlar. Gerçeğin ters yüz edilmesine dayalı bu siyaset İmralı süreci konusunda da işletildi ve orada olan bitenler konusunda Türkiye’nin büyük kesimi habersiz bırakıldı ya da yanlış bilgilendirildi ve yönlendirildi. İmralı süreci, insanlık tarihi açısından bakıldığında özü itibariyle bir ilk değildir elbette. Siyasal tarih, egemenlerin düşünce ve umudunu hapsetmeye dayalı politikasının çeşitli örneklerine tanıktır. Bu nedenle, çalışmamıza genel olarak Ada Hapishaneleri ve tecrite dayalı genel bir bilgilendirmeyle başladık. İmralı sürecinin böylesi bir geniş perspektif içinde daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz.
İmralı’nın ayrıca kendine özgü bir yüzü vardır. Türkiye gerçeği, Kürt sorunu ve Sayın ÖCALAN açısından ele alındığında sıradan bir hapishane öyküsü değildir. Bunu salt siyasal bir yaklaşımla dile getirmiyoruz. İmralı sistemi uluslar arası bir sistemdir. Biz bu çalışmada olayı hukuki ve birey hakları açısından ele aldık ancak bu bile arkasındaki derin siyaseti anlamak için yeterli bir fotoğraf vermektedir.
A) TARİHİ VE HUKUKİ GİRİŞI-) ADA CEZAEVLERİ insanlık tarihinde önemli tutukluların alıkonulduğu yüksek güvenlikli cezaevleri olarak bilinir. Etrafının sularla çevrili olması, kaçışlara karşı güvenlik sorununu çözdüğü için tercih edilmektedir. Uzun süreli hapis cezaları açısından da tercih edilen ada cezaevleri, koşulları itibariyle zaman içinde bireyi tüketen, zamana yayılan ölümü simgeler. Buraya girdikten sonra çıkmanın olanaksız olduğu pek çok örnekten biliniyor.
Bir kaynak ada cezaevlerine ilişkin şu bilgileri veriyor:
“”Adalardan kaçışın zor olması nedeniyle I. Dünya Savaşı sırasında bazı adalar hapishane olarak kullanıldı. Tarihe geçen en ünlü ada hapishaneler; Hazar Denizi'nde bulunan Nargin, Sardunya adası yakınlarında bulunan Asinara, Akdeniz'de Malta, Ohotsk Denizi'nde yer alan Sahalin, Kuzey Buz Denizi'ndeki Solevest ve Çin Hindi yakınlarındaki Malaya adasıdır.
Tarihe geçen bu ünlü ada hapishanelere genelde ağır suçlular ile savaş esirlerinin konulurdu.
Azerbaycan'ın başkenti Bakü'nün karşısında, Hazar Denizi'nde bulunan Nargin Adası, Ruslar tarafından ağır suçluların konulduğu bir ada hapishanedir. I. Dünya Savaşı'nda, 1915 yılında burası, Prens Oldenburg'un talimatıyla esir kampına dönüştürüldü. 900 dekar alana sahip, ancak su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada yılanlarıyla ünlüdür ve tarihte Yılan ve ya Cehennem Adası olarak da anılır.
Kafkas cephesinde Ruslar tarafından esir edilen Türk askerlerinin konulduğu Nargin adasında, Alman, Avusturalya, Macar ve Bulgar esirler de barındırıldı. İtalya'nın tarih içinde sürgün ve karantina yeri olarak yararlandığı Asinara Adası da esir kampı ve ağır suçlular için hapishane olarak kullanılırdı.
Sardunya Adası yakınında bulunan 33 kilometrekare alana sahip, su kaynağı bulunmayan Asinara Adası'nda da birçok esir bakımsızlıktan ölmüştür, Ölenler köpek balıklarına atıldığı için, burasının köpek balıklarının uğrak yeri olarak kaldığı anlatılır.
İngilizler I. Dünya savaşı sırasında Malta Adası'nı hapishane olarak kullandılar. Türk aydınlarından Ziya Gökalp, o dönemin İstihbarat Teşkilatı Başkanı Kuşcubaşı Eşref Bey, Hüseyin Rauf Orbay burada hapsedilenler arasındadır. Kuzey Buz Denizi'nde bulunan Solevest Adaları da 1930'lu yıllarda Ruslar tarafından hapishane olarak kullanıldı ve rejim muhalifleri burada gözaltında tutuldu. "Sömürgeler enternasyoneli" tezini geliştiren Tatar Bolşeviği Sultan Galiyef de buraya Stalin tarafından gönderildi.
Adalar günümüzde olduğu gibi geçmişte de güvenliğinin sağlanmasındaki kolaylık nedeniyle hapishane veya esir kampı olarak kullanılmış. Ruslar Ohotsk Denizi'nde bulunan Sahalin Adası'nı, Çin-Hindi yakınlarında bulunan Malaya Adası'nı da İngilizler hapishane olarak kullanmışlardır.
Adalar, hapishane dışında geçmişte birçok devlet tarafından sürgün yeri olarak da kullanıldı. Vatan şairi Namık Kemal, rejim muhalifi olduğu gerekçesiyle Kıbrıs adasının Magosa kentine sürgün edilmişti.Kıbrıslı din ve devlet adamı olarak tarihe geçen Makarios da Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanması için yaptığı çalışmalar nedeniyle Kıbrıs adasını yöneten İngiliz Vali tarafından Hint Okyanusu'nda bulunan ve Madagaskar'ın kuzeydoğusunda yer alan 408 kilometrekare alana sahip Seychelles (Seyşel) adalarına sürülmüştü. Adanın diğer bir ünlü sürgünü ise İran Şahı Rıza Pehlevi olmuştu.
Aleksandr İsayeviç Soljenitsin'in yazdığı "Gulag Takımadaları" adlı romanıyla dikkatleri çektiği toplama kampı, Ruslar tarafından kuruldu. Altın madenleriyle ünlü bölgede, Ruslar çalışma kampı oluşturmuş ve rejim muhalifleri çalıştırılmıştır. Soljenitsin, burada yaşadıklarını yazdığı Gulag Takımadaları romanıyla Nobel Ödülü almıştır.
ABD'nin Kaliforniya eyaletinde San Francisco Körfezi'nde kayalık bir ada olan Alcatraz, 1868 yılında askeri cezaevi olarak kullanılmaya başlanmıştı, 1934 yılında ise Adalet Bakanlığı tarafından cezaevi olarak kullanıma açılmıştı. 1963 yılına kadar ülkenin en azılı mahkumlarının kilit altına alındığı bu hapishaneden kaçış imkansız gibiyken Alcatraz'da 54 yıl hapis kalan ve kendini kuş yetiştiriciliğine veren Robert Stroud'un hayatını konu alan "Alcatraz Kuşçusu" filmi, gişe rekorları kırmıştı.
Dünya sinemasında ünlü filmleri arasında yer alan Kelebek filmine konu olan, aynı adlı romanın kahramanı Henri Charrie, işlediği bir cinayet sonucu müebbet kürek cezasına çarptırılarak gönderildiği Fransa'nın ünlü ada hapishaneleri Salut ile Venezuella'nın El Dorado adasında zor günler geçirmişti.
Fransa'nın Saint-Laurent'den 500 kilometre uzaklıkta yer alan Salut adalarının en büyüğüne Royele, dışarıyla bağlantısı kesilen hücre mahkumlarının konulduğu adaya Saint-Joseph, en küçüğüne de Şeytan adı verilmiş. Şeytan adasına gönderilenler genelde siyasi mahkumlardı.
El Dorado ise nehrin ortasında bir ada. Bu adadaki toplama kampından ve hapishaneden kaçmak isteyenleri bekleyen de insan yiyen balıklar. "Caribes" ve "Pirajes" adı verilen, insanı ya da hayvanı birkaç dakika içinde iskelet haline getiren balıkların yaşadığı ırmak, bu adanın etrafını kuşatıyor. İşte bu ada, Venezuella'nın kürek cehennemi olarak tarihi kaynaklara geçmiştir.” (Doç. Dr. Cemil Kutlu’nun açıklamalarından derleme, www.eskici.freeservers.com)
Bir örnek: NAPOLYON
Fransa imparatoru Napolyon da 1813 Ekimi'nde müttefik güçler karşısında aldığı Leipzig yenilgisinden sonra Senato tarafından tahtan indirilerek, Toscana açıklarındaki Elbe Adası'na sürüldü. 223.5 metrekare alana sahip Elbe adasından kaçan Napolyon, yeniden mücadeleye girişmiş, fakat başarılı olamamıştır.Ancak Napolyon’un hayatını belirleyen St.Hellen adası olmuştur. Napolyon BONAPARTE, İngiltere’ye gitmek için bir gemiye sığındıktan sonra St.Helana adasına götürülür. Bu duyduğunda ilk tepkisi şudur: “ St.Helena beni üç ayda öldürür. Ben her gün yirmi fersah at koşturmaya alışmış bir adamım. Dünyanın öbür ucunda ki küçük kayalıkta ne yapayım?..Eğer hükümetiniz beni öldürmek istiyorsa, bunu burada yapabilir.” (Emil Ludwig, Napolyon, Kastaş yy., 2.cilt, sy.199)
Atlantik Okyanus’unda, Avrupa’dan iki bin ve Afrika’dan yaklaşık bin mil uzaklıkta ki St. Helena adasını yazar şöyle tarif ediyor: “ Kimse burada yaşayamaz. Bu adada hiç kimse altmış yaşına kadar hayatta kalamaz ve çok az insan ellisine ulaşılabilir. Ekvatorun aşırı sıcağının sağanaklara çeşitlilik kazandığı, bir saat içerisinde sıcak, rutubetli, durgun ve boğucu havanın yerini soğuk bir yağmura bıraktığı güneşsiz tropiklerdeyiz. ...Bir yıl boyunca adada kalanlar dizanteri, baş dönmesi ve ateşin yanı sıra kusma ve çarpıntıdan muzdarip olurlar. En çok görülen rahatsızlık ise karaciğer hastalıklarıdır.” (2.cilt, sy.265)
Nitekim bir süre sonra Napolyon’un şikayetleri artar. “ Ölümcül hastalıkları artıyor. Adanın iklimi, karaciğerleri ilk geldiklerinde sağlıklı olan insanlar için bile tehlikelidir. ..Napolyon’un karaciğer şikayetleri artmaktadır., midesinin ateş gibi yandığını söylemektedir; bazı ağrı nöbetlerinde, büyük ızdırap içerisinde yere yuvarlanır. “ (2.cilt sy.317)
“Altı yıldır karaciğer rahatsızlığı için kayanın iklimini suçluyordu; sadece birkaç gün önce İngiltere’yi bu sağlıksız hapishanede kendisini öldürmekle itham etmişti” (2.cilt sy.334)
Napolyon, bu koşullarda yaşamını yitirir. Kendisine adada bulunan doktorlar tarafından otopsi yapılır. “ ..doktor karaciğeri çıkartmış ve yarmıştır. Organı diğerlerinin incelemesi için yukarı kaldırır..ve şunları söyler: ‘Görüyorsunuz baylar, midenin bu ülserli kısmı karaciğere nasıl yapışmış. Bundan çıkartacağımız sonuç nedir? Durum şudur ki, St.Helena’nın iklimi mide rahatsızlığını artırmış ve böylece imparatorun vaktinden önce ölmesine yol açmıştır’ ” (2.cilt, sy.337)
Bu kısa tarihi bilgiden de anlaşılacağı gibi siyasal karakteri ne olursa olsun rejimlerin kendileri açıdan tehlikeli olarak gördükleri şahsiyetleri, halktan ve çoğu zamanda ülkeden uzak olan ada hapishanelerine gönderdiği ve pek çok siyasi şahsiyetin buradan bir kez daha sağ çıkamadığı görülmektedir. Dünya siyasal tarihinin kara ve farklı bir yüzü bu ada hapishanelerinde yatmaktadır.II-) YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİ/TECRİT
Ada cezaevlerinin tarihteki rolüne baktıktan sonra insanlık tarihinde önemli yeri olan bir başka olguya tecrit olgusuna bakmak istiyoruz. Aynı siyasal mantığın bir parçası olan Yüksek güvenlikli cezaevleri olgusu, dünya demokrasi mücadelesinin yakından tanıdığı bir olgudur.
Yüksek Güvenlikli diye nitelenen cezaevlerinde tutuklu ve hükümlüler “hücre hapsine” tabi tutularak, dış dünya ile ilişkilerine daha özel ve ağır sınırlamalar getirilmekte, savunma, iletişim, aile görüşü.. v.b. konularda diğer kategorilerde düzenlenen cezaevlerinden farklı uygulamalara tabi tutulmaktadır. Böyle nitelenen cezaevlerinde en temel sorunlardan biri de cezaevi içinde “tutuklu ve hükümlülere” ikinci bir cezaevi sistemi gibi uygulanan tecrit ve izolasyondur. Bu uygulama; yargısal bir süreç sonrasında kesinleşen bir mahkeme hükmüne dayanan cezanın yanında doğrudan infaz uygulamalarından kaynaklanan ve yasal hiçbir dayanağı bulunmayan ikinci bir ceza niteliği taşımaktadır. Yüksek Güvenlikli olarak ifade edilen cezaevi uygulaması hemen her zaman siyasal muhalif lider yada örgüt kadrolarına uygulanmış olup bu uygulamalara ilişkin gerek insan hakları boyutu ile gerekse uygulamaların yapıldığı ülkelerin infaz hukukuna uygunluğu boyutu ile tartışmalara konu olmuş, kamuoyunun bilgisinden, bağımsız yargı ve benzeri idari denetleme organlarının denetimden uzak tutulmuştur.
Özelikle Avrupa da uygulamaya konularak “yüksek güvenlik” tanımlaması getirilen bu tür cezaevleri İngiltere, Almanya ve İspanya’da ağırlıklı olmak üzere İtalya ve Fransa da uygulanmaktadır. Almanya’da Stammheim başta olmak üzere İngiltere’de Long Kesh ..v.b. “yüksek güvenlikli” cezaevlerinde yapılan uygulamaların niteliği ve amaçları bugün sorgulanmaktadır. Bu cezaevlerinde “yüksek güvenlik” tanımlaması adı altında ve doğrudan cezaevinde bireyin içinde tutulduğu koşulları hedefleyen uygulamaların sonucunda; bireylerin yaşam hakkı başta olmak üzere dış dünyanın algılanmasına yönelik işitme, renkleri algılama, konuşma, bütünlüklü ve sistematik düşünme yetilerinin ciddi anlamda zarar gördüğü, kalıcı, tüm yaşamlarını etkileyen psikolojik sorunlara neden olan uygulamalara tabii tutuldukları “yüksek güvenlikli cezaevlerinde” uzun yıllar kalan bireylerin tanıklıkları sonucu açığa çıkmıştır.
Bu tanıklıklar ve yüksek güvenlikli cezaevlerine dair tüm inceleme ve araştırmalar, uygulamaların temelinde bireyin yalnızlaştırılmasının hedeflendiğini açıklıkla ortaya koymaktadır oluşturmaktadır. Dış dünyadan yalıtım, cezaevinden olması nedeniyle zaten sınırlı olan ses, renk, ufuk, açık hava gibi temel doğasal etkenler ile etkileşimi sınırlayarak algı yalıtımı ile fiziksel duyularda bir yalnızlaştırma sağlanmaktadır. Bireyin düşünsel ve duygusal algılamasına, kişisel çevresine, ilgi alanına girebilecek sosyal ve siyasal olaylara, bulunduğu toplumda yaşanan gelişmelere kadar tüm sosyal çevresine ilişkin bilgilenmesini engelleyerek, aile ve avukatları gibi kendisine dış dünyaya ilişkin bilgiler verebilecek duygusal etkilenmeler ve bilgilenme yaratacak olanakları dahil iletişimini kısıtlayan engellemelerle sosyal çevresinden koparmayı hedefleyen sosyal bir yalnızlaştırma hedeflenmektedir.
Bu sosyal ve çevresel izolasyon, bireyin kaldığı cezaevinde diğer hükümlülerden ya da cezaevinde bulunan hükümlülerin tamamının birbirinden izole edilmesi, birebir insani temas noktasının başta cezaevindeki görevliler olmak üzere kamu görevlilerine indirgemesi bireyin “yüksek güvenlik” tanımlaması ile belirlenen durumunu tamamen belirsiz hale getirmektedir. Böylesine ağır bir yalnızlaştırmayı hedefleyen bu uygulamalar bütünü ile her kişiye konumu, siyasal duruşu, bireysel etkilenişini esas alan bireyselleştirilmiş bir cezaevi uygulamasını mümkün kılmaktadır. Doğrudan cezaevi idaresinin inisiyatifi ile yaratılan ceza dış dünyaya da orada yaşananları, geliştirilen uygulamaları içerik ve biçimi açısından kapalı tutmakta, bilgi ve izolasyon aynı zamanda bu cezanın dayanağını oluşturan “toplumsal meşruiyetini” aldığı kamuoyuna da uygulanmaktadır. Uygulamaların bireylere özel bir nitelik kazandığı “yüksek güvenlikli cezaevlerinde” yaşanabilecek hak ihlalleri ve haksız uygulamalara karşı etkin bir hukuk yolunun varlığından önce bu ihlallerin niteliği, ne zaman yada hangi şiddette uygulanmakta olduğunun tespitini dahi imkansız hale getirmektedir. Kaldı ki bu cezaevlerinden Stammheim’de Nisan 1974- Ekim 1977 yılları arasında dört tutuklunun yaşamını yitirmesi ve bu olayın hala aydınlatılamamış olması bu yönü ile de “yüksek güvenlikli” cezaevlerinin bireyin güvenliği açısından tartışmalı konumunu ortaya koymaktadır. Yüksek güvenlikli cezaevleri daha doğru bir deyişle “izolasyon, yalnızlaştırma, cezanın bireye göre özelleştirilmesi” uygulamaları doğrudan uluslar arası sözleşme ya da kararlara henüz konu edilmemiştir. Bunda bu uygulamanın her devlet tarafından ağırlıklı olarak kendi siyasal muhaliflerine yönelik olmasının ve yine ceza infaz sistemlerinde açık, genel, sınırları belirlenmiş yasal normlardan uzak belirsiz, muğlak ve daha çok göndermeler içeren yasal düzenlemelere işlerlik kazanması ağırlıklı olarak rol oynamaktadır. Uluslar arası bağlayıcılığı olan ve her birey için vazgeçilmez, ihlal edilemez temel hakları güvenceye almayı hedefledikleri kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi..v.b. belgeler genel anlamda getirdikleri düzenlemeler ile “yüksek güvenlikli” cezaevi uygulamalarının da sınırlarının belirlendiği düşünülebilir. Ayrıca BM Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kurallar, BM Tutuklulara Uygulanacak Muameleler için Temel İlkeler ve Avrupa Cezaevi Kuralları ile tüm cezaevleri için temel prensipler oluşturulmaya çalışılmıştır.
BM Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları Sözleşmesinin Temel Prensiplerini belirleyen 6 maddesi “Aşağıdaki kurallar taraf gözetmeden uygulanır. Kuraların uygulanmasında ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılamaz....” belirlemesi ile cezaevlerinde uygulanabilecek sınırlamaların asgari sınırlarını çizmektedir. Yine benzer bir düzenleme Avrupa Cezaevi Kuralları ile de sağlanmaya çalışılmaktadır. Her iki sözleşmede cezaevlerinde kişilerin fiziksel ve ruhsal sağlıklarını korumayı sağlık, iletişim vb temel hakları ayrımcılığa uğramadan her birey için güvence altına alınmasını sağlamayı hedeflemektedirler.
BM Tutuklulara Uygulanacak Muameleler için Temel İlkeler Sözleşmesi daha doğrudan bir tanımlama ile hücre hapsine değinerek 7 maddesinde “ Hücre hapsinin bir cezalandırılma yöntemi olmaktan çıkarılmasına ya da bu uygulamanın kullanılmasının sınırlandırılmasına yönelik çabalar konusunda girişimde bulunmalı ve bu tip çabalar teşvik edilmelidir.” düzenlemesine yer vermektedir. Bu düzenlemeler “ yüksek güvenlik” gerekçesi ile geliştirilen tüm uygulamalar içinde asgari standartları oluşturmaktadır. Fakat sözleşmelerin ilkeleri pratikte hiçbir zaman “yüksek güvenlikli” cezaevleri için bir asgari uygulama ilkesine dönüşmemekte ve bu uygulamaları doğrudan sınırlayan işlerliği kazanamamaktadır. Bu uygulamaların hemen tümüne temel teşkil eden kanun maddeleri; mevcut infaz hukukunu dışlayan, ülke genelinde cezaevlerine uygulanan standartları göz ardı eden, ayrıntıdan uzak, yoruma açık ifadeler içeren nitelikler taşımaktadır. Bu cezaevleri, uygulanan mevcut infaz sistemi ve bu sistemi denetlemekle yükümlü bağımsız denetim araçlarının dışında tutulan, kamuoyunun bilgilenmesinden uzak yargıdan çok siyasal yürütmenin etkin olması gibi ortak özelikler göstermektedir. Yukarıda kısaca değinilen uygulama örneklerinde de görüldüğü gibi “yüksek güvenlik” tanımı ile geliştirilen yaptırımların cezaevinin güvenliğinden çok cezaevi içinde ki uygulamalara yönelik olup bu uygulamaların doğrudan güvenliği artırıcı etkisinin çok sınırlı olduğu görülmektedir. Tutuklu yada hükümlülerin kesinleşen yargı kararı gereği cezalandırılmaları yada güvenlikli bir biçimde yargılanmaları amacını aşan bir tutum söz konusudur. Daha çok cezaevinde tutulan kişiyi enterne etmeye dönük, onun günlük yaşamı ve kişi olarak sahip bulunduğu hakları hedef alan genel, eşit, temel düzenlemeler içermek zorunda olan kanun maddeleri yerine bu maddelerin pratik uygulamasını düzenlemeyi esas alan daha lokal ve denetimi uzun ve belirsiz yöntemler içeren yönetmelik ve tüzükler aracılığıyla yasal dayanaklar sağlanan bir sistemdir. Bu da “yüksek güvenlikli” cezaevlerinde ki uygulamaları idarenin dolayısıyla “yürütme erkinin” iradesine tabii kılmaktadır ki bu siyasal muhalefete karşı kullanılmaya uygun bir zemin yaratmaktadır. Mevcut uygulamalar ve yasal statüsü dikkate alındığında “yüksek güvenlikli” cezaevlerinin bu konumu açıkça ortaya çıkmaktadır. Toplumsal muhalefetle demokratik ve siyasal araçlarla ilişkilenmeyen tüm rejimler için “yüksek güvenlik” kavramı sadece cezaevleri için değil diğer tüm idari, cezai ve askeri tedbirlerde de sıklıkla kullanılmaktadır.
Türkiye’de de toplumun gündemine yeni giren “yüksek güvenlikli” cezaevi kavramının yasal statüsü belirgin değildir. Mevcut infaz sistemini düzenleyen Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun Hükümlüler ile Müesseselerin Tasnifi ve İnfaz Sistemi bölümü altında düzenlenen 9 maddesinde “Müebbet ağır hapis veya uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar, haklarında uygulanacak rejimi, ahlaki eğilimlerini ve gönderilmesi gereken infaz kurumunu tespit için tüzükte gösterilen esaslar dairesinde müşahedeye tabi tutulur.......” düzenlemesi yer almaktadır. Ayrıca 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun Cezaların İnfazı bölümü altında düzenlenen “cezaların infazı ve tutukluların muhafazası” başlıklı 16.maddesi “............tek kişilik veya üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir........” düzenlemesi ile “yüksek güvenlikli” cezaevlerine gönderme yapmaktadır. Ayrıca yine bu kanun hakkında 01.05.2001 tarihinde yapılan bir değişiklik ile doğrudan infaz rejimine ve tutuklu kişinin kullanabileceği haklara yönelik düzenlemelere yer verilmektedir. Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkif Evlerinin Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzüğün uzun süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların yerine getirilmesi başlığını taşıyan ikinci bölümünün “toplu iyileştirme ve eğitim uygulanan özel kapalı cezaevleri” başlığı altında düzenlenen 78/A maddesinde “...........pekiştirilmiş güvenlik önlemleri alınmış toplu iyileştirme ve eğitim uygulanan özel kapalı cezaevlerinde toplanırlar.” düzenlemesine yer vermektedir.
Adalet Bakanlığının yani doğrudan yürütmenin denetim ve iradesine bağlı olarak hazırlanan ve her cezaevi için düzenlenen iç yönetmeliklere bırakılan “yüksek güvenlik” uygulaması böylece başta bir kanun maddesinin yasallaşması sırasında yaşadığı “yürütmenin denetimi” aşaması olmak üzere büyük ölçüde “Anayasa Mahkemesinin” denetiminin dışına çıkmakta; kanun, tüzük, yönetmelik esasına göre yapılan düzenleme en son olarak yönetmelik aşamasında sınırlı bir yasal düzenleme kazanmaktadır. Ancak idari yargının denetimine tabii olan ve yasal dayanağı oluşturan maddelerin muğlak ve belirsiz tanımları ile neredeyse sadece “yürütmenin yetki ve inisiyatifinde” bir alan olarak kalmaktadır. Ayrıca yine Adalet Bakanlığının yani yürütmenin doğudan inisiyatifi ile her cezaevi için veya belli bir uygulamaya özel (görüş süreleri, açık görüş hakkı..v.b.) genelgelerle “yüksek güvenlikli cezaevi” uygulamaları yasal mevzuat açısından tamamen içinden çıkılmaz hale getirilmektedir. Bu yasal belirsizlik ulusal ve uluslar arası kurallarla güvence altına alınan temel insan haklarının, cezaevlerinde uygulanması gereken asgari kuralların ihlali sonuçlarını doğurmaktadır. Bu ihlalleri yaşandığı, mevcut uygulamalara karşı “yürütmenin” müdahalesi dışında etkin olarak engelleyici yasal bir mekanizma ve bağımsız denetimde etkili araçlar bulunmamaktadır.
İmralı Kapalı Ceza ve Tutukevi İç Yönetmeliğinin Kapsam başlığı taşıyan 2 maddesi “ Terör Suçlarından dolayı tutuklu yada hükümlülerin barındırılmasına tahsis edilmiş olan İmralı kapalı ceza ve tutukevinde yüksek güvenlik tedbirleri uygulanır...” açıklaması ile bu cezaevinin özgün konumu belirtilmektedir. Bu yönetmelik ile niteliği “yüksek güvenlikli” olarak belirlenen İmralı Cezaevi Türkiye’de mevcut cezaevleri ile en azından F-Tipi olarak nitelenen cezaevleri ile benzer uygulamalar içeren bir cezaevi olarak kamuoyuna kabul ettirilmek istenmektedir.
İmralı kapalı Cezaevi doğrudan tek bir bireye göre konumlandırılmış ve “yüksek güvenlikli” cezaevlerinin en temel eleştiri noktası olan özgün, bireyi doğrudan hedef alan özelleştirilmiş cezalandırma mantığına göre kurgulanmış uygulamaları ile bu anlamda belki de dünyadaki tek örnektir. Siyasi iradenin kararları doğrultusunda 15 Şubat 1999 tarihinde yarı açık cezaevi statüsüne son verilerek önce uluslar arası bir komplo ile Türkiye’ye teslim edilen Sayın Abdullah Öcalan için gözaltı merkezine dönüştürülmüş. Ardından yasal statüsü belirlenmeden hem bir tutukevi hem de yargılamanın yapıldığı bir mekan olarak kullanılmıştır. Yargılamanın sonuçlanması ile de bir iç yönetmelik ile İmralı Adasında bulunan cezaevi “yüksek güvenlikli” tek kişilik bir cezaevi olarak nitelenmiştir.
İç yönetmelikle sağlandığı iddia edilen yasal statünün pratik yada işlevsel bir sonucu olmamış sistem bir kişi özelinde siyasal süreçleri doğudan gözeten devletin ilgili birimlerinin müdahalesi ile cezalandırma, cezanın doğrudan bireyin kişiliğini hedef alan özelleştirilmesi, bireyselleştirme mantığını da aşan daha karmaşık bir seyir izlemektedir. Yasal süreçler ve mevzuat daha çok başta Kürt kamuoyu olmak üzere ulusal ve uluslararası çevrelerin olası müdahale veya itirazlarının önlemekte bir araç işlevini görmektedir. Bu haliyle İmralı Cezaevi “yüksek güvenlikli” cezaevleri içinde doğrudan bireyin konumu ve izolasyonu, yalnızlaştırılması sistemini bireyden yola çıkarak izleyen, bir birey özelinde uygulamalar çerçevesinde kurulmuş olması ile özgün bir işleyiş ve mantığa sahiptir. Bu mekanizmayı daha detaylı olarak ele alacağız.
B)TÜRKİYE GERÇEĞİ/İMRALI
Şubat 1999’dan bu yana Abdullah ÖCALAN’ı barındıran İmralı adası, geçmişi eskiye dayanan bir adadır. Bursa Cumhuriyet Başsavcı yardımcısı ve İmralı cezaevi’nden sorumlu savcı olarak görev yapan Cemil KUYU, bir yazısında İmralı ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Bursa’ya bağlı İmralı adası Türkiye’nin en az bilinen ve tanınan, hakkında hiçbir araştırmanın yapılmadığı bir coğrafyadır...İmralı, Marmara Denizi’nin güneydoğusunda, Gemlik Körfezi açıklarında kuzeydoğuda, çekiç biçimde, Bozburun’dan 1.28, Karacabey’den 8, Mudanya’dan 22 mil uzaklıkta, kuzeyi denize dik kayalıklı, güneyi nispeten daha az engebeli, ormanla kaplı, içinde tatlı suyu bulunan bir adadır.” (Cemil kuyu, İmralı, Bursa Defteri dergisi, Eylül 1999, sy.221)
Bitinya olarak bilinen bölge içinde bulunan İmralı adası, üzerinde arkeolojik araştırma yapılmadığı için her hangi bir bulguya rastlanmamakla birlikte İÖ.5000’li yıllara varan bir tarihi olduğu tahmin edilmektedir. Bitinya, Dor, Aka ve Hititlerin denetimde olan bu adanın İÖ 74 yılında Roma İmpratarloğu’nun eline geçtiği ve İS III.yüzyılda ise Doğu Roma-Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu ve bu aidiyetin 1300’lü yıllara kadar 1000 yıl böyle devam ettiği belirtilmektedir.İmralı’nın tarihteki bilinen ilk isminin Aigaion olduğu ve sonra Besbicus, Galios gibi isimleri aldığı sanılmaktadır. VII. yüzyıldan sonra ada karşımıza Kalolimnos (Limanköy) olarak çıkmaktadır. Adanın bilinen en popüler ismi Kalolimni’dir. Tarihçi Theophanes’in de burada altı yıl yaşadığı ve Metamorphosis manastırını kurduğu bilinmektedir. Ayrıca adada pek çok manastır ve kilisenin olduğu bilinmektedir. Ancak bugün bu eserlerden çok az kalıntıların günümüze kadar kaldığı ifade edilmektedir.
“Bilinen hemen tüm ansiklopedilerde ve bir çok tarih kitaplarında İmralı’nın 1308’de Emir Ali Bey (Kara Ali Bey) tarafından fetholunduğu yazılıdır” (C.Kuyu, age,sy.224) Ancak yazar bu tarihin Osmanlı’nın kuruluşu ile bağlantılı olarak ele alındığında yanlış olduğunu ancak “İmralı’nın Orhan Bey zamanında fethedildiği kesin sayılabili”ceğini söyleyerek “İmralı’nın fetih tarihi kesin olarak verilemez ise de 1324 ile 1352 yılları arasında ve muhtemelen 1335-1350 tarihleri arasında” olduğunu ifade etmektedir.“1300’lü yılların ilk yarısında Türk hakimiyetine geçen ada, “Cezire-i Emir Ali” adıyla tarihi seyrine devam etmiştir...Adada cumhuriyet dönemine kadar Ortodoks Rumlar yaşamıştır. Mevcut manastır ve kiliseler İzmit (Nicomedia) kilisesine, ada ise idari yönden Bursa’ya bağlı kalmıştır.” “Piri Reis Türk adaları adlı kitabında 1520 tarihinde İmralı’da üç köyün bulunduğunu belirtir...” (C:Kuyu,age, 225)
“Burada yaşayan Rumlar karada buğday ekimi, dut, ipekçilik, özellikle de soğan üretimi ile, denizde ise balıkçılıkla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. XVII. ve XIX. yüzyıllarda küçük çaplı ipek sanayii kurulmuştur. (C.Kuyu, age.sy.226)
“1915 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile İmralı halkı Gemlik ve Bursa’da mecburi iskana tabi tutulmuş, ada tamamen boşaltılmıştır. Savaş bitiminde ada halkı tekrar geriye dönmüşlerse de, Kurtuluş Savaşı’nı müteakip Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra 1923-1924 yıllarında Girit Türkleri ile mübadeleye tabi tutularak Yunanistan’a gönderilmişlerdir.” (C.Kuyu, age.sy 226)
“ 1934 yılındaki ön çalışmalardan sonra 1935’te İmralı adası’nda cezaevi kurulmuştur. Pırıl pırıl güneşi, berrak denizi, eşsiz gün batımları, kumsallarına kadar inen çam ormanları, sessiz koyları, yabani tavşanları, leylekleri ve çeşitli meyve bahçeleri ve balıkları ile cennet misali bu ada maalesef yıllarca idam ve infazlarla anılan bir cezaevi olarak kullanılmıştır.” (C.Kuyu, age,sy.226)
İmralı’ya, 1933 yılında cezaevi kurulması fikri ortaya atılmıştır. İnşaat ustası hükümlü Fahri Usta tarafından harabe halindeki bir kilisenin duvarları tamamlanarak koğuşa çevrilmesiyle 11 Ağustos 1935’te faaliyete geçen İmralı Cezaevi’nin ilk konukları, İstanbul ve Bursa cezaevlerinde yatan cinayet suçundan ceza almış 50 hükümlü oldu. O tarihten itibaren cezaevi olarak kullanılan İmralı adasında şubat 1999 tarihinde Sayın ÖCALAN için yeniden düzeltilmeden önce 247 hükümlü kalıyordu.
İmralı adası son yüzyıllık tarihi açısından ele alındığında acılara, sürgünlere, idamlara tanıklık eden bir adadır. Günümüzde ise Sayın ÖCALAN ile birlikte yeni bir role, misyona tanıklık etmektedir. Bugün bu adanın Türkiye ve dünyada bu kadar çok tanınması ve ilgiye mazhar olmasının temel nedeni Sayın ÖCALAN’ın kişiliği ve konumudur. Kürtler açısından da giderek bir merkez olarak kabul gören ve günlük yaşamlarına, düşlerine ve düşüncelerine giren bu adanın konumu siyaset, hukuk, insan hakları açısından temel bir tartışma konusudur.
İmralı adası Sayın ÖCALAN’dan önce de tanınmış pek çok aydın, sanatçı ve yazara konukluk etmiş, böylece siyasal edebiyatımıza da girmiştir. “ Yılmaz Güney'in tutsaklık mekânlarından birisi de, Marmara Denizi adalarından İmralı'ydı. Toptaşı Cezaevi'nden bir gece yarısı apar topar alınıp Sağmalcılar Cezaevi'ne götürülmüş, bir süre bu cezaevinin revirinde bekletilmişti. Oradan gönderilmek istendiği kimi cezaevleri, "isyan çıkarır" korkusuyla onu kabul etmemişlerdi. Yılmaz Güney daha sonra İmralı Yarı açık Cezaevi'ne götürülmüştü. Adanın merkeze uzak bir tepesindeki baraka türü bir evde kalıyordu.” (www.everesyayinlari.com)
Yılmaz GÜNEY dışında Rıfat ILGAZ, İbrahim BALABAN, Rıfat ILGAZ, Rum ressam Angulos STAFONODİS gibi tanınmış şahsiyetlerinin de kaldığı burada kalmıştır.Türkiye siyasal tarihinde bir başka önemli olaya da mekan olmuştur. “27 Mayıs 1960'tan sonra, Demokrat Parti ileri gelenleri Yassıada'ya getirilerek burada kurulan mahkemelerde yargılandı. Mahkeme sonunda, dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile Bakanları Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu İmralı’da idam edildiler” (Dr. Cemil Kutlu, age..)
Tecrit gerçeği siyasal zihniyetin bir yöntemi olduğu Yassıada’da da ortaya çıkmıştır. “14 Ekim 1960 günü Yassıada’da ilk duruşmaya çıkan Menderes şöyle diyordu: ‘Beş aydan beri tecrit edildim. Bir tek oda içinde ve günün 24 saatinde saat başı değişen nöbetçinin nezareti altındayım. Bir tek kelime konuşmadan yaşıyorum. Konuşmam zaafa uğradı..’ “ (Enver Durmuş, Yassıada’dan İmralı’ya, Boğaziçi yy., sy.55)
Sadece İmralı ve Yassıada değil deniz kıyısında ki pek çok cezaevi de aynı şekilde tarihte yeri olan cezaevleridir. Bazı boyutlarıyla İmralı’ya oldukça benzerdirler. Bunlardan biri de Sinop cezaevidir. Yine tarihte pek çok aydının kaldığı bu cezaevi kapatıldıktan sonra halka açıldı. Bu süreçten sonra Sinop cezaevi’ne yönelik yazılar çıktı. Zaman Gazetesi’nde 27.07.2002’de çıkan bir yazıda şunları yazıyor:
“Sol görüşlü yazar ve şairleri rutubetli duvarları arasında ağırlamasıyla ünlenen Sinop Cezaevi’nin koğuşlarında ve disiplin hücrelerinde, ziyarete açıldığı günden bu yana meraklı turistler ve edebiyatseverler dolaşıyor.Sinop Cezaevi, ‘esaslı bir ceza’dır mahkumlar için. Türkiye’nin en kuzeyinde, binlerce yıllık bir kalenin surları ardına gizlenmiş, Karadeniz’in hırçın dalgalarına terk edilmiş, rutubetini bir kez yiyenin bir daha iflah olmayacağı 120 yıllık cezaevi, 1997 yılına kadar toplumdan tecrit edilmek istenen yazar ve şairlerin sürgün yeriydi...
Bir dönem ülke için bir tehdit unsuru olarak görülen Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Hüseyin Hilmi, Burhan Felek, Refii Cevat, Osman Cemal Kaygılı, Kerim Korcan, Sabahattin Ali, Celal Zühtü Benneci, Osman Deniz ve Zekeriya Sertel’in isimlerinin şimdi ‘Burada yatan ünlüler’ şeklinde cezaevinin dış duvarlarından birinde teşhir edilmesi de dikkate şayan.İmralı, Yassıada, Sinop gibi ada ya da denize nazır cezaevlerinin tarihi, siyasal kimliği, muhalif özelliği ağır basan şahsiyetlerin idam edildiği ya da iklimsel ve çevresel koşullarıyla birlikte nemin, rutubetin, ayazın, kuşatılmışlığın, tecritin ağır etkisi altında zaman içinde ölüme mahkum edildiği yerler olarak insan aklının hafızasında yer almaktadır. Bu konularda kapsamlı bir araştırma yapıldığında Türkiye Demokrasi Tarihi’nin önemli ve gizli bir yüzü de açığa çıkarılmış olacaktır.
C) İMRALI ’99
Bu dosyanın temel konusu olan İmralı cezaevi, 16 Şubat 1999 tarihinde Sayın ÖCALAN’ın burada tutulmasıyla birlikte Türkiye’nin ve Dünya’nın gündemine bir kez daha ve derinliğine girmiştir. Bu sürecin temel tanıklarından olan savunma avukatlarının son beş yıllık gözlemleri İmralı’nın bu yeni yüzünü açığa çıkarmak açısından zengin deneyimlere sahiptir. Bu bölümde ana hatlarıyla yeni İmralı’nın yani İmralı ‘99’un portresi verilecektir.
1) İmralı’nın fiziki koşulları: 16 Şubat’tan bir süre sonra Abdullah ÖCALAN’ı ziyaret etmek için avukatları adaya gitmeye başladılar. Adaya ilk gidildiği günler ile bugünkü arasında yapısal anlamda önemli değişiklikler görülmektedir. İlk günlerde de ada yasak bölge olarak ilan edildiği için sivillerin girmesi yasaktı ve ada çevresinde karada ve denizde büyük güvenlik önlemleri görülüyordu. Ancak son beş yılda giderek, zaman içinde ada da güvenliğe yönelik teknik donanımda ciddi bir değişimin olduğu görülmektedir.Ada’nın avukatlar açısından görülebilir her yerinin kamera sistemiyle kontrol edildiği, tüm girişlerden ancak el şifreleriyle birlikte gidilebildiği, retina kayıtlarının tutulduğu, ellerin patlayıcılara karşı laser tarayıcı ile kontrol edildiği, fiziki aramaların yanında bu tür tekniklerin geliştirildiği ve cezaevi dört tarafının elektronik kontrole tabi olduğu söylenebilir. Bunun dışında adada ilk günlerde görülen tüm binaların yeniden onarıldığını ve güvenlik amacıyla kullanıldığını, adada bine yakın askerin görev yaptığını da eklemek gerekir.2) Cezaevi: Sayın ÖCALAN’ın kaldığı cezaevi, bodrumu dışında iki katlı olduğu bir bina olduğu görülüyor. Binanın alt ve üst katlarının infaz koruma memurları ve yöneticiler tarafından kullanıldığı tahmin edilmektedir. Aslında İmralı cezaevi olarak tanımlanan yerin birbirinin benzeri üç odadan oluştuğunu söyleyebiliriz. Her biri 13 m2’lik olan bu odalardan birinde Sayın ÖCALAN kalmaktadır. Orta odada avukat görüş yapılmakta diğeri de aile görüş odası olarak kullanılmaktadır. Aile ve avukat odası arasında bulunan camın arkasında, telefon aracılığıyla aile görüşü yapılmakta, avukat görüşü ise açık yapılmaktadır. Sayın ÖCALAN’ın kaldığı odanın biri koridora diğeri de avukat görüş odasına açılan iki kapısı ve her kapının üzerinde normal cezaevlerinde mazgal olarak tabir edilen aynı işlevi gören küçük cam pencere bulunmaktadır. Sayın ÖCALAN’ın yaşamını geçirdiği odada, masa, yatak, lavabo, tuvalet ve duşakabin bulunmaktadır. Ayrıca girişi avukat odasında olan havalandırma da bulunmaktadır. Üç tarafı büyük plakalarla örülmüş havalandırmadan bir avuç gökyüzü dışında bir şeyin görülmesi mümkün değildir.
Önemli bir olgu da Sayın ÖCALAN’ın kaldığı odanın kamerayla 24 saat kontrol edilmesidir. Bunun yanında salon kapısının mazgalından da 24 saat infaz korumu memurları tarafından gözetlenmektedir.
3) Beslenme ve sağlık durumu:
Beslenme açısından özel bir uygulamanın olmadığını, adada çıkan yemeklerin kendisine verildiğini, adada bulunan kantinden alışveriş yapma imkanının olmadığını söyleyebiliriz. Yerel Mevzuat kapsamında Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkif Evlerinin Yönetimine ve Cezalarının İnfazına Dair Tüzüğün 138. maddesi ve İmralı Kapalı Cezaevi ve Tutukevi İç Yönetmeliğinin 10. maddesi uyarınca dağıtımı düzenlenen kantinden asgari düzeyde bile olsa ihtiyaç duyacağı malzemeleri alabilmesi olanağı tanınmış olmasına rağmen, bu olanak hiçbir makul gerekçe gösterilmeden keyfi bir şekilde kendisine tanınmamıştır. Bu konuda resmi idari ve adli makamlara yapılan başvurulara olumsuz yanıt verilmiştir.
İmralı adasının nem oranının çok yüksek olması ; tutulduğu koşulların ağır tecrit ve izolasyon gerçeği ile birlikte değerlendirildiğinde, uzun vadede burada bu ağır şartlar altında yaşamanın, insan üzerinde birçok fiziksel ve ruhsal tahribatlar yaratması kaçınılmazdır. Nitekim Sayın ÖCALAN daha önce de bazı sağlık sorunlarından şikayet etmekle birlikte özellikle son bir yıldır sağlık sorunlarının çeşitlenmesi sonucu, sağlığına ilişkin kaygı verici gelişmelere dikkat çekmektedir.
Zira Türkiye’ye getirildiği 15.02.1999 tarihinde sadece Sinüzit problemi olduğu halde, bugün açısından sağlık problemlerine bakıldığında Sinüzitin yanında Anjin, Faranjit, Alerjik Rinit, Astım Başlangıcı vs. gibi çok çeşitli rahatsızlıkları oluşmuştur. Bu çerçevede bazı özel doktor raporlarına göre başvuranın kısa süre içinde solunum/kalp yetmezliği sonucu yaşamını yitirme durumunun söz konusu olması tıbben uzak bir ihtimal değildir. Dr. Mehmet OKÇUOĞLU, 15 Eylül 2003 tarihli Yeniden Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan röportajında şunları ifade ediyor:
“ Yaşama hakkı kutsal bir haktır. Bu tüm hakların başında gelir. Yaşam ,adalet, güvenlik hakkı kadar sağlık hakkı da kutsaldır. Bu hak tüm hakların başında gelir. Ertelenemez, savsaklanamaz ve geçiştirilemez. Toplumların devletleşme süreci bu haklarla yakından ilgilidir. Diğer tüm haklar bu haktan sonra gelir. Bu hak sağlıktır. Sağlık bir çok şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar " Sağlık en büyük varlık, en büyük servet sağlıktır" söylemeleri halk arasında bu güne kadar da sürekli söylenerek sağlık tanımlanmıştır. Ancak Dünya Sağlık Örgütünün tarifi çok önemlidir. Hastalıkta değil sağlıkta da ekonomi, sosyal, psikolojik ve ekolojik olarak kendini iyi hissetmektir.
Mehmet Ali Birand ile Abdullah Öcalan'ın Suriye'de yaptığı görüşme sırasından dikkatimi çeken noktalar oldu. Bunlar daha çok Öcalan'ın sürekli vücudunu kaşıması burnu ile oynaması ve hapşırması idi. Böyle ciddi bir programda Öcalan'ın rahat konuşamaması kafamda soru işaretleri bıraktı. Bundan sonra artık sürekli kendisini izlemeye çalıştım. Daha sonra bunları tamamlayan en büyük etken ise Roma'da iken konuşmasını izlemem oldu. Konuşurken kesik nefes alması ve elindeki mendili düşürmemesi, hapşırması ayrıca Kenya'dan Türkiye'ye getirildiği sırada uçakta gözlerini kapattıkları flasterleri açtıktan sonra bu flaster yerlerinin günlerce ve hatta haftalarca iyileşmediği dikkatimi çekmişti. Ayrıca İmralı’ya getirildikten sonra meydana gelen çarpıntılardı. Bu tür gözlemler beni Öcalan’ın sağlığı hakkında bilgi sahibi yaptı. Dışardan izlediğim kadara ile bilgi sahibi oldum.
Bu Kardioloji heyeti o zaman bir EKG ile kendisini muayene etti. Bir kalp muayenesi için bir EKG asla yeterli değil. Tıbbi olarak EKG kalp tanısında belirleyici değildir. Çağdaş değildir hatta demodedir. Bu gün anjiyo dediğimiz bilimsel, yüzde yüz gösteri teknikler vardır. Bu heyet kalbinin sağlam olduğunu belirledi daha sonra artan şikayetlerle birlikte yeni heyetler geldi ki bunların içinde allergolokların olduğunu tahmin etmiyorum. Giden uzmanların Öcalan'ın şikayetleri ile ilgili uzman olmadıklarını tahmin ediyorum. Bu son giden heyetlerde kendini ortaya koyuyor. Basına göre turp gibi, hekimlerce de sinüzit teşhisi konuldu. Teşhis o kadar kolay bir iş değildir. Teşhis bir hekimin gidip görmesi ile bir kerede çözümlenmesi o kadar kolay bir iş değildir. Hekimlik zor bir görevdir. Hiç bir hekim hastasının zarar görebileceği bir şey yapmaz faydalı olmasa dahi. Çünkü hekim taraftır. Hekimin tek tarafı hastasıdır. Hiç bir hekimin art niyetli olabileceğini düşünmüyorum. Sırf günün alışıla geldiği 'hekim geldi, hekim gördü, hekim görüştü, hekim çağırdı,' denilmesi için bu muayeneler yapılıyor diye düşünüyorum. Ben bir hekim olarak hastayı bir anda teşhis edemem, bu mümkün değil. Bir hasta gözlemlenir şikayetleri defalarca sorulur, sorgulanır. Gerekirse hasta yatırılır ve günlerce hekimin kendisi bu şikayetleri görerek, bilimsel araçlarla hastalığı ancak teşhis eder. Ancak o zaman tedaviye geçerek kesin kanaate varır. Bu yapılanlar kesinlikle teşhis değildir. Ayrıca her hekim her konuyu bilmek zorunda değildir. Her hekimlik alanının ayrı bölümleri vardır. Hekimler eğer anında teşhis koyabilselerdi bu kadar teknik araca gerek kalmazdı. Bu gün en fazla belki de tıpta ve silahta teknik bu kadar kullanılıyor. İmralı Adasına giden hekimin elinde olan bir durum değil çünkü siyasi davranılıyor. Bir anda hekimin teşhis koyması mümkün değil. Bir diğer boyutu ise kendi alanı olmayan hekimlerin giderek teşhis koyması zaten olağan dışı bir olay.
Allerji vücudun yabancı bir maddeye karşı gösterdiği aşırı duyarlılıktır. Allerjinin yüzde 80'i genetiktir. Anneden oğula babadan kız çocuğuna geçen bir hastalıktır. Allerji ilerleyen karakterde bir hastalıktır ve her geçen gün şiddetini arttırır. Bu bulunduğu ortamla çok ilgilidir. Belirtilerini çok geniş olarak görebiliriz. Vücut kaşıntıları, ekzama, ellerde ve ayaklarda sıcaklık ve terleme ayaklarda soğuma, burun tıkanıklığı, burunda kaşıntı, burun akıntısı, horlama, göz kaşıntısı, göz kızarıklığı, göz şişmesi, gece gelen terlemeler, nefes darlığı hırıltılı solunum, Öksürük, balgam, derin uyumama ve rüya görme gibi belirtileri daha da genişletebiliriz. Özellikle Türkiye'de allerji bölgeleri Karadeniz ve Marmara’dır. Tüm bunları düşünürsek İmralı adasında bulunmak başlı başına ayrı hastalıklar demektir. Öcalan bir tutuklu ve içinde yaşadığı koşullar çok önemli. Öcalan’ın bu şartlarda hastalığının artması ve şiddetlenmesi çok daha büyük riskler taşıyor. Öcalan'ın allergoloklar tarafından bire bir rahatsızlıklarının sorgulanması gerekir. Şikayetlerinin tam olarak belirlenmesi gerekir. Tabi ki ancak bu işi iyi bilen hekimlerin yapmasında fayda var. Ayrıca kendisine radyolojik tetkikler yapılmalı ve kandaki antijen ve antikorlarına bakılmalıdır. Akciğer fonksiyon testleri yapılmalıdır. Seri allerjik cilt testleri uygulanmalıdır. Kendisine yapılan bu tetkiklerden sonra kendisinin neye karşı allerjisi olduğu ancak saptanabilir.
Ben gözlem ve tecrübelerime dayanarak, nemli veya rutubetli ayrıca dışarı çıkmayarak sürekli kapalı bir ortamda kalan bir insanın allerjik durumu için en kötü şartlar olduğunu düşünüyorum. Bu tıbben de böyledir. Çünkü Marmara ve Karadeniz ikliminin yüzde 85'inde ev tozu dediğimiz böcekler yani akarlar bulunmakta. 05 mikron kadar olan ve uyuz böceklerine benzeyen gözle görülmeyen ancak güneş süzmesinin içeri yansıdığı zamanlarda havada inip çıkan canlı mikroplardır. Bunların özellikleri ise yarasa ve pireler gibi gece çıkmasıdır. Ada koşullarında ve mahkumiyet koşullarında çok daha fazla bu akarların verdiği zararlara maruz kalınır. Bir toksiman ne kadar toksit alırsa hasta o kadar şiddetli buna maruz kalır. Özellikle gece sabaha kadar öksürük krizleri, çarpıntılar, kabuslar aşırı derecede şiddetlenir. Tabi hekim eğer bu nedenlerle yaklaşmasa psikolojik, göstermelik, siyasi olarak değerlendirir ve şov olarak yorumlar yapar. Ama bu işin aslını bilen bu alanda uzmanlaşan hekimler bunu gözlemleyerek, tespit etmişlerdir. Ama bu hekimler adaya gidemiyor çünkü Öcalan'ı siyasi bir mahkum olarak bakıldığından buna izin verilmez. Ben rahatsızlığının en çok allerjik akarlara karşı olduğunu düşünüyorum. Allerjik akarlar arttığı sürece Abdullah Öcalan'ın şikayetlerinin çok daha fazla artacağı ve tehlikeli boyutlara varacağı kanaatindeyim.
Bir kere Öcalan'ın hastalığının allerji olup olmadığı tespit edilmeli. Bu teşhis kesin konulduktan sonra yapılacak ilk iş korunmasıdır. Korunma olarak var olan ortamı değişmelidir. Öcalan'ın kuru bir iklimde ve yüksek rakımlı bir yere götürülmesi gerekiyor. Çünkü rakım yükseldikçe akarlarda o kadar yok olur. Allerji uzmanı bütün hekimler bilir ki 2 bin yükseklikte akarlar ölür. Bu nedenle ne kadar tıbbi tedavi olursa olsun, konservatif tedavi olsun, ne kadar rahatlatıcı ilaç kullanılırsa kullanılsın kesin çözüm değildir. Rahatlayabilir şikayetleri azalabilir ama tedavi değildir. Allerjide korunma en başta gelir. Düşmanından uzaklaşmadıkça nasıl sağlıklı olunabilir ki? Kortizonu hayat boyu alamaz çünkü şişmanlatır, hormonlarını bozar, hormon dengesini allak bullak eder. Ne kadar tedavi edilirse edilsin o koşulların allerjiyi yüzde yüz iyileştirmez. Ayrıca allerji kapalı mekan hastalığıdır. Hem bir adada tek başına hem kapalı bir mekan hem de allerjenlerle iç içe yaşıyor. Bu bir insan için çok zor bir yaşamdır. Öncelikle Öcalan'ın kaldığı odanın çok hijyenik olması lazım. Halı, battaniye, kumaş, kadife, post gibi toz tutan eşyaların olmaması gerekiyor. Muhakkak ki pencere açık bulunmalı çünkü esinti 05 mikron olan akarların hastaya yaklaşmasını engeller. Bulunduğu ortamda sigara içilmemeli ve açık havada bulunmalıdır. Bu durum ister dışardan biri için olsun ister tutuklu biri için olsun ne kadar dışarı havası alırsa o kadar kendini iyi hisseder. En azından içeri havasından iyidir.
Allerjinin bir diğer tanımı ise karbondiyoksiti veremeyen oksijeni alamayan hastalığıdır. Fizyolojik olarak, hasta içini boşaltamıyorsa yani karbondiyoksiti atamıyor ve oksijeni alamıyorsa kabondiyoksit seviyesi yükselir ve yükselince de uyuşukluklar, psikolojik şikayetler başlar ve her allerjik vaka depresyona yatkındır. Allerjik hastalığın yarattığı tahribattan dolayı kişinin yeteri kadar beyninin beslenmemesi kişiyi depresyona götürür. Sağlıklı yaşama hakkı kutsaldır. Bu herkes için geçerlidir. Sağlıkta siyasi kimlik geçerli değildir. Kim olursa olsun suçu ne olursa olsun bu onun temel hakkıdır. Bu konuda özellikle Abdullah Öcalan hekim isteme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Nasıl ki avukat isteme hakkı veriliyorsa hekim belirleme hakkı da kutsal bir haktır. Bu konuda eğer yasal engeller varsa AİHM'e kadar giderek, hekim hakkını talep edebilir.
İnsan hakları dernekleri, siyasi partiler, muhalefetler, sendikalar, aydınlar, gençlik kuruluşları, kadın kuruluşları, Tabip odaları, merkez konseyi, dünya sağlık örgütü, gibi kuruluşlara baş vurmak gerek. Tüm bunları yardıma dayanışmaya çağırmak gerekir. Eğer bunlar yapılamazsa bu duyarlılık gösterilemezse allerjik astım hastalıkları solunum yetmezliğine gider ve kalp yetmezliği gelişir. Bu durumda Öcalan'ı kaybedebiliriz. Tabi bunun sorumlusu en başta siyasi erk olan iktidarlardır. Aynı zamanda dünya ve Türkiye kamuoyudur. Bunlar tarih ve bilim karşısında sorumlu olacaklardır. Adalet, güvenlik gibi yaşama hakkı da herkes için geçerlidir. Sağlık tüm hakların başında gelir. Ertelenemez savsaklanamaz ve geçiştirilemez. Toplumların devletleşmesi bu haklarla ilgilidir. Ben diğer haklardan bahsetmeyeceğim. Sağlık bütün hakların başında gelir. Ancak Dünya Sağlık Örgütünün tarifi çok önemlidir. Sağlık, ekonomik, sosyal psikolojik ve ekolojik olarak kendini iyi hissetme halidir.”
Sayın ÖCALAN şu ana kadar tam teşekküllü bir tıbbi teknik donanımı eşliğinde sağlık taramasından geçirilmediği için daha birçok hastalığın ve bu arada solunum ve kalp yetmezliği gibi tehlikeli gelişmelerin gerçekleşme ihtimali de söz konusudur.
Bu hastalıkların oluşmasında elbette ki İmralı Cezaevinin çevre ve iklimi ile birlikte, ağır hücre koşulları ve başvurucuya uygulanan ağır tecrit ve izolasyonun rolü belirleyicidir. Sayın ÖCALAN, 6 Ağustos 2003 tarihinde avukatları ile yaptığı görüşme sırasında sağlık durumuna ilişkin olarak yaptığı değerlendirme şu şekildedir;
“Sağlık koşulları açısından İmralı koşulları fiziki, çevresel ve iklimsel olarak bünyeyi çökerticidir. Nemli havanın etkisi çok ağır, kronik anjin var. Boğazımda iltihaplanmaya ve bir akıntıya yol açıyor. Son bir yılda bu akıntı arttı. Boğazımdaki bu akıntıyı bazen dakikada bir temizlemek zorunda kalıyorum. İçteki sıvı akıntısı yoğunlaşıyor. Bu durum dil ve damaklarımda yanmaya, koku almama, nefessiz kalmama ve ani uyanmalarıma neden oluyor. İmralı’ya gelen doktorlar daha önceden kullandığım bazı ilaçları veriyorlar. Bir tür sprey. Burnuma sıkıyorum. Geçici olarak etkisini azaltıyor. Ancak kalıcı bir tedavi sağlamıyor. Asıl üzerinde durduğum nokta, bu rahatsızlıkların başka bir hastalığın belirtisi olup olmadığı, yada başka hastalıklara yol açıp açmayacağıdır. Mesela akciğer ve böbrekle ilgisi olabilir mi? Yakın bir gelecekte bu durumun tehlikeli bir hal alabileceğinden endişeliyim. Mevcut durumun İmralı idari yapısı tarafından çözümünün mümkün olmadığını düşünüyorum. Talebim, kapsamlı bir sağlık heyetinin gelip check-up yapmalarıdır. 5 yıla yakındır İmralı Adasında tek başıma kalıyorum. Bu sağlık heyeti 24 saat benim yanımda, odamda kalarak gözlem yapmalıdır. Düzenledikleri sağlık raporuyla iklim koşullarına, yaşam koşullarına bakarak bu koşullarda kalıp kalmayacağımı, vücut bünyemin bu koşullara ne kadar daha dayanabileceğimi, burada daha ne kadar kalabileceğimi tespit etmelidir.”
Sayın ÖCALAN, bugüne kadar sağlığına ilişkin şikayet ettiği hususlarda kapsamlı tetkikler yapacak uzman bir doktor heyeti tarafından muayene edilmemiştir. AİHM’ne Hükümet tarafından sunulan raporlardan da anlaşıldığı gibi, muayeneyi yapanların çoğunun uzman olmayan, pratisyen doktor statüsündeki doktorlardan oluştuğu görülmektedir. Ayrıca giden pratisyen doktorlar bile sadece 10-15 dakika içinde , bilimsel bir teşhisin mümkün olamayacağı kadar kısa bir süreyle sınırlı olarak muayene edebilmektedirler. Bu da kendisinin ağır sağlık şikayetlerinin giderilmesi, rahatsızlığın tespiti ve uygun tedavinin sağlanması için son derece yetersiz bir zaman dilimidir. Kendisini muayene eden doktorlar, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tespit edilmektedir. Muayeneye katılan doktorlar aynı zamanda bir kamu personeli olup atama, terfi ve benzeri tüm özlük hakları Sağlık Bakanlığına bağlı İl Sağlık Müdürlükleri tarafından yapılmaktadır.
Sayın ÖCALAN, kişiliği ve siyasal konumu gözetildiğinde, doktorların bağımsızlığı ve tarafsızlığından kuşku duymaktadır. Bugüne kadar söz konusu doktorlar tarafından düzenlenen raporların hiç biri kendisine direkt verilmediği gibi, avukatlarına da gönderilmemiştir. Ancak AİHM’ne Hükümet tarafından sunulan raporların birer örneklerinin Mahkeme aracılığıyla aradan çok uzun bir zaman geçtikten sonra avukatlarına ulaştırılması mümkün olabilmektedir. Bu raporlardan da anlaşıldığı üzere, yetkililerce yapıldığı iddia edilen muayene; tansiyon ve vücut ısısı ölçümü, kalp ritminin basit yöntemlerle dinlenmesi gibi yüzeysel ve dış görünüme dayalı gözlemler olarak yapılan muayenelerdir. Röntgen, MR, kan ve idrar testleri gibi klinik tetkiklerinin hiç birine başvurulmamaktadır.
Ayrıca tedavi olarak kendisine sadece bir burun spreyinin verildiğini ve bu spreyin sağlık problemlerini kalıcı bir çözüme kavuşturmadığını ifade etmesine rağmen bu durumun dikkate alınmadığından yakınmaktadır. Zira uzman doktorların da belirttiği gibi, aynı ilacın uzun bir süre tedavi amaçlı kullanımı ilacın etkisini azaltmaktadır. Kaldı ki, gerek uzman doktorların ve kendisinin de belirttiği gibi, kullanılan bu sprey sadece geçici bir rahatlatma yaratmakta kalıcı bir çözüm sağlamamaktadır.
Bu nedenle Sayın ÖCALAN, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) de temel kriterlerinden biri olarak belirlediği en temel hasta hakkı olan bağımsız ve uzman doktorlardan oluşan, tıbbi cihazlar açısından eksiksiz bir şekilde donatılmış bir kurul tarafından muayene edilmesini ve muayene sonuçlarının kendisine bildirilmesini talep etmiştir. Ancak bu talebi, muayenesi belli periyotlarla yapıldığı belirtilerek yetkililerce reddedilmiştir.
Sağlık durumunun teşhisi için gerekli tıbbi teknik aletlerin adaya götürülmemesinin kabul edilebilir bir gerekçeye dayanmadığını düşünmekteyiz. Çünkü Sayın ÖCALAN , dünyanın en ileri güvenlik teknikleri ile ada cezaevi ve çevresinin güvenliğini korumaya yönelik ileri teknik aletler tahsis edildiği halde, sağlık kontrolü için son derece ilkel tıbbi tekniklerin kullanılmasının makul bir gerekçesinin olamayacağını ve bunun bir paradoks olduğunu düşünmektedir.
Bu konuda avukatları olarak daha önce yaptığımız çeşitli başvuruların yanında 15.08.2003 tarihinde Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına ve 19.08.2003 tarihinde Adalet Bakanlığına başvuruda bulunarak Sayın ÖCALAN’ın artan sağlık sorunlarından dolayı kapsamlı bir muayeneden geçirilmesini talep ettik. Bu muayene sonucunda tutulduğu İmralı Ada Cezaevinin fiziki ve iklim koşullarının Sayın ÖCALAN üzerindeki etkisinin tespit edilerek, bu koşullarda daha ne kadar yaşayabileceğinin bilimsel veriler ile ortaya konulmasını talep ettik.
Ancak bu talep karşılığında, şu ana kadar kendisine ya da avukatlarına konu hakkında herhangi bir yanıt verilmemiştir. Şu kadar ki; başvurudan bir süre sonra Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi doktorlarından oluşan bir heyet tarafından muayene edildiği yönünde basında haberler yer almıştır. Ayrıca bu durum 27.08.2003 tarihli kendisiyle yapılan görüşmede de gündeme gelmiş, ancak Sayın ÖCALAN kendisini muayene eden doktorların yine yüzeysel bir sağlık analizi yaptığını, daha önce yapılan sağlık kontrollerinin dışında bir taramadan geçmediğini, rutin kontrollerin dışında sadece tükürük örneklerinin alındığını belirtmiştir.
Basında çıkan haber ve Sayın ÖCALAN’ın da durumu teyit etmesi üzerine avukatları olarak, ilgili doktor heyetinin hazırladığı raporu edinme yönündeki Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına ve daha sonra Adalet Bakanlığına yapılan başvurumuza olumsuz yanıt verilmiştir. Adalet Bakanlığı, Ceza ve Tevkif evleri Genel Müdürlüğü adına gönderilen 22.09.2003 tarihli kısa bilgilendirme yazısında raporun üçüncü kişilere verilmeyeceği, cezaevinde bulunan sağlık dosyasına konulduğu belirtilmiş, böylece yasal hakları olmasına rağmen avukatların raporun bir örneği verilmemiştir.
Havalandırma konusuna gelince Sayın ÖCALAN, bir odada tek başına tutulmakta, etrafı yüksek demir plakalarla çevrili ve üstü de tel örgülerle kapatılmış 4x10 metrekarelik bir alanda; fiziki koşulları açısından yetersiz, açık alandan ziyade kapalı bir mekan ve olumsuz etkileri olan bir havalandırmaya çıkarılmaktadır. Havalandırmaya, günde iki (2) kez ve birer (1) saatle sınırlı olarak toplam 2 saat havalandırmaya çıkabilmektedir. Ayrıca, odasında bulunan klimanın çalıştırıldığında sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaptığına inanmaktadır. Klima, yapay teneffüs sağlayarak sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. İdarenin bu konuda da kozmetik bakış açısına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Sayın ÖCALAN’ın odasında bulunan pencere sadece iki parmak ölçüsünde çok sınırlı açılabilmekte, dolayısıyla doğal teneffüs imkanından yoksun bırakılmakta ve klimayı çalıştırmasına zorlanmaktadır.
Türkiye’deki diğer Cezaevlerinin hiçbirinde havalandırmaya çıkış engellenmediği gibi, gün içerisinde güneşten yararlanma zamanı çerçevesinde, herhangi bir sınırlama da söz konusu değildir. Avrupa Konseyi İşkence İzleme Komitesi (CPT), 2 Mart 1999 tarihinde yaptığı ziyaret sonrasında yayınladığı raporunda, havalandırma alanının standartlara uymadığı ve daha açık hale getirdiği dile getirilmiştir. CPT bu hak ihlalini kabul edilemez ve düzeltilmesi gereken bir tecrit durumu şeklinde tanımladıktan sonra söz konusu raporunda bu durumun düzeltilmesi gerektiğini Hükümete bildirmiştir.
4) İletişim hakkı:
Sayın ÖCALAN’ın dış dünya ile bağlantısı; bulunduğu yer, konumu ve statüsü gözetildiğinde; makul olmayan ve aşırı bir şekilde sınırlandırılmıştır. Türkiye genelinde yayımlanan günlük, haftalık ve aylık gazete ya da dergilerden yararlanmasına izin verilmemektedir. Bu tür yayınlar gerçekleştiği taktirde ziyaretler sırasında, avukatları ve yakınları tarafından kendisine iletilmektedir. Bu yayınlar daha önceden cezaevi yetkilileri tarafından sansürlendikten sonra (sansürlenen kısımlar kesilerek) kendisine verilmekteydi. Şu anda da yerel mevzuata ve genelgeye aykırı olarak, avukatları tarafından olağan haftalık görüşmeler esnasında kendisine götürülen( Sabah, Hürriyet ve Milliyet gazetesinden olmak üzere) gazetelerden sadece yedi tanesi verilmektedir.
Benzer şekilde haftalık ve aylık kültürel, sosyal ve siyasal içerikli dergiler de ya hiç verilmemekte ya da sınırlı şekilde verilmektedir. Kendisine verilen dergilerde hangi kriterlerin esas alındığı da belirsizdir. Birleşmiş Milletler Cezaevleri Minimum Standartları Belgesinde hüküm altına alınan iletişim hakkı ihlal edilmektedir. Avukatları olarak bu hukuka aykırı uygulamanın ortadan kaldırılması için yaptığımız başvurulara rağmen iletişim hakkı ihlali halen sürmektedir.
Buna paralel olarak bağımsız yayın yapan bir radyo veya televizyondan istifade etmesine de izin verilmemektedir. Nitekim kendisine avukatları tarafından götürülen ve sadece resmi yayın yapan ve TRT FM bandına endeksli pilli bir radyo verilmiştir. Bu radyonun frekans ayarlarına müdahale edilmiştir. Kısa ve uzun dalga frekansları devre dışı bırakılarak sadece orta dalgadaki frekansa ulaşması mümkün kılınmıştır. Kaldığı odada televizyon bulunmadığı için televizyon izleme olanağı da bulunmamaktadır. Avukatlarının TV temini için yaptıkları başvurular İmralı Cezaevi yönetmeliği gerekçe gösterilerek reddedilmiştir. Bu durum kendisi ile aynı yasal statüde bulunan tutuklu ve hükümlülere uygulanmayıp sadece sayın ÖCALAN’a yönelik özel geliştirilen bir uygulamadır.
Ayrıca avukatları ve yakınları ile mektuplaşmasına izin verilmediği gibi, dışarıdan kendisine gönderilen mektupların ancak çok sınırlı bir bölümü kendisine verilmektedir. İletişim hakkı ve yazışma hakkı kapsamında, mektup yazabilme ve farklı makamlara dilekçe sunma hakkı ihlal edilmektedir.
5) Aile ve avukat görüşleri:
Görüşmeler gerçekleştiği taktirde, haftada 1 gün ve 1 saat ile sınırlı olarak sadece birinci dereceden aile bireyleri ve avukatları ile görüşebilmektedir. Ne var ki yasal garanti altında bulunan hak kapsamında olmasına rağmen avukatları ve ailesinin, kendisiyle görüşme süreleri de belli bir standarda kavuşturulmamıştır. 25 Eylül 2002 ile 21 Mayıs 2003 tarihleri arasındaki 34 hafta boyunca sadece 9 hafta görüşebilmiştir. Ayrıca 27 Kasım 2002 ile 12 Mart 2003 tarihleri arasında, kesintisiz olarak 3 ay 10 gün boyunca avukatları ve yakınları ile görüştürülmemiştir.
Bu süre içerisinde avukatları ve birinci dereceden yakınlarına yasalar ile tanınan görüşme hakkı, kesintisiz olarak Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi tarafından siyasal saiklerle bilinçli ve kasıtlı olarak engellenmiştir. Zira 1999 yılından 2002 yılına kadar kış aylarında yer yer hava muhalefeti gerekçesiyle Sayın ÖCALAN ile Avukat/Aile görüşmeleri sağlanamadığı olmuştur. Ancak 1999-2002 yıları arasındaki kış aylarında bile, hiçbir zaman 3 haftayı aşan ciddi görüşme engeli yaşanmamıştır.
Yine benzer şekilde 30 Nisan 2003 tarihinden 18 Haziran 2003 tarihine kadar avukatları ile görüşme süresi 45 dakika olarak kısaltılırken, birinci dereceden yakınları/Ailesi ile görüşme süresi ise 15 dakikaya indirilmiştir. Bu sürelerin neden bu şekilde toplam bir saate indirildiği ile ilgili yetkili kişiler hiçbir gerekçe göstermemişlerdir. Bu keyfi tutum, hiçbir makul gerekçe gösterilmeden kayıtsızca Sayın ÖCALAN’ın aleyhinde kullanılmaktadır. Bu da göstermektedir ki Ailesi ve Avukatları ile görüştürülmemesi sistematik bir plan dahilinde tamamen siyasal saiklerle engellenmiştir.
Ailesi ve avukatlarının İmralı Adasına gidiş ve dönüşleri, Adalet Bakanlığı tarafından sağlanan İmralı 9 adlı bir Koster ile sağlanmaktadır. Bu Koster, ortalama gemi personeli dahil toplam 10 kişi taşıyabilen, son derece ilkel bir deniz aracıdır. Adaya gidiş, bu araçla ortalama 2.5-3 saat sürmekte olup, hava koşullarında ciddi olmayan aksamalarda bile bu araçla Adaya ulaşmak mümkün olmamaktadır. Ayrıca birçok kez yaşandığı gibi, Aracın ilkel ve bakımsız olması nedeniyle araçta bulunanların can güvenliklerini tehlikeye düşürebilecek uygulamalar da söz konusu olmuştur.
İmralı 9 adlı Koster, rüzgarlı günlerde (dalga boyunun 3 metreyi aştığı durumlarda) denize açılma yeterliliğine sahip değildir. Bu durumlarda ailesi/yakınları ve avukatları ile görüşme olanakları bulunmamaktadır. Görüşmenin başka bir gün gerçekleştirilmesi yönündeki talepler ise makul bir gerekçe gösterilmeksizin dikkate alınmamaktadır. Bununla birlikte İmralı Cezaevi personelinin gidiş–dönüşlerinde ve ihtiyaçlarının karşılanmasında Adalet Bakanlığına bağlı İmralı 10 Kosteri kullanılmaktadır. Bu Koster, İmralı 9 Kosterine nazaran daha büyük ve rüzgara daha dayanıklıdır. 2002 yılına kadar İmralı 10 aracı avukatların Adaya ulaşımı için tahsis edilmişti. Avukatların, hava koşullarının İmralı 9 kosteri ile ulaşımın sağlanmasının zorlandığı durumlarda, haftalık görüşmelere İmralı 10 Kosterinin yeniden tahsis edilmesi için Adalet Bakanlığına yapılan başvuru sonuçsuz kalmıştır.
Avukatlar olarak Bursa Savcılığına, görüşmelerin engellenmeye başlandığı 2002 sonbaharında İmralı 10 kosterinin tahsisi için yaptığımız başvurular sonucunda, Savcılık, adaya ulaşımı sağlayabilecek koşullara sahip yeni bir aracın temini için, Adalet Bakanlığına olumlu yönde görüş belirttiğini ifade etmiştir. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı da Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına talimatla ulaşımın sağlanmasında uygun aracın temini için bir fizibilite raporunun sağlanmasını bildirmiştir. Savcılık bu doğrultuda raporunu hazırlayarak 2003 yılının ilk aylarında Adalet Bakanlığına iletmiştir. Basına yansıdığı kadarıyla Bakanlık, bu durumu Başbakanlığa iletmiştir.
Ancak 2003 yaz mevsimine girilmesinden sonra alternatif araç uygulamasına geçilmemiştir. Ayrıca yetkili savcı avukatlara sözlü olarak yeni bir araç alımının söz konusu olmadığını bildirmiştir. Ancak son olarak 3 Eylül 2003 tarihinde ve 17 Eylül 2003 tarihlerinde Sayın ÖCALAN ile görüşmek isteyen avukatların ve aile bireylerinin Adaya gidiş talepleri, tekrar İmralı 9 kosterinin arızalandığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu durum, önümüzdeki kış mevsimi dikkate alındığında geçen sene yapıldığı gibi Sayın ÖCALAN aleyhine sistematik olarak ağır bir tecrit eşliğinde görüş hakkının tekrar ihlal edileceği kaygısını uyandırmaktadır.
Belirtmek gerekir ki, avukatların ve ailenin adaya ulaşmasına bugüne kadar yetkililerce gösterilen en temel neden “Hava Muhalefeti” gerekçesidir. Ancak bu makul ve kabul edilebilir bir gerekçe değildir. Zira Meteoroloji Bölge Müdürlüğünden alınan raporlar bu gerekçeleri yalanlamaktadır. Nitekim Meteoroloji raporları görüşme gerçekleşen günler ile gerçekleşmeyen günler arasında hava durumuna dair çok kesin bir farklılığa işaret etmemektedir. Sözgelimi meteoroloji raporları incelendiğinde görüşmenin yapıldığı günler ile görüşmenin hava muhalefeti gerekçesiyle yapılmadığı günler arasında hava ve deniz durumunun birbirinden farklı olmadığını aksine meteorolojik verilerin benzer olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu da gösteriyor ki kriz yönetim yetkilileri hava muhalefeti gerekçesini kötü niyetli olarak görüşme yapılmamasının görünür sebebi olarak ileri sürmektedirler.Nitekim hava muhalefeti nedeniyle görüş hakkı ihlal edilen avukatların tutanaklarına da bakıldığında objektif olarak denize açılmayı güvenlik açısından tehlikeli kılabilecek oranda ağır bir hava muhalefetinin olmadığı ortaya çıkmaktadır. Dolaysıyla buradan hareketle avukatları ve yakınları ile tümüyle keyfi nedenlerle görüştürülmediğini düşünüyoruz.a) Aile görüşü:Sayın ÖCALAN, diğer tutuklu ve hükümlülerin aksine ailesi/yakınları ve avukatları ile düzenli haftalık görüşmelerini gerçekleştiremediği gibi, yine yasayla düzenlenmiş olmasına rağmen ayda bir kez ailesi ve yakınları ile “açık görüş” yapma hakkından da mahrum bırakılmıştır. Bunların yanı sıra yasayla düzenlenmesine rağmen milli ve dini bayramlarda ailesi ve yakınları ile “açık görüş” yapma hakkından da yararlandırılmamaktadır.
Aynı şekilde TCK 125. maddesine muhalefetten yargılanan benzer statüdeki diğer tutuklu ve hükümlülere tanınan yakınlarıyla telefon ile görüşme ve ayda bir kez yakınlarıyla açık görüş yapma hakkından da yerel mevzuata aykırı olarak yararlandırılmamaktadır. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün Cezaevlerinin Yönetimi ile ilgili çıkardığı Yönetmeliğe göre “ Tutuklu ya da hükümlünün herhangi bir disiplin cezası almaması gibi iyi halli durumlarda, tüm tutuklu ve hükümlülere iletişim hakkı çerçevesinde Mektup yazma ve alma, Televizyon izleme, Telefon etme, kitap, dergi gibi yazılı ve görsel benzeri iletişim araçlarını herhangi bir kısıtlama olmaksızın yararlanma hakkı sağlanmıştır.” Bu iletişim hakkının sınırlandırılması ya da takdir hakkı çerçevesinde, hakların tamamen ortadan kaldırılması yetkisi cezaevleri yönetimine tanınmamıştır. İlgili Cezaevi Yönetimi ancak bu hakkın nasıl kullanılacağını kendi özgün şartlarına göre belirleyebilir. Bunun dışında ilgili cezaevi yönetiminin iletişim hakkını tamamen ortadan kaldırmak ve benzeri kısıtlayıcı uygulamaları gerçekleştirme şeklindeki takdir yetkisi yoktur.
b) Avukatlarla ilişkiler: Sayın ÖCALAN, avukatları ile yüz yüze görüşmektedir. Görüşme, avukat görüşme odasına bakan iki kapının cam bölmelerin arkasında bulunan görevliler tarafından izlenmektedir. Kendisi ile avukatları arasında dava dosyaları çerçevesinde herhangi bir alış verişe izin verilmemektedir. Kendisi aleyhine açılan ve halen devam eden davalara ilişkin görüşleri avukatları tarafından not edilmektedir. Görüşme sonrasında görevliler tarafından bu notlar bir süre alıkonulmakta, incelendikten ve muhtemelen bir örnekleri de alındıktan sonra avukatlarına ya kısmen iade edilmekte ya da tümüne el konulmaktadır. Şu hususun altını çizmek gerekir ki, bu uygulama başladığı zaman kendisi aleyhine Ankara 2 Nolu DGM tarafından açılan dava, Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden dava, Atina Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden dava ile Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapmış olduğu başvuru ile ilgili dava halen devam etmekteydi.
6) İmralı’nın deprem kuşağı olması
Ada koşullarına dair pek çok şey söylenebilir. Önemli bir olgu da fay hattı üzerinde olması ve deprem riskinin fazla olmasıdır. Konu ile ilgili basında onlarca haber ve yorum yer aldı. Radikal Gazetesi’nin 19.6.2001 tarihli sayısında İmralı fayının aktif olduğu ifade edilmekteydi. İlgili habere göre “Tübitak Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Başkanı Prof. Dr. Naci Görür, İtalyan Urania araştırma gemisinin Marmara Denizi'nin 12 bin yıllık sahilini bulduğunu belirtirken, İmralı Fayı'ndan aktif sinyal geldi.”Aynı konuya ilişkin 22.6.2001 tarihli Zaman Gazetesi’nin haberleri de şöyle: “Deprem uzmanı Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Marmara'da Deprem Riski adlı kitabında felaket senaryoları çizen uzmanlara ateş püskürürken 'İmralı fayında 6,5, Tekirdağ fayında ise 6,5-7 lik deprem olabilir.' dedi.
Kuzey Anadolu Fayı (KAF)'ın Çınarcık açıklarına kadar kırıldığını ve İmralı'da ayrı bir fay olduğunu, Urania adlı İtalyan araştırma gemisinin incelemelerinden sonra yeni keşfettiğini vurgula”mıştır.Bu konuyla ilgili Adalet Bakanlığı’na avukatları olarak yaptığımız başvuruya “Marmara Bölgesi’nin tümüyle deprem kuşağı içinde olduğu” yönünde bir yanıt verilmiştir.
7) Hukuki girişimler:
Sayın ÖCALAN’ın avukatları olarak, tutulma koşulları, dış dünyadan tecrit ve izole edilmesi, sağlık durumundaki kaygı verici gelişmeler, avukatları, ailesi ve yakınları ile görüşme sırasında karşılaştığı zorluklar ve engeller nedeni ile başta Adalet Bakanlığı olmak üzere, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne, Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları İnceleme Kuruluna, Başbakanlığa, Genelkurmay Başkanlığına, İçişleri Bakanlığına, Bursa Cumhuriyet Savcılığına, Bursa İnfaz Hakimliğine, Bursa Cezaevlerini İzleme Kuruluna başvuruda bulunduk. Ayrıca zaman zaman bizzat yetkililerle görüşme talebinde bulunarak, olumlu karşılayanlara görüştük ve şikayet ve taleplerimizi sözlü olarak da yetkililere aktardık. Ancak önemle belirtmek gerekiyor ki, yetkililer tüm bu sorunlara kayıtsız kalmıştır. Başvurulara verilen bazı yanıtlarda ise özel statüsünden hareketle, yüksek güvenlik önlemlerine vurgu yapılmış ve sonuçta kendisinin tüm bu uygulamalara müstahak olduğu sonucuna varılarak, talepleri reddedilmiştir. Hatta Adalet Bakanı daha da ileri giderek intikam alma saikleriyle Sayın ÖCALAN’ın bu türden hukuk dışı uygulamalara maruz bırakılmasını hak ettiğini bile söylemiştir.
Adalet Bakanının ilgili demeci 16.10.2003 tarihli Hürriyet gazetesi’nde yayınlandı:
“ İtalya'nın başkenti Roma'da AB dönem başkanlığı gayrı resmi Adalet ve İçişleri Bakanları toplantısına katılan Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İmralı'da ömür boyu hapis cezasını çeken terörist Abdullah Öcalan'ın F tipi cezaevine nakledilmesine karşı çıktı.
Roma'dan dönerken uçakta Hürriyet'in sorularını yanıtlayan Çiçek, Öcalan'ın F tipine nakledilmesinin ''bugün için sözkonusu olmadığını'' söyledi.
Böyle bir girişimin hem güvenlik sorunu yaratacağını hem de yüklü bir maliyet getireceğini belirten Bakan Çiçek, ''40 bin masum insanı mezarlarında tek başına bırakan (Abdullah) Öcalan da yalnız başına kalmalıdır'' diye konuştu.
Sayın ÖCALAN’ın tutulduğu koşulların daha iyi anlaşılması itibariyle Adalet Bakanının açıklamasının ibret verici olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü, Adalet Bakanının açıklamasına göre söz konusu tek kişilik imralı cezaevi bir tür özel mezar/tabutluk olarak tasarlanmıştır. Bu özel mezarlıkta/tabutlukta zamana yayılmış ölüm uygulaması ile karışı karşıya bırakılan bir birey olarak düşünülmüştür.9) Hukuki değerlendirme:
İmralı Cezaevindeki yüksek güvenlik önlemleri, ailesi/yakınları ve avukatları ile görüştürülmesi/görüştürülmemesi sırasındaki keyfi tutumlar ve engeller, dış dünya ile bağlantısı önündeki engeller, tüm bu koşulların etkisi sonucu oluşan fiziksel ve ruhsal etkenler bir bütün olarak düşünüldüğünde, müvekkilimizin onuruna saygı gösterilmesi hakkının ihlali yanında, bu uygulamalar zalimane ve olağandışı bir ceza boyutuna ulaşmıştır. Bu koşullar başvuranın sağlığı hatta hayatı için tehlikeli bir hal almıştır. Böylelikle “ İşkence ve zalimane, insanlık dışı ya da onur kırıcı muamele ya da ceza” görmeme hakkını ihlal etmiştir. Bu durum başvuranın kişi güvenliğini tehdit etmektedir.Sayın ÖCALAN’a hukuka aykırı şekilde uygulanan bu ağır tecrit ve izolasyonun, yerel mevzuatta veya uluslar arası hukukta karşılığı bulunmamaktadır. Nitekim TBMM İnsan Hakları Komisyon Başkan vekili Sayın Cavit Torun avukatların kendisiyle 12.09.2003 tarihinde Sayın ÖCALAN’a uygulanan tecrit ve sağlık koşullarına ilişkin yaptıkları başvuru sonucu avukatlara belirttiği ve aynı gün basına verdiği demeçte “Cezaevinde kim olursa olsun sağlıklı ortamlarda yaşaması gerekir. Öcalan, 4 yıldır İmralı’da. Tecrit süresini aşmak yasalara uygun değildir. Yasalarda belirlenenden daha fazla süre Öcalan’ı tecritte bırakırsanız görevi kötüye kullanmış olursunuz.” şeklinde belirttiği gibi, yasalarda karşılığı olmayan bir uygulama söz konusudur.Sayın ÖCALAN, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından İmralı adasında üç kez ziyaret edilmiştir. Bu ziyaretlerin ilki 2 Mart 1999 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu ziyaret sonucunda Komite tarafından düzenlenen rapor kamuoyuna açıklanmıştır. Komite raporunda;
* Öcalan’nın psikolojik durumunun iyi olmadığını, bazı etkenlerin Öcalan’ı potansiyel olarak negatif yönde etkilediğini,
* Öcalan’ın karşılanması gereken birincil ihtiyaçları; radyo, televizyon, kitap. Ayrıca başvuranın yakınları ile geciktirilmeksizin görüşmesine izin verilmesi gerekmektedir. Bu arada CPT’nin takipçisi olacağı en önemli nokta da Öcalan’ın gerekli olan sayıda ve zamanda avukatları ile görüştürülmesidir.
* Türk yetkililerinin aldıkları yüksek güvenlik önlemlerinin tutukluyu oldukça fazla kısıtladığını ve etkilediğini gördük. Zihinsel olarak da, tutukluyu etkileyen koşulların iyileştirilmesi gerekir. Öcalan’ın daha rahat hareket etmesi için yapılacak değişiklikler bizce güvenliğe zarar vermeyecektir.
* Ek olarak Öcalan’ın ; radyo, kitap, dergi gibi ihtiyaçlarının sağlanması, yakınları ile görüştürülmesi, hobileri ve tercih ettiği sportif ve benzeri aktivitelerini yerine getirmesi için imkanlar sağlanırsa daha pozitif bir sonuç ortaya çıkacaktır.
* Görüşme esnasında Öcalan’ın dışarıya çıkarıldığı bölmenin daha az kapalı bir hale getirilmesini istedik. Delegasyon tekrarla, Öcalan’ın zaman zaman daha büyük bir mekana çıkarılmasını öneriyor.
Raporda da belirtildiği üzere Sayın ÖCALAN’ın şikayetleri ile yetkililerin ileri sürdüğü “güvenlik kaygısı” birbirileriyle fazlaca örtüşmeyen kavramlardır. Kendisi zaten askeri yasak bölge ilan edilen bir adada yalnız başına tutulmakla, güvenlik sorunu çok büyük ölçüde çözülmüştür. Bunun dışındaki tedbirler güvenlik kaygısından öte fiziksel ve ruhsal tahribatlar yaratmaya yönelik uygulamalardır.AİHM Kalachnikov v. Rusya davasında sözleşmenin 3. maddesi gereğince, Devletin hapishane koşullarının insan onuruna uygun olmasını, önlemin uygulanma tarzı ve yönteminin mahpusu sıkıntıya sokmamasını ya da hapis etmenin doğasında bulunan kaçınılmaz acı verme düzeyini aşan bir zorlukla yüz yüze bırakmamasını ve mahpusluğun uygun gereklilikleri olarak, mahpusun sağlığı ve refahının diğer şeylerin yanı sıra gerekli tıbbi bakımı sağlanarak temin edilmesini güvence altına almalıdır. (Kalachnikov v. Rusya, 47095/99,par.95,ECHR 2001-XI)
Yüksek mahkeme ayrıca Öcalan v. Türkiye davasında, aynı zamanda tam bir duyusal tecritin sosyal tecritle birleştiğinde kişiliği yıkacağına ve bunun güvenlik ya da başka herhangi bir gerekçenin haklı gösteremeyeceğini, insanlık dışı muamelenin bir biçimi olduğuna dikkat çeker. Devamla yüksek mahkeme bu davada, İşkenceyi Önleme Komitesinin başvurucunun göreli sosyal tecritinin sürmesine çok uzun süre izin verilmemesi ve bu tecritin etkisinin ona televizyon verilerek ve avukatları ve yakın akrabalarıyla telefonla görüşmesi sağlanarak hafifletilmesi yönündeki tavsiyelerini dikkate alınmasını not etmektedir. Sonuç olarak Yüksek Mahkeme İşkenceyi Önleme Komitesinin başvurucunun uzun süreli sosyal tecritinin etkilerine ilişkin kaygılarına katıldığını deklere etmektedir.
Belirtmek gerekir ki cezaevi yönetimi Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesinin tecriti hafifletmeye yönelik tavsiyelerine uymadığı gibi, duyusal ve sosyal tecriti daha da ağırlaştırıp, yaşam hakkını ihlal etmeye kadar varacak zalimane uygulamalarına dönüştürmüştür.Hukuki değerlendirmede son olarak AİHM’nin 12 Mart 2003 tarihinde açıkladığı Öcalan v. Türkiye kararıyla, Türkiye Devletinin Sayın ÖCALAN’ı adil bir şekilde yargılamadığı kararına da atıf yapmak istiyoruz. Mahkeme özetle, Sayın ÖCALAN’ı yargılayan DGM’lerde ki askeri üyenin varlığı, davalı devletin bilinçli yönlendirmesiyle basın tarafından bir linç kampanyasına dönüştürülüp, hakimlerin baskı altına alındığından hareketle DGM’lerin “Bağımsız” ve “ Tarafsız” bir yargılama yapmadığına karar verdi.
Ayrıca dava esnasında Sayın ÖCALAN’ın kendisine ve avukatlarına savunma hakkı bağlamında yeterli imkanların sunulmadığından yola çıkan Mahkeme, savunma hakkının ihlali nedeniyle adil yargılamanın bir ayağının eksik kaldığına hükmetti.
Sonuç olarak Mahkeme savunma hakkı ihlali, DGM’lerin yapısı ve çalışma prosedürünün tarafsız ve bağımsız bir yargılamaya hizmet etmediği ve bir bütün olarak Sayın ÖCALAN davasının adil yargılama standartlarının dışında sonuçlandırıldığı gerekçesiyle Türkiye’nin AİHS’nin adil yargılama hakkını düzenleyen 6.maddesini ihlal ettiğini karara bağladı.
D) İMRALI’NIN STATÜSÜ YA DA İMRALI SİSTEMİ
İmralı Cezaevi’nin durumunun çok yönlü bir değerlendirmeye ihtiyaç duyduğu açıktır. Bu açıdan bakıldığında uluslar arası boyutları olan bir etkileşime dayalı yönetsel bir sistemin olduğunu anlamak mümkündür. Elde bu gün itibariyle yeterli bilgi olmamasına karşın böylesi bir sistemin varlığı kendisini hissettirmektedir.
1) ABD’nin rolü:
İmralı’ nın bugünkü statüsünü daha iyi anlayabilmek açısından biraz daha geriye Sayın ÖCALAN’ın İmralı’ ya getiriliş sürecine gitmek gerekiyor.Çünkü, Sayın ÖCALAN ABD’den İsrail’e İngiltere’den Yunanistan’a, Almanya’dan İtalya’ya kadar bir dizi ülkeyle yine bu ülkelerin ortak askeri-diplomatik örgütü NATO’nun bütün bir kurum olarak şu ya da bu şekilde rol aldıkları karmaşık kapsamlı bir operasyonla Türkiye’ye getirilmişti. Yakından bakıldığında görüleceği gibi İmralı’nın bugünü daha önceden hazırlanmıştır!Uluslar arası konumu ve bilinen gücü açısından öncelikle NATO’nun rolünü hatırlatmakta yarar var.
Sayın ÖCALAN’ın henüz Suriye’de olduğu dönemlerde, Türkiye’nin Eylül 1999’da Suriye ‘ye yönelik üst düzeyde ve peş peşe sert açıklamalar yaptığı günlerde basının gündemine başka bir haber düşer: NATO Suriye sınırında bulunan İskenderun’da kapsamlı bir askeri tatbikat başlatmıştır. ”DYNAMİC MİX adı verilen tatbikat 11 üye ülkenin silahlı kuvvetlerince yürütülüyordu. 21 gün süreyle devam eden tatbikata iki bin beş yüz ABD askeri personeli de katılıyordu. Tatbikatla birlikte bölgedeki ABD 6.Filosu da harekete geçmişti.6.Filoya ait Bobo ve Obregon Gemileri de Türkiye ile Suriye arasındaki kesişim noktası olan Doğu Akdeniz’de demirlemişlerdir.(Milliyet gazetesi)
Sayın ÖCALAN’ın yaklaşık 15 yıldır kalmakta olduğu Suriye’den çıkartılması için Türkiye’nin başlattığı çabalar böylece NATO şemsiyesi altında devam ediyor ve Suriye her bakımdan kuşatılıyordu.NATO’nun daha operasyonun ilk dönemlerinde bu şekilde başlayan ilgisinin aslında bilinenden daha eskiye dayandığı da ilginç bir biçimde ortaya çıkıyordu. 3 Şubat 1999 ‘da Kenya’da dönemin Yunanistan Büyükelçisi olan George COSTOLAS Sayın ÖCALAN’a aynen şunları söyler: “ NATO’da yirmi yıldır sürekli seni araştıran birimin başındaydım. Seni gökte ararken yerde buldum.” Büyükelçi COSTOLAS, uzun yıllar NATO bünyesinde çalışmış bir diplomattır.
NATO’nun girişimleriyle birlikte ABD’de sahneye çıkıyor ve Sayın ÖCALAN’ın Suriye’den çıkarılması için bir çok diplomatik kanal üzerinden etkili olmaya başlıyordu. Amerikan diplomasisi Türkiye lehine çeşitli Arap ülkeleriyle görüşüyordu. “ ABD Mısır’la S. Arabistan nezdinde girişimde bulunarak Suriye’ye kuvvetli baskı uygulanmasını istedi” ( Milliyet-08.10.1998)
Başta ABD olmak üzere Türkiye ve müttefiklerinin baskısı sonucu Suriye Sayın ÖCALAN’ın en kısa sürede ülkelerini terk etmesi yönünde baskı uygulamaya başlıyor. (Milliyet 13.10.1998)
Sayın ÖCALAN’ın Suriye’yi 9 Ekim’ de terk ederek önce Yunanistan ardından Rusya ve İtalya’da devam edip tekrar Rusya ve Yunanistan üzerinden Kenya’da noktalanan süreçte de ABD’nin ilgisi hiç eksilmiyor. Öyle ki dönemin ABD Başkanı CLİNTON’un danışmanı BLİNTEN çok sonraları CNN/TÜRK’te sorularını yanıtladığı Gazeteci M. Ali BİRAND’a “Ben CLİNTON’a her gün dakika dakika ÖCALAN’la ilgili gelişmeleri aktarıyordum” diyecekti. Devreye kimi zaman İsrail/MOSSAD girse de bu süreçte başrolde hep ABD oluyordu.
11 Ekim 1999’da konuyla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut YILMAZ “ Bugün itibariyle ÖCALAN’ın Rusya’da olduğunu müttefik bir ülkenin istihbarat örgütünün verdiği bilgiyle öğrenmiş oluyoruz” diyordu. “Hangi ülkenin istihbarat örgütü” biçimindeki ısrarlı sorularla karşılaşmasına rağmen YILMAZ yanıt vermeyecekti. Ancak kısa bir süre sonra bu istihbarat örgütünün MOSSAD olduğu anlaşılmış olacaktı. (12 .10.1998 Milliyet)
Sayın ÖCALAN İtalya’da bulunurken burada bulunma nedeniyle amacına ilişkin çeşitli açıklamalar yapar. 26.11.1998 de yaptığı bir açıklamaya tepki gösterenlerin başında ise Dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James RUBİN gelmektedir. Sözcü: “ÖCALAN bir an önce Türkiye’ye iade edilmelidir” diyecekti.(27.11.1998 Özgür Politika) Aynı günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı 1.Yardımcısı TALBOOT Roma’ya gidecekti. Beyaz Saray’ın özel talimatıyla geldiği söylenen Yardımcı İtalyan Dışişleri Bakanı L. DİNİ görüşerek “ ÖCALAN’ı bir an önce çıkarın,bu kişi derhal Ankara’ya gitsin,yaptıklarının cezasını çeksin” diyecekti. ( Özel Röportaj)
İzleyen günlerde ABD Dışişleri Bakanı Madeline ALBRİGHT, ÖCALAN’ın hiçbir ülkeye kabul edilmemesi için çeşitli girişimlerde bulunuyor ve bu kapsamda dönemin NATO Genel Sekreteri Javier SOLANA ile uzun bir görüşme yapıyordu.( 21.11.1998 Özgür Politika)
ABD’nin ÖCALAN’a yönelik amansız takibinin belki de en çarpıcı belgesi dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Mark PARRİS’ in o günlerde Amerika’nın Sesi Radyosunda yayınlanması planlanan ÖCALAN röportajının yayınlanmasını engellemek için ABD Dışişleri Bakanlığıyla ilgili diğer ABD kurumlarına gönderdiği iki sayfalık bir metindi. Bu uzun metinde PARRİS özetle, ABD’nin uzun yıllardır ÖCALAN ve örgütüyle mücadele ettiğini ve bunun bugünde devam etmesinden büyük memnunluk duyduğunu belirtiyordu. ( 22.11.1998 Özgür Politika)
Birkaç gün sonra konuyla ilgili olarak ABD Ulusal Güvenlik Kurumu Başkanı Sandy BERGER’ de aynı yönlü bir açıklama yapacaktı.
ABD’nin o dönemde başta İtalya olmak üzere özellikle Avrupa ülkelerine yönelik olarak geliştirdiği baskıları sırasıyla Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James RUBİN,Dışişleri Bakanı Madeline ALBRİGHT ,Bakan Yardımcısı Strove TALBOTT, Ankara Büyükelçisi Mark PARRİS, Ulusal Güvenlik Kurumu Başkanı Sendy BERGER yürütmüştü.
Ancak, İtalya üzerinde daha fazla baskı kurmak için bu isimlere ilerleyen günlerde ek olarak yeni bir isim daha devreye girecekti: ABD Başkanı Bill CLİNTON. 24.11.1998 tarihinde CLİNTON iki kez telefonla aradığı İtalya Başbakan’ı D’ALEMA’ya “tarihi bir hatadan kaçının” diyecekti. ( 25.11.1998 Hürriyet)
Bütün bu baskılar kısa bir sürede sonuç veriyor ve Sayın ÖCALAN iki ayı aşkın süredir kaldığı Roma’yı terk etmek zorunda kalıyordu. Böylece Suriye üzerindeki çok yönlü ABD/NATO baskısıyla Suriye’den ayrılmak zorunda kalan Sn. ÖCALAN, gideceği her yerde adım adım izleniyor ve aynı güçlerin giderek yoğunlaşan baskılarıyla nereye gitse oradan çıkarılmayla karşılaşıyordu.
Türkiye’ye getirtilerek İmralı Tek Kişilik Ada Cezaevi’ne konulan Sayın ÖCALAN’ın değişik tarihlerde yaptığı açıklamalar ABD/NATO/İSRAİL ilgisinin Kenya Operasyonu sırasında da devam ettiğini gösterecekti.
Sayın ÖCALAN avukatlarına bir çok kez “ Kenya-Nairobi Havaalanına getirildiğimde uçağın etrafında gördüğüm bazı kişiler Türklere de Araplara da benzemiyordu. Amerikalı veya İsrail’li olabilirlerdi” diyecekti. İşte şimdi sorulması gereken soruya geliyoruz: Başlı başına birkaç ciltlik araştırma kitaplarına konu olabilecek kadar ayrıntılarla dolu bir süreçte Sayın ÖCALAN’ ı bu şekilde amansız bir takiple izleyen çok uluslu kurum ve güçler Sayın ÖCALAN’ın tutulmakta olduğu İMRALI TEK KİŞİLİK ADA CEZAEVİYLE acaba ilgilenecekler miydi? İlgileneceklerse bu ilginin düzeyi ne olacaktı?Kısa bir süre önce, Sayın ÖCALAN avukatlarıyla yaptığı bir görüşmede “ İMRALI ÜÇ AYAKLI BİR SİSTEMDİR” başlığı altında önemli açıklamalarda bulunacaktı.
“Bir ayağı ABD, bir ayağı AVRUPA bir ayağı da TÜRKİYE olan,kendine özgü bir derinliğe sahip bir sistem” olarak tanımlamalar yapacaktı Sayın ÖCALAN.
2) AB’nin pozisyonu
Sayın ÖCALAN’ın Türkiye’ye getirilmeden önce İtalya ve Yunanistan’da kaldığı, ayrıca pek çok Avrupa ülkesinden iltica için girişimlerde bulunduğu bilinmektedir. Bu boyutuyla Avrupa’nın uluslar arası komplo da ABD kadar olmasa da bir boyutuyla etkisi olduğu, Kürt soruna yönelik tüm açıklama ve ‘duyarlılığına’ rağmen sorunun çözümü için inisiyatif almadığı da bir gerçektir.
İmralı süreciyle birlikte özellikle adil yargılama ve idam cezasının uygulanmaması ve kaldırılması noktasında etkili olmaya çalıştığı, bu konuda Türkiye hükümeti nezdinde girişimlerde bulunduğu bilgi dahilindedir.
Bu gün ise Avrupa daha çok siyasal boyutların yanında hukuk ekseninde olaya müdahil olmaktadır. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi, bugüne kadar üç kez İmralı’da incelemelerde bulunmuştur. Bu incelemeler sonucunda kamuoyuna açtığı raporlarında dile getirdiği talepler yerine getirilmese de sürekli İmralı sürecini izlediklerini ortaya koymaktadır. Nitekim Türkiye’de yaptıkları bazı görüşmelerde de bu konuya vurgu yapma ihtiyacı duymuşlardır.
Türkiye açısından da CPT’nın inceleme ve gelişlerini insan haklarına ve kopenhang Kriterlerine bağlı olduklarının bir örneği olarak kamuoyuna ve ilgili çevrelere yansıtmaktadır. Sonuç olarak Avrupa’nını daha çok CPT üzerinden müdahil durumda olduğu, bu durumun her iki tarafça kendine özgü yorumlandığını ancak pratik olarak İmralı sisteminde bir değişim yaratan ilişki biçimi olmadığını söylemek gerekiyor.
Yakın dönemde AP İtalyan milletvekiili Luigi Vinci’nin verdiği soru önergesine yanıt olarak İmralı’da ki gelişmelerle ilgili olduklarını ve hükümet nezdinde görüşmelerde bulunduklarını ortaya koymuşlardır.
3) Türkiye: Derin Siyasetin Gölgesinde İmralı ve Öcalan’ın durumu:a) Milli Güvenlik Kurulu’nun belirleyici etkisi
İmralı’nın statüsünün Türkiye ayağının ortaya çıkarılması için MGK ile ilgili tartışmaların anlaşılması gerekmektedir. Çünkü Kriz merkezi doğrudan MGK’ye bağlı olarak faaliyet yürütmektedir. Bir başka deyişle İmralı’nın yönetimi MGK tarafından gerçekleştirilmektedir. Radikal gazetesi’nin 27 Ağustos 2003 tarihli sayısında gazeteci Deniz ZEYREK şu bilgileri veriyor: “ Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği' nin 12 Eylül askeri darbesinden sonra 1982 Anayasası'na göre hazırlanan yönetmeliği, Türkiye'de günlük yaşamın her alanını etkiliyordu. Radikal... MGK Genel Sekreterliği Teşkilatı'nı ve bu teşkilatın 20 yıldır günlük yaşamımızda yürüttüğü faaliyetleri açıklıyor:
MGK Genel Sekreterliği, eski yasaya göre dokuz başlıkta toplanan görevleriyle Cumhurbaşkanı, MGK ve Başbakan adına sahip olduğu yetkileri nedeniyle devasa bir teşkilata sahipti. Teşkilatın hukuk müşavirliği, personel dairesi, sekreterlik bürosu ve bilgi toplama-değerlendirme grup başkanlığı dışında üç önemli ana hizmet birimi var. İşte o birimler:
Milli Güvenlik Siyaseti Başkanlığı (MGSB).
Toplumla İlişkiler Başkanlığı (TİB).
Topyekûn Savunma Sivil Hizmetleri Başkanlığı (TSSHB).
Söz konusu bu üç birimde Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği bünyesinde kadrolu personel, sözleşmeli personel ve Genelkurmay Başkanlığı'ndan görevlendirilen askerler çalışıyordu.
Milli Güvenlik Siyaseti Başkanlığı, 'Plan koordinasyon ve uygulama takibi', 'Savunma siyaseti' ve 'Dış siyaset' müşavirlikleriyle 'İç güvenlik-kamu yönetimi-eğitim ve kültür siyaseti' ile 'Ekonomi ve sosyal siyaset' grup başkanlıklarından oluşuyor. Bu başkanlıklarda her konu başkanlığı için ayrı bir müşavirlik bulunuyor.
MGK Genel Sekreterliği'nin yaşamın her alanına nüfuz etmesinde en büyük rolü olan TİB, koordinatörlüğün yanı sıra, 'Haberleşme ve Özel Faaliyetler Şube Müdürlüğü ile 'İnceleme ve araştırma', 'Planlama ve yönlendirme' ve 'Kurum ve kuruluşlarla ilişkiler' grup başkanlıklarından oluşuyor. TİB'de ana birimlerin yanı sıra ayrıca Genel Sekreter'in teklifi ve Başbakan'ın onayı ile geçici hizmet birimleri, özel ihtisas ve araştırma komisyonları, özel eğitim, planlama ve uygulama birimleri de kurulabiliyor.
MGK Genel Sekreterliği'nin görev ve yetkilerinin başında MGK toplantılarına ilişkin açıklama metni hazırlama, metinleri basına dağıtma, toplantı organizasyonunun yapılması gibi genel sekreterlik hizmetleri yer alıyor. Ancak 7'nci uyum paketi öncesinde geçerli olan yönetmelik, sekreterya hizmetlerine araştırma, inceleme ve değerlendirmeleri doğrudan ya da ilgili kurumlarla birlikte yapma hakkı veriyor. Genel Sekreterliğin genel ve bünyesindeki
ana birimlerin görev ve yetkileri şöyle sıralanıyor:
Genel Sekreterlik ve ana hizmet birimlerinin görevleri (doğrudan ya da ilgili kurum ve kuruluşlarla birlikte):
Uygulama sonuçlarını değerlendirir, iç ve dış tehditlerde gerçekleşen değişiklikleri, uygulamadan elde edilen sonuçları dikkate alarak siyaset esaslarının düzeltilmesi, değiştirilmesi ve yeniden tespiti çalışmalarını yapar. Milli Güvenlik Kurulu'nun sekreterlik işlerini gerçekleştirir.
Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliği ve anayasal rejimin korunması; Türk toplumunun Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları, milli ülkü ve değerler etrafında birleşerek milli hedeflere yönlendirilmesinde gereken milli birlik ve bütünlüğü sağlayıcı her türlü psikolojik tedbirlerin alınması, yurtiçi ve dışında bu hususlara karşı oluşan tehdidin bertaraf edilmesi veya etkisiz kılınması. (Bu amaçla tedbirler belirler, planlar yapar, hareket tarzlarını hizmet ve faaliyetlerinin yürürlüğe konulması için girişimde bulunur, devlet çapında her türlü psikolojik harekât ihtiyacını tespit eder, değerlendirir, psikolojik istihbarat ihtiyacı için ilgili istihbarat organları ile koordinasyonda bulunur, psikolojik harekât planları hazırlar, Başbakan tarafından onaylanan planları ve bunların öngördüğü hareket tarzlarını uygular,
takip-kontrol ve koordine eder).
Savaş gerektiren, savaş ve savaş sonrası hallerle ilgili planlama hizmetinin barıştan itibaren, muhtemel bir savaşta yerli ve etkili bir tarzda uygulanmasını sağlayacak şekilde gerçekleşmesini ve bu konudaki kaynakların tespiti ve planların hazırlanmasını izler, koordine ve kontrol eder. Sivil savunma hizmetlerinin koordineli bir biçimde yürütülmesini sağlar.
Bu konudaki hizmetlerin yeterli bir şekilde gerçekleşebilmesi için gerekli ilkeleri yetki ve sorumlulukları, Başbakan onayından sonra uygulamanın izlenmesini ve kontrolünü gerçekleştirir. Aynı kapsamda NATO düzeyinde yapılacak yurtiçi ve dışı planlama, hizmet ve faaliyetlerini yerine getirir. Milli ve NATO tatbikatlarını sevk ve idare eder.
İlan edildiği takdirde Olağanüstü Hal'le ilgili olarak genel değerlendirmeler yapar, tehdidin yok edilmesi için gerekli her türlü tedbiri tespit eder.
Silahlı Kuvvetler hariç olmak üzere Milli Güvenlik Siyaseti'nin öngördüğü tedbirlerin alınması çalışmalarında gerekli mali, ekonomik, sosyal ve diğer tedbirlerin kalkınma planlarında yer alması, bütçenin uygun şekilde düzenlenmesi çalışmalarında Devlet Planlama Teşkila'yla birlikte çalışır.
Milli güvenlikle ilgili gelen her türlü belge, bilgi ve istihbaratı değerlendirerek iç ve dış tehditlerin durumunu sürekli izler. İstihbarat niteliğinde olmayan bilgi ve belgeleri Genel Sekreterliğin konuyla ilgili görev ve hizmetlerinde kullanır.
Gerektiğinde Başbakanlık'ta, Bakanlar Kurulu'nda veya TBMM' deki ilgili komisyonlarda Devlet Planlama Teşkilatı yetkilileriyle birlikte temsilci bulundurur. Bilgi toplama ve değerlendirme grup başkanlığı, ilgili kurumlardan gelen istihbaratları toplar, değerlendirir, tehdit veya tehdit olması muhtemel unsurların kuvvetli ve zayıf yönlerini belirler. Sonuçları ve alınması gereken tedbirleri ilgili başkanlıklara dağıtır. Başkanlıkların istihbarat ihtiyacını tespit edip ilgili kurum ve kuruluşlardan ister. İstihbarat arzı toplantılarına katılır.
İç ve dış basını takip eder.
MGSB, MGK kararlarının Bakanlar Kurulu tarafından hayata geçirilip geçirilmediğini takip eder. Uygulamaların sonuçlarını değerlendirerek karardan beklenen sonucun alınıp alınmadığını tespit eder. Milli Güvenlik Belgesi'nin hazırlanması, kabulünü takiben belgede mevcut uygulama esaslarına göre yürürlüğe girmesi için gerekli faaliyeti yapar.
Kararları uygulayacak bakanlıkların Başbakanlık direktiflerini hazırlar. Direktif doğrultusunda yapılacakları takip, kontrol ve koordine eder. Uygulamada siyaset esaslarından sapmalar ve bu esaslara uymama ile hazırlık ve tedbirlerde gecikme halinin tespitinde durumu Genel Sekreter'e sunar. Değişikliğe göre siyaset esaslarının düzeltilmesi ya da yeniden tespiti çalışmalarını yürütür.
TİB, devlet çapında her türlü psikolojik harekât (PH) ihtiyaçlarını tespit eder. Milli siyaset hedefleri doğrultusunda uzun, orta ve kısa vadeli PH planlarını geliştirir, onaylanmış PH planlarını yürütür, icracı birimler tarafından yapılan uygulamaları kontrol ve koordine eder ve yönlendirir.
PH'ye ilişkin uygulamaları izler ve kontrol eder. Karar içeriğine uygun olarak yapılması gereken iş veya işlemlerin gerçekleşmesi için her türlü girişimde bulunur. Kararların beklenen sonuçlarının alınıp alınmadığını belirler.
Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliği ve anayasal rejimin korunması; Türk toplumunun Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları, milli ülkü ve değerler etrafında birleşerek milli hedeflere yönlendirilmesinde gereken milli birlik ve bütünlüğü sağlayıcı her türlü psikolojik tedbirlerin alınması, yurt içi ve dışında bu hususlara karşı oluşan tehdidin bertaraf edilmesi veya etkisiz kılınmasında gerekli olan psikolojik harekât hizmet ve faaliyetlerini planlar, ilgili bakanlık, kamu ve özel kurum ve kuruluşlarda bu konudaki uygulamaları koordine, takip ve kontrol eder.
Ayrıca Milli Güvenlik konularında siyaset oluşturma çalışmalarına katılır, psikolojik tehditle ilgili ihtiyaçları tespit eder. Durum ve hedef analizi yapar, TRT ve diğer kamu yayın organlarına kendi görevleri içerisine giren hususlarda Genel Sekreter'in onayıyla gerekli yardımı sağlar.
TSSHB, savaş, savaş gerektiren ve savaş sonrası hallerde ilgili planları yapar ve uygulanmasını sağlar. Sivil savunma ve koruyucu güvenlik hizmetlerinin ülke düzeyinde koordineli, etkili ve yeterli gerçekleşmesini sağlar. Başbakanlık Alarm Sistemi yönergesini hazırlar. Sivil güç kaynaklarına ilgili bilgileri tespit eder, Silahlı Kuvvetler'i destekleyecek sivil destek planları hazırlar, destek sağlar.”
Kısaca ana hatlarını verdiğimiz, MGK yönetmeliği tartışmalarıyla ilgili aynı gazetenin yazarı İsmet BERKAN “Kendi halkını tehdit görmek” adlı makalesinde şu yorumları yapıyor. (Radikal gazetesi, 27.8.2003)
“ Açıkçası, MGK Genel Sekreterliği'nin yönetmeliğini okuyunca bunun neden 'gizli' tutulduğunu anladım. Devletin, o devleti var eden millete nasıl ve ne gözle baktığının bilinmesini istememiş belli ki 12 Eylül'ün darbeci generalleri. O yüzden bu yönetmeliği böyle hazırlamışlar ve üstüne de 'gizli' damgasını basıvermişler.
Yönetmeliğin üzerinde uzun uzun durulması gereken bir sürü yanı var belki ama benim en çok ilgimi çeken iki noktadan biri, Türkiye'de MGK Genel Sekreteri'nin işine karışamayacağı tek kurum olarak Genelkurmay Başkanlığı'nın zikredilmesi; geri kalan bütün kurumlarla genel sekreterliğin neredeyse bir ast-üst ilişkisi kurması.
Mesela Genel Sekreterlik, Milli Siyaset Belgesi'ni derlerken 'savunma siyaseti dışında kalan bölümleri' hazırlıyor aslında. Savunma siyasetini doğrudan Genelkurmay hazırlıyor, MGK bir ona karışmıyor.
İlgimi çeken ve bence son derece önemli olan ikinci nokta ise gerek genel sekreterin bizzat kendisinin ve gerekse ona bağlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı'nın Türk milletine karşı yürütülecek bir 'psikolojik harekât'ın planlarını her an el altında tutuyor olmaları. Daha da ilginci, gerektiğine halka karşı kullanılacak bu psikolojik harekât planlarının başbakanlar tarafından onaylanıp yürürlüğe sokulması...Acaba Tayyip Erdoğan da bu planları onayladı mı?
Adı 'sekreter' ama genel sekreter aslında seçilmemiş bir kral, bir başkomutan. Hepimizi 'milli hedeflere yönlendirmek' için psikolojik tedbirler alıyor; bunu engellemeye çalışanları da bertaraf ediyor.”
MGK Genel Sekreterliği, genelge de görüleceği ve İsmet BERKAN’ın ifade ettiği gibi bir Kral, bir Padişah yetkilerine sahip bir kurumdur. Ve bu kurumu temsil eden kişi yani Genel Sekreter Tuncer KILIÇ, Brüksel’de yaptığı açıklamada Sayın ÖCALAN’a yönelik devlet politikasını ortaya koymuştur. Bu açıklamaya karşı devletten ve hükümetten herhangi bir tekzip gelmemiştir.
Zaman Gazetesi’nin Brüksel’den verdiği 25.4.2003 tarihli haberde konu ile ilgili BGK Sekreteri Tuncer Kılıç şunları ifade etmektedir:“ Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği’nde 15 Nisan’da gerçekleştirilen ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın katıldığı toplantı gündemin ilk sırasına yerleşti... Zaman ve Hürriyet muhabirlerinin takip ettiği toplantıya Belçika’daki Türk derneklerinin temsilcileri ve işadamları katılmıştı.
PKK örgütü AB’nin gerçekleştirdiği bir örgüttür. 33 bin insanımızın ölmesine AB sebep olmuştur. AB Türkiye’deki terör örgütlerini gizli ve açık olarak desteklemiştir. AB, TC’nin yeniden palazlanıp Osmanlı gibi olma korkusunu yaşamaktadır.
Öcalan konusuna da değinen Kılınç, “Biz istesek Öcalan’ı hemen idam ederiz. Ancak, memlekete bunca zarar vermiş adamın istediği de bu zaten. Bir kez ölerek kurtulmak istiyor. Biz onu yaşatmakla her gün öldürmüş oluyoruz. Şehitlerimizin intikamını alıyoruz böylece. Ayrıca orada krallar gibi yaşamıyor. Çok kötü şartlarda yaşıyor. Hali çok perişan.” dedi.”
Bu düzeyde yetkili ve etkin bir konumdaki şahsiyetin açıklaması sayın ÖCALAN’a yönelik gizli ve asıl politikayı ortaya koymakla birlikte , bu politikanın 99’dan beri belli bir gelişim çizgisini sürdürdüğü de gözlemlenmektedir.
Sayın ÖCALAN’ı Roma’ya gittiği dönemlerde linç girişimlerine varana kadar çatışmayı tırmandırıcı ve tehlikeli bir politikanın izlendiği, o dönemde en üst düzeyde yapılan açıklamalarla da bunun desteklendiği bilinmektedir. Türkiye’ye getirildiği dönemlerde de aynı çizgi sürdürülmüş, yargılama yapılmadan idam sephaları kurulmuştu. İdam cezası kararının verilmesinden sonra da yapılan kritik tartışmalar sonrasında bir bekletilme sürecine karar verilmiştir. 12 Ocak 2000 tarihinde yapılan hükümet liderleri zirvesinde yeni politika şöyle tarif edilmektedir: "... Genel başkanlar, hukuka saygı içinde aldıkları bu kararın (Başbakanlık'ta bekletme) terör örgütü ve yandaşı çevrelerce, milleti ve devleti ile Türkiye'nin yüksek menfaatleri aleyhine kullanılmak istendiğinin değerlendirilmesi halinde, erteleme süreci kesilerek infaz sürecine derhal geçilmesi hususunda görüş birliğine varmışlardır” Bu politika bir tür rehin politikası olarak adlandırılabilinir.
O dönemde milliyet gazetesinde 12 Ocak kararları şöyle yorumlanıyor:
“ Sonuç olarak, dosya dün Milliyet'in manşetinden duyurduğumuz gibi Başbakan Ecevit'e "emanet" edildi ve bir şarta bağlandı : Karar Türkiye aleyhine istismar edilirse, dosya ivedilikle Meclis'e havale edilir. Kararın sonuçları şöyle özetlenebilir :
1 - Devletin, dolayısıyla Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın istediği gibi dosya Başbakanlıkta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararını bekleyecek.
2 - MHP Lideri Bahçeli'nin gerekli gördüğü takdirde dosyanın Meclis'e indirilmesini talep edebilecek. Dosya Meclis'e indirilmeye her an hazır durumda olacak.
3 - Bu kararla hem PKK hem de Avrupa bağlanmış olacak. Eğer PKK terörü artar ve MHP'nin öngördüğü gibi bekletme kararı istismar edilirse Ecevit dosyayı Meclis'e havale edecek. Bu karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin vereceği kararı keyfi şekilde uzatmasına yol açarsa erteleme süreci yine kesilebilecek.